Hz. Muhammed
Sünnet ve Hadis
 

Bazılarına Ne Oluyor ki!

Aişe (r.anha) demiştir ki: Nebi (sav) bir şey yaptı ve onun yapılmasına ruhsat verdi. Fakat bir grup Müslüman onu işlemekten (hoşlanmadı ve) uzak durdu. Onların bu halleri Nebi (sav)’ye ulaştı. Bunun üzerine Allah'a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:

"Bazılarına ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim (ve yapılmasına ruhsat verdiğim) bir şeyi işlemekten (hoşlanmıyor ve) çekiniyorlar. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ı onlardan daha iyi bilir ve Allah'a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım." [1]

Ümmet bütünlüğüne yönelik dış tehditlere paralel olarak değişik düşünce ve mihraklar adına, İslam'ın özüne ilişkin bazı tavır alışlar uzunca bir süreden beri Müslümanların ve memleketin gündeminde tutulmaya çalışılmaktadır. Edille-i şer'iyye dediğimiz Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas sorgulanmakta, özellikle de "örnek" ve "beyan " niteliği ile diğer delillere ışık tutan "sünnet" üzerinde bu sorgulama yoğunlaştırılmakta, hadisler hiçbir usûle, dayanmaksızın keyfe ma yeşa reddedilmekte, dini konularda her türlü görüş ve yoruma yer açmaya çalışılmaktadır. Kimileri Hz. Peygamber'i dışlayıp adeta peygamber olmaya kalkışırken, kimileri de Peygamber'den de ileride Müslümanlık arayışları içine girmektedir.

Oysa biz, her Müslümanın ya da "Müslümanım" diyen herkesin Hz. Ömer gibi, "Biz Rabb olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan, Peygamber olarak da Muhammed'den razıyız" [2] ikrarı ve uygulaması içinde olması gerektiğini düşünmekteyiz. Bunun dışında bir kurtuluş yolu bulunduğuna da inanmıyoruz. Bu sebeple bu yazımızda Hz. Peygamber'in değerlendirilişi ya da O'nun müstesna konumu üzerinde yine O'nun (hadisimizdeki) ikaz ve irşatları doğrultusunda durmak istiyoruz.

Müslümanların kulluk görevlerini en mükemmel, yani emredilen şekilde yapmaları hem en önemli vazifeleri hem de en tabiî haklarıdır. Müslümanlar bu hak ve görevlerini Hz. Peygamber’i izlemekle kullanabilirler.

TEBLİĞ ve BEYAN

Bilindiği gibi Hz. Peygamber'in iki temel görevi vardır: Tebliğ ve Beyan.

Tebliğ: Allah Teâlâ'dan vahy yoluyla aldıklarını aynen insanlara nakletmek, duyurmak demektir. Konu ile ilgili bir ayet meali şöyledir:

"Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan elçilik görevini yapmamış olursun, Allah seni insanlardan korur." [3]

Beyan ise; tebliğin anlaşılmasını sağlamaktır. Buna, amelî konularda icra biçimlerinin bi'l-fiil gösterilmesi ve ümmete öğretilmesi de dahildir. Zaten bütün çeşitleriyle sünnet (kavlî, fiilî, takriri) budur, buradan kaynaklanmaktadır.

O halde beyan (ya da sünnet), dinin, bizzat mübelliği tarafından yaşanması ve tatbiki; hususiyetlerinin kesin hatlarıyla belirlenmesi ve uygulamada mümkün olan şekillerin gösterilmesi demektir. Ümmet hayatının birlik ve bütünlüğünün temel şartı da budur.

PEYGAMBER ÖRNEĞİ

Müslümanların kulluk görevlerini en mükemmel, yani emredilen şekilde yapmaları hem en önemli vazifeleri hem de en tabiî haklarıdır. Müslümanlar bu hak ve görevlerini Hz. Peygamber’i izlemekle kullanabilirler.

Hz. Peygamber’i izleme zorunluluğu ümmet olmanın ilk ve temel gereğidir. Çünkü hiç bir ümmet veya kişi kendiliğinden din ortaya koyamadığı gibi, ibadet görevi ve şekli de tespit edemez.

İslam ümmetinin dini ve dünyayı değerlendirmede tek ve gerçek önderi peygamberidir. Özellikle dinin yorum ve yaşanmasında Hz. Peygamber'in izinden uzaklaştırıcı hiç bir görüş, teklif ve tasarı ciddiye alınamaz. Ümmet için, olsa olsa, Hz. Peygamber'in çeşitli uygulama biçimlerinden -şayet varsa- birini tercih imkânı olabilir.

Ümmet, günlük hayatta su içişinden devletlerarası ilişkilere kadar, her sahada Peygamber'in hayatından örnekler ve izler aramakla en geçerli ve en gerekli yolu tutmuş ve ümmet olmanın bu yöndeki yükümlülüğünü yerine getirmiş olacaktır. Aksi halde kendisine gösterilen batıl yollar giderek artacak; ümmet, özelliklerini ve manevi kişiliğiyle birlikte maddi imkân, iktidar ve itibarını da kaybetme tehlikesiyle baş başa kalacaktır.

SÜNNETİ TERKEDENLER

Ümmet olmanın gereklerini bizzat Peygamber kendisi ashab ve ümmetine öğretmiştir. Ashab-ı Kiram'ın hareketlerini sıkı bir kontrol altında bulundurmuş, kendisine mahsus mükellefiyetler hariç, hiçbir gerekçe ile kendi yaşayış çizgisi dışına taşmalarına göz yummamıştır. Amellerini az bularak, devamlı oruç tutmak, geceleri uyumadan ibadetle meşgul olmak ve kadınlarıyla temas etmemek gibi zoraki ve aşırı birtakım tedbirlere başvurmayı kararlaştıran ve bu hareketlerine takva duygularını, ibadet düşkünlüklerini veya günahlarının çokluğunu gerekçe yapmak isteyen birkaç sahabeyi haber alınca: "Sizin içinizde Allah'tan en çok korkanınız benim. Ama ben oruç tutarım, iftar da ederim. Geceleri ibadet ederim ama uyurum da. Kadınlarımla da görüşürüm. Kim benim sünnetimden yüz çevirir, yaşayışımın dışına taşarsa o benden değildir, benim yolumu terk etmiştir" [4] şeklindeki sözleriyle onları herkese örnek olacak şekilde ikaz ve irşad etmiş, dini sünnet çerçevesinde yaşamanın gereğine işaret buyurmuştur.

Benzer bir olayı biraz kapalı şekilde bize nakleden Hz. Aişe validemiz Hz. Peygamber’in çok dikkat çekici bir uyarısını daha bize haber vermektedir: "Bazılarına ne oluyor ki, benim işlediğimi işlemekten çekiniyorlar?"

Hadisimizin Müslim'deki bir rivayetinde bu ikaz "benim ruhsat verdiğim bir işi..." şeklinde; bir başka rivayetinde de "bana ruhsat verilmiş bir işi..." tarzında başlamakta ve Rasûlullah (sav)'ın, yüzünden belli olacak şekilde kızdığı da ayrıca kaydedilmektedir.

Hemen işaret edelim ki, bu üç ifade bir arada değerlendirilecek olursa, Sünnet'in vahiy kaynaklı olduğu anlaşılacaktır. Zira Hz. Peygamber’in bir işi işlemesi veya işlenmesine ruhsat vermesi, kendisine tanınan ruhsat ve yetki sonucudur. O'nun kendiliğinden ortaya koyduğu bir tasarruf değildir.

Hz. Peygamber'in hadisimizde yer alan bu beyanlarının anlamı şarih Aynî şöyle açıklamaktadır: "Onlar benim yaptığım bazı işlerden çekinmelerini Allah katında kendileri için daha faziletli sanıyorlar. Hâlbuki hiç de öyle değildir. Çünkü faziletli olanı ben daha iyi bilirim ve onu işlemekte de onlardan önde gelirim."

Bu ikaz, bir yandan Hz. Peygamber'in konumunu gerçek boyutlarıyla ortaya koyarken bir yandan da -hangi düşünce adına olursa olsun- Hz. Peygamber'in ileri bir dindarlık imkânının bulunmadığını çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ulemamız, bu hadis-i şerifi değerlendirirken fevkalade önemli sonuçlara ulaşmışlardır. Mesela onlardan biri, "Şariin ruhsat verdiği bir şeyden kaçınmak, büyük günahlardandır. Zira bunda kendi nefsini Peygamber’den daha mutteki görme yanlışı vardır ve bu ise, bir ilhaddır" derken bir başkası da (İbnu't-Tin) "Böyle bir düşünce ve inanç (yani kendini Peygamber’den daha mutteki görme), hiç kuşkusuz tam bir ilhad ve küfürdür" diye kanaat belirtmektedir. (bk. Aynî, Ümdetü'l-kari, XXV, 39)

Her şeyi ilahi iradeye uygun ve en makul şekil ve muhtevada yaşamış ve ümmetine göstermiş olan, ümmetinin güçlüğe uğraması kendisine çok ağır gelen [5], en güzel örnek [6], şefkat ve re'fet sahibi [7] Hz. Peygamber'in, kendi yaşayış biçiminin dışına çıkılmasına karşı gösterdiği bu ciddi ve kesin tutumunun anlamını idrak ettiğimiz gün; takibi gerekli yegane "iz"i bulmuş olmanın mutluluğunu duyacak ve sünnetin; peygamberî neşe ve feyzine doyacağız. Aksi halde sevgili Peygamberimiz’in "Bazılarına ne oluyor ki" sitem ve uyarısının muhatapları olacağız. Zira Peygamber'in sünnetini kabullenmek ve yaşamaya çalışmak, Allah Teâlâ tarafından Müslümanlara verilmiş bir görevdir, ilgili iki ayet meali şöyledir:

"Allah'a ve Rasûlü’ne itaat edin; eğer yüz çevirirseniz, gerçekten Allah kafirleri sevmez." [8]

"Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri meselelerde seni hakem tayin edip sonra senin verdiğin hükmü sıkıntı duymaksızın içlerine sindirmedikçe inanmış olmazlar." [9]

Sünnet, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu hayat modeli, İslam'ın pratik örneği iken, onu mü'minler için örnek olmaktan çıkarmaya, din için delil olmaktan uzak tutmaya çalışan düşünce ve beyanlar, Peygamber’e rağmen veya peygambersiz bir Müslümanlık hayalinin ürünleridir. Hâlbuki Muhammedsiz bir İslam düşünmek hiç bir akl-ı selim'in kârı değildir.

İslam'da Kur'ân'dan sonra ikinci şer'i delil olan sünnet; İslam'ı anlama ve yaşamada Ümmet-i Muhammed'in güvencesi, yegane örneği ve tek yoludur. Bu sebepledir ki ne takva gerekçesiyle ne de ihmal ve tembellik neticesinde sünnet dışında yaşamaya kalkışmak, ümmet olmakla bağdaşmamaktadır. Zira, "Peygamber, mü'minler için öz nefislerinden daha önde gelir." [10] Onun hayatı, sözleri, tavsiyeleri, tebşir ve sakındırmaları kendisine karşı duyulan sevgiye dayalı olarak, ümmet hayatında büyük bir hüsn-i kabul görecektir. Bu hüsn-i kabul, O'na ait her şey için geçerli ve gerekli olurken, O'na düşmanlık edenleri, dil uzatmaya yeltenenleri cevaplamak, bid'at ve bid'atçılarla mücadele etmek ve hasılı O'nun hayat ve hadislerinin (siret ve sünneti) toplum içinde hakim ve örnek olmasını temine çalışmak Peygamber'e bağlılığın asgari gerekleri arasında yer almaktadır. Binaenaleyh bir kere daha hatırlatalım ki, Peygamber’i dışlayarak Müslüman olunamayacağı gibi O’nun sünnetine rağmen veya Sünnet'i dikkate almadan da Müslüman olunamaz. Hadisimizin ikaz ve irşadı, gerekçesi ne olursa olsun, sünnetten yan çizen herkese yöneliktir. Sorusu ise, hiç kuşkusuz, bu tür bir düşünce ve eğilimi sahiplenenlere müteveccihtir ve fevkalade düşündürücüdür: "Bazılarına ne oluyor ki..."

Sünnet, Hz. Peygamber’in ortaya koyduğu hayat modeli, İslam'ın pratik örneği iken, onu mü'minler için örnek olmaktan çıkarmaya, din için delil olmaktan uzak tutmaya çalışan düşünce ve beyanlar, Peygamber’e rağmen veya peygambersiz bir Müslümanlık hayalinin ürünleridir. Hâlbuki Muhammedsiz bir İslam düşünmek hiç bir akl-ı selim'in kârı değildir.

Şevketini, izzetini, manasını, dünyasını, ukbasını Hz. Muhammed (sav)'in nurlu yolu Sünnet'te bulan, İslam'ı sünnetteki yorumuyla kavrayan ve elinden geldiğince de onu bu çerçevede yaşamaya çalışan Müslümanlar -örnek kul, Son Resul Hz. Muhammed (sav)'in yeni bir doğum yıldönümünü idrak ettiğimiz şu günlerde- biraz da kendilerini, gerçekten ne ölçüde sünnete bağlı kalabildikleri noktasından değerlendirmelidirler. Hz. Peygamber’i yegane önder olarak gündeme hakim kılmak, ancak böylece gerçekleşebilecektir.

Netice olarak hadisimizde, bir yandan Rasûlullah (sav)'a uymak, sünnetini yaşamak teşvik edilirken; diğer taraftan dini anlamakta ve yaşamakta kendilerine göre yollar tutmaya kalkanlara, dini maksatlarla kızılabileceğine, şahısların olmasa bile, yanlışların kamuoyunda teşhir edilmek suretiyle düzeltilmesi gereğine işaret olunmakta, böyle bir uygulamanın bizatihi "sünnet" olduğu belirlenmektedir. Bilhassa cemaat önderlerine, ulemaya bu konuda çok ciddi görev ve sorumluluklar düştüğü hatırlatılmaktadır. Ayrıca Allah'a yakın olmanın, O'nu iyi bilmeye ve O'ndan çokça korkmaya sebep olduğu da vurgulanmaktadır. Zira Peygamber Efendimiz, Allah'ı herkesten daha iyi bildiğini ve O'ndan, herkesten çok daha fazla korktuğunu beyan etmişlerdir.

 


[1] Buharı, İ'tisam, 5; Edeb 72; Müslim, Fedail 128; Ahmed b. Hanbel, VI,45,181.

[2] Buhari, ilim 29, İ'tisam 3; Müslim İman 56, fedail 134, 136; Tirmizi, İlim 10.

[3] el-Maide (5), 67

[4] Buharı, Nikah 1; Müslim Nikah 5; Nesai, Nikah 4; Darimi Nikah 3; Ahmed b. Hanbel, II, 158; III. 241, 259,285; V, 409.

[5] et-Tevbe, 128

[6] el-Ahzab, 21

[7] et-Tevbe. 128

[8] Al-i İmran 32.

[9] en-Nisa 65

[10] el-Ahzab 6

Siyer-i Nebi Dergisi, Sayı 26
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin