Sonpeygamber.info
Güncel
 

Bunlar Gerçekten Biz miyiz?

Kapkara sarıklar içinde kaşları çatık, gözlerinden kin ve nefret fışkıran, ilkel çağlardan kopup gelmiş ve hiçbir süzgeçten geçmediği anlaşılan insan tasvirleri... Bu tasvirlerdeki "insan numuneleri", "aptallar" olarak adlandırılıyor. Masa başı toplantılarında, mahkeme koridorlarında alkış tutularak, büyük sözler sarf edilerek sözde demokrasinin zaferi kutlanıyor. Peki bu demokrasi kimin demokrasisi? Bu "aptallar" kimin aptalları? Akıllılar nerede? "Biz geneli kastetmiyoruz" diyor demokrasinin kılıcını taşıyan karikatüristler. Bir sorular silsilesi oluşuyor; oluşması gerekiyor zihinlerde: Bunlar gerçekten biz miyiz? Bu karikatürler bizi mi anlatıyor? Yoksa kendisini anlatamayanlar bizler miyiz?

Yönetmenliğini Daniel Leconte'un yaptığı "Aptallar tarafından sevilmek zor iş" adlı film, belgesel olma özelliğinin sınırlarını öyle zorluyor ki, gerçeğin nerede başlayıp kurgunun nerede bittiği ciddi bir şüphe yaratıyor. İlk olarak Danimarka'da yayımlanan ve Hz. Muhammed (sav)'ın tasvir edildiği -tasvir edilmenin ötesinde aşağılayıcı bir şekilde alaya alındığı- karikatürlere karşı, sadece İslam dünyasında değil kutsala saygısını yitirmemiş her toplum içinde tepkiler büyüdükçe Avrupa'nın farklı ülkelerinde yayın yapan gazete ve dergiler, ifade özgürlüğü adına bu karikatürlere daha da sahip çıktı. Ancak burada herhangi bir tarafın görüşüne peşin olarak sıkı sıkıya sarılmadan önce olan biteni ve olan biten her şeyin altında yatan tarihsel ve felsefi süreçleri araştırmanın yanı sıra çift taraflı bir boy aynasını her iki tarafın da kendisini görebileceği bir şekilde tam ortaya yerleştirmek gerekiyor.

Danimarka'da yayımlanan karikatürlere yenilerini ekleyerek krizi adeta yeniden "kapağına taşıyan" Fransız Charlie-Hebdo siyasi mizah dergisi ve çalışanları, filmde demokrasinin ağır yükünü yüklenmişçesine kahramanca bir mücadele içinde gösteriliyor. Öyle ki, mahkemede tanıklık yapan Fransız aydınları, davayı düşünce ve ifade özgürlüğü adına "son kale" olarak nitelendirmekten kaçınmıyor. Davayı açan Fransız Müslüman topluluklarıysa bir o kadar bölünmüş, biçare, hoşgörüsüz ve tutarsız bir izlenim veriyor. Oysa Charlie Hebdo yayın müdürü Philippe Val, amaçlarının Müslümanların genelini değil aşırı dincileri ve mizaha tahammül göstermesini öğrenememiş "aptalları" hedef almak olduğunu söylerken burada kaçırdıkları çok önemli bir nokta bulunduğunun farkında değil. Ki, aslında bu belki de Müslümanların da gözden kaçırdığı bir nokta ki, bu yüzden iki tarafın da söylemleri ve tartışmaları bir türlü aynı düzleme oturamıyor.

Filmde mahkemenin kilit noktası olarak aktarılan olay aslında bize burada çıkış noktası sağlayabilecek nitelikte. Buna göre Charlie Hebdo, amaçlarının Müslümanları genel olarak aşağılamak olmadığını ve karikatürleri ifade özgürlüğü kapsamında yayımlandıklarını ispatlamak için dergide daha önce Hz. İsa, Hıristiyanlık ve diğer dinlerle ilgili yayımlanan karikatürleri öne sürüyor. Bu söylem aslında ifade özgürlüğünün genişliğinden ziyade özellikle Batıda "kutsala" bakış açısını gözler önüne seriyor. Kilise ile devlet arasındaki çatışmanın çok çeşitli sonuçlar ortaya çıkardığı Batıda "kutsal" olana saygı, tabular üzerinden yürüdüğü için bunların kırılması ve yeri gelince de olabildiğince acımasız bir şekilde ele alınması, ifade özgürlüğü kapsamında görülegelmiş. Oysa ki Kuran-ı Kerim'in belden aşağı tutulmadığı, kutsal atfedilen hiçbir şeye ayak bile uzatılmadığı -ve en önemlisi de içten gelen ve başkası tarafından dayatılmayan- bir algının yüzyıllar boyu aktarılabildiği İslam'da hiçbir peygamberin yüzü bile resmedilemezken, bu durum "ifadenin kısıtlanması" olarak değil, "hürmetin ifadesi" olarak değerlendirilebilir. Batı sadece Hz. Muhammed'i değil, kendi dini değerleri ve peygamberlerini de çoğu zaman alay konusu yapabilmekte, peygamberlerin suretlerini bir kıyafet baskısı veya bir çizgi filmde malzeme konusu yapmaktan çekinmemekte. Ve bunu da kendi tarihsel sürecinden yola çıkarak özgürlük ilan etmekte. İslam dünyasında ise kutsal olan ile mizahın yolları adeta ayrılırken toplumsal olarak içselleştirilen saygının sınırlarına giren hiçbir şeyin, Batının yaşadığı tarihsel süreci geçirmediği görülebilir.

Ancak bu bakış açısı ve algı farklılığı, her iki taraf için de bir çözüm arayışından kaçış olmamalı. Hiç kuşkusuz Batı, İslam dünyasındaki bu algıya çok uzak. Bu nedenle karikatürlere gösterilen tepkiyi anlamaktan da çok uzak. Kendi tarihsel sürecini, diğerlerinin tarihine öncelleyerek kendi kültürünü ve anlayışını üstün kılma çabasıyla karşımıza çıkan bir film olarak kabul edilebilir "Aptallar Tarafından Sevilmek Zor İş." O kadar ki kendi algısına sahip olmayan (ve karikatürlere gülmeyen) "aptal", bu karikatürlerin yayımlanmasını istemeyense "baskıcı" ya da "hoşgörüsüz" olarak etiketleniveriyor. Fakat şayet ortada bir "yanlış anlama" varsa, burada sadece yanlış anlayan değil, "doğru şekilde anlatamayana" da dönüp bakmak gerek. Bir başka deyişle, karşılıklı anlayışın sağlanması için İslam dünyasının çuvaldızı kendisine batırma vakti çoktan geldi. 

Algı farklılığının yanı sıra İslam karşıtlığının bilinçli bir şekilde körüklenmesi çabaları da sadece karikatür örneklerinde değil, Avrupa'da başlatılan pek çok girişimde inkar edilecek düzeyde değil. Örneğin aşırı sağcı Hollandalı politikacı Geerts Wilders, Charlie Hebdo'nun söylemini birkaç adım daha öteye taşıyarak "aptal" nitelendirmesini hem "tehdit" boyutuna taşıyor hem de kapsamını genişletiyor. Buna göre Wilders, sadece karikatürleri anlamayanları değil bütün bir İslam dünyasını bu kategoriye sokarken buna ifade özgürlüğüne yönelik bir tehdit algısını da ekliyor. Batıda bile pek çok kişi tarafından tepkiyle karşılanan ve gösterimi yasaklanan Kuran karşıtı "Fitne" adlı ilk filminden sonra Wilders, bugünlerde ikinci filmini çekmeye hazırlanıyor. Wilders, İslam'ın şiddet içerdiğine ve Avrupa ile Amerika'nın aldığı Müslüman göçünün tehlikelerine dikkat çekerken amacının Müslümanlara saldırmak olmadığını söylüyor. Ancak bu ifade bile şu soruları sormaya yeterli imkan sağlıyor: Bu hatırlatmayı yapma ihtiyacı, İslam karşıtlığını kılıfına sokma çabasından mı yoksa Wilders'in söyleminin kendi içindeki tutarsızlıktan mı kaynaklanıyor? Ve Müslümanları terörist ya da şiddet yanlısı olmakla suçlayan Wilders ve onun zihniyetindekilere göre bu ithamlardan kurtulan Müslümanlar acaba kimler oluyor?

Peki daha önce de belirtildiği üzere İslam dünyasının üzerine düşen görevler ne?  Neden bu karikatürlere ya da yirmi dakikalık bir filme, uluslararası bir kriz boyutuna varmadan tutarlı ve ikna edici bir yanıt verilemiyor? Karşımızdakine kendimizi anlatma konusunda neden bu kadar sıkıntı yaşanıyor? Hangi ifadeyi yanlış ya da eksik kullanıyoruz ki ifade özgürlüğü karşıtlığı ile itham ediliyoruz? Öyle görülüyor ki bu sorular silsilesinde cevaplarını düşünmek üzere bizim payımıza düşen çok şey var. Yüzyıllar boyu peygamberine ve "kutsala" saygısında kusur etmemiş olan İslam dünyasının bugün, Hz. Muhammed'i "nasıl" sevdiğini göstermek gerekiyor.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.