Dosyalar
Şehirler Şehri Mekke
 

Allah'ın Rasûlü'nün Dilinde Şehirler

 

“Hurma (da belirginleşen Medine)

ve Kaya (ile simgeleşen Kudüs) cennetten bir (esintidir)."

(İbn Mâce, Tıb, 8)

 

Gerçekte, Hâcer’in ayaklarının dibinden sadece zemzem suyu değil, bir medeniyet fışkırmıştır. Artık, Kâbe’yi merkeze alan yeni bir medeniyet inşa edilmektedir. Zemzem, dünyada akan gözyaşı seline inat, kurumakta olan Nil ve Fırat uygarlık havzasına, taptaze, dinamik bir uygarlık takviyesinin sembolüdür.

Tarih olaylara bağlanır, hafıza mekânlara. Peygamber’in dilindeki şehirlerin öyküsü, kendisi kara örtülere bürünmüş olsa da, insanlık için beyaz bir sayfa açan Kâbe’nin yanı başında başlar. Sadece Mekke’yi değil, tüm peygamber şehirlerini hafızalara bağlayan şey, bu kübik, mütevazı binadır. Dağlarla çevrili biralanın tam ortasındaki Kâbe panoramiktir, daha Türkçe’si seyirliktir. Hele etrafındaki dağlardan bakıldığında… Nedir, bu sade yapıyı seyirlik kılan, cazibe merkezi yapan? Cevabı çok olsa da bu sorunun, Yeryüzündeki ilk mabet olan Kâbe’yi (Âl-i İmrân,96-97; M1161- Müslim, Mesâcid ve Mevziu's Salat, 1) bu kadargüzel yapanın, onun zemininden başlayıp Beyt-i Mamur’a kadar akıp giden, gizemli ve simgesel değeri olduğu söylenebilir. Bu sır eskiye dayanır. “Allah, Mekke’yi daha gökleri ve yeri yarattığı gün kutsal kılmıştır.” (Müslim, Hac, 445)

Bir hadis Mekke’nin sırrını biraz olsun ifşa eder. “Birgün Peygamberimiz muhtemel ki, Kâbe’nin yanı başında, diğer iki kişiyle uykuya dalar. Üç melek gelir ve Allah’ın Rasûlü’nün kalbini açarlar, Kutlu Elçi’nin kalbini ve gırtlağındaki tüm damarlarını, altın bir kâse içindeki zemzem suyuyla yıkarlar.” Artık Rasulullah Miraç yolculuğuna hazırdır. Allah’ın Resulü, bu seyahatinde, büyük uygarlıklara gönderilen İdris, Harun,İbrahim, Musa ve İsa peygamberleri bir bir geride bırakarak, yedi kat semayı aşıp Sidretü’l Münteha’ya varır. Bir kulun varabileceği son noktaya. Hadiste geçen bir ‘ara bilgi’ manidardır. Usulca yerleştirilmiştir oraya. Efendimiz Sidretü’l-Münteha’da iki nehir görmüştür ve ona, bunların yeryüzündeki iki nehrin izdüşümleri olduğu söylenmiştir. Bu nehirler Nil veFırat’tır. (Buhari, Bed'ü'l-Halk, 6) Nil, sembolik olarak Mısır uygarlığına, Fırat ise Mezopotamya uygarlığına, yani insanlığın kurduğu iki büyük uygarlığa gönderme yapar gibidir. Zemzem ise yeni bir uygarlığı, İslâm medeniyetini müjdelemektedir.

Gerçekte, Hâcer’in ayaklarının dibinden sadece zemzem suyu değil, bir medeniyet fışkırmıştır. Artık, Kâbe’yi merkeze alan yeni bir medeniyet inşa edilmektedir. Zemzem, dünyada akan gözyaşı seline inat, kurumakta olan Nil ve Fırat uygarlık havzasına, taptaze, dinamik bir uygarlık takviyesinin sembolüdür.


Peygamber, Medine’yi ahlâkîlik ve iman vasıflarının tecelli odağı yapıyor, doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi Medine’ye bırakıyordu. O’nun eliyle Medine’de böyle bir bilinç,böyle bir bellek oluşturulmuştu.

Ve Medine! Öyle bir şehirdi ki Medine! Mekke’de Allah’ın evi vardı, Mekke harem olmasına haremdi,ama Efendimiz, “İbrahim’in Mekke’yi kutsal ilân ettiği gibi ben de Medine’yi kutsal ilân ettim.” (Buhari,Büyu', 53) demişti. Allah’ın Rasûlü, İbrahim Peygamber’in Mekke’yi, Süleyman Peygamber’in Kudüs’ü kutsal ilân etmesi gibi Medine’yi kutsal ve saygın bir şehir ilân ediyordu. (Nesai, Mesacid, 6)

Allah’ın Rasûlü, vaktiyle “Bana, diğer şehirleri silip süpürecek olan şehre hicret emri verildi. Oraya Yesrib diyorlar, hâlbuki o bir medeniyet merkezidir.” dememiş miydi? “Bu şehir, demirci körüğünün,demirin pasını, pisini attığı gibi kötüleri bir bir dışarıya atar.” diye bitirmemiş miydi sözünü? (Buhari, Fedailü'l-Medine, 2) O, Medine’de kötü unsurların kendiliğinden ayıklandığı, ahlâk temeline dayalı bir şehir kültürü inşa etmeye çalışıyordu. Peygamber, Medine’yi ahlâkîlik ve iman vasıflarının tecelli odağı yapıyor, doğruyu yanlıştan ayırt etmeyi Medine’ye bırakıyordu. O’nun eliyle Medine’de böyle bir bilinç,böyle bir bellek oluşturulmuştu. İşte o, Medine’ye hicret ediyordu. Medine cennete dönüyordu. Ravza-i Mutahhara olmaya hazırlanıyordu.

Peygamber Efendimiz Medine’de mekân olgusundan yola çıkarak, maddî otoritesini, manevî otoritesiyle harmanlamıştır. O, “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, Havz-ı Kevser’im’in üzerindedir.” derken,(Muvatta,Kıble, 5) ılgın ağacından yapılmış bir minberi (Nesai, Mesacid, 45), insanları birleştiren, dünya ve ahiret dengesini kuran ve nihayet her basamağı ile âdeta insanlığı ötelere taşıyan (Nesai, Mesacid, 7) ve mananın nüfuz ettiği sembolik bir şehir figürüne dönüştürmüştür.

Allah’ın Rasûlü, “Yeryüzünde ibadet için sadece üç mescidin yoluna düşülür: Kâbe, Peygamber Mescidi ve Kudüs’teki Mescidi Aksa” derken,(Buhari, Fadlu's-salât, 1) mekânı ve zamanı iman potasında eriten üç şehrin hikâyesine dikkat çeker. Mekke’ye, Medine’ye ve Kudüs’e cennetin kokusu sinmiştir. Peygamber “Hurma ve kaya cennettendir” der.(İbn Mâce, Tıb, 8) Bu sözüyle o, hurmada belirginleşen Medine’yi ve Miraç’ta manevî bir üs olan kayada sembolleşen Kudüs’ü yâd etmektedir.


Allah Rasûlü’nün şehir algısında sadece Mekke ve Medine yoktur. O’nun sözlerinde insanlık şehir şehir mahşere akar. O’nun; “Allah’ım! Bize Şam’ımızı mübarek kıl, Bize Yemen’imizi mübarek kıl.” (Tirmizi, Menâkıb, 74) demesi bundandır.

Ah Kudüs! O, mahşer ve menşer yeri değil miydi? (İbn Mâce İkâmetu's-Salâvat, 196) İsrafil’in Kubbetü’s-sahra’da Sur’a üfleyeceği kutsal kent Kudüs! Miraç sonrası, inançsızlar, “Kudüs’e gittiğini ispat et” dediklerinde Peygamber’in, Mekke’deki Hicir’den, Mescid-i Aksa’sını anlattığı Kudüs! (Müslim, İman, 278)

Hicir’den Kudüs’ü seyretmek! Sadece Allah’ın dilemesiyle olan mucizeye muhatap şehirler! İsra’nın ve ‘Mirac’ın ilk menzilleri Mekke ve Kudüs! Tevhidin ilk mescitleri Mekke ve Kudüs! (Buhari, Menakıbu'l-Ensar, 41;M430- Müslim, İman, 278) Gecenin, zifir örtüsünü üstlerine örttüğü bir anda, Peygamber’in, Sidretü’l-Münteha’daki renk haleleriyle (Müslim, İman, 263) karanlığını dağıttığı Mekke ve Kudüs!

Süleyman Mabedi’nin kubbesinden havalanan Hüdhüd’ün kanat seslerini Mekke’de Ebabil, Tih’te bıldırcın, Miraç’ta Burak olarak duyarız. Sonunda tüm arz, yatay ve dikey boyutlarla şehrin siluetinde birleşir. Allah Rasûlü’nün şehir algısında sadece Mekke ve Medine yoktur. O’nun sözlerinde insanlık şehir şehir mahşere akar. O’nun; “Allah’ım! Bize Şam’ımızı mübarek kıl, Bize Yemen’imizi mübarek kıl.” (Tirmizi, Menâkıb, 74) demesi bundandır.

Kıyamet alâmetlerini haber veren fiten rivayetlerinin biraz puslu havası içinde Peygamber’in sözlerine bağlanan “Kudüs’ün imarı, Medine’nin yıkımıdır” sözü, belki de bir tarihsel devinimin ipuçlarını vermek için söylenmiştir. ‘Medine’nin yıkımının Büyük Savaşın patlak vermesine, bunun İstanbul’un fethine, fethin ise Deccal’ın çıkışına alâmet kılınması’, (Ebu Davud, Melahim, 3) Peygamber şehrindeki değerlerinüstünün örtülüp Müslümanların dünyevileştiği, tarihin Haçlı Seferlerinin ağırlığı altında mazlum halkları öğüttüğü bir dünya tarihinde nasıl da derin bir anlam kazanmaktadır. Bu anlam dairesi İstanbul’un fethinden kıyamete doğru bir zaman çizgisi çizerek döngüsünü tamamlamaktadır. Bu dairenin her bir noktasında başka bir şehrin hikâyesi vardır: Mekke,Busra, Tâif, Medine, Kudüs, İstanbul…

Diyanet Aylık Dergi - Temmuz 2008
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.