Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Gölge misin Gövde misin?

 

Yakınlarda bir kavramla tanıştım: “Sünneti yeniden üretmek.” Taklit etmek değil sünneti; tahakkuk ettirmek, realize etmek, gerçekleştirmek. Peygamber (sav)’in davranışlarını hatırlamayı değil, o davranışları şimdi ve burada yaşamayı kastediyor kavram. Sünneti tahassürle yâd etme bahsini açıyor değil; şimdi nefes alıp veren gövdenin içinde sünneti estetik bir heyecan olarak var kılmanın altını çiziyor. Hatıraları hayat olarak ayağa kaldırmayı gündeme getiriyor.

Sünnet üretmek: Geçmişte kalmış Nebevi tavra, akıp giden “çağdaş” alışkanlıklara aldırış etmeden gönüllüce ruh kazandırmak. Buraya ve şimdiye taşı(r)mak sünneti. Burada şimdi Muhammedî bir duruşun kodlarını yeniden inşa etmek.

Peygamberi ve sünneti nostaljik hatıra olarak anmak, yaşayan, nefes alıp veren bir gövdeyi gölge olarak taşımaktır buraya. Gölgede kalmak adamı gövde yapmaz. Gövdeyle var edilmiş bir adamdan gövde olması umulur. Gövdesini gölgede bırakan, bir süre sonra gövdesini yitirir, gölge yapar.  Belli ki Peygamber bizden gölgesi olmamızı istiyor değil; gövdemizle ve Peygamberce var olmamızı bekliyor. Gövde kişiliktir; ışık karşısındaki duruşu temsil eder. Gövde, hakikatle temasın tanığıdır. Hakikat, muhatabından kendisine gölge olmayı değil gövde olmayı bekler. Gövde olmak bedel ister; gölge olmak ise kolaycılıktır. Sığınmadır, büzüşmedir gölgede kalmak, gövde olmak ise dikelmedir, doğrulmadır, kıyamdır, özgün duruştur. Gölge hiçbir şeydir; bin tane gölgeyi toplasan bir tane gövde etmez. Ama bir gövdeden binlerce gölge çıkar.

Sünnet vahyin inşa ettiği aklın hayata akışıdır, hayat olarak canlanışıdır. Peygamber’in davranışları ile “Göklü Söz” insanlaşır, ete kemiğe bürünür, nefes alıp vermeye başlar, bakış ve duyuş haline gelir, yürümeye başlar.

Sünnet vahyin inşa ettiği aklın hayata akışıdır, hayat olarak canlanışıdır. Peygamber’in davranışları ile “Göklü Söz” insanlaşır, ete kemiğe bürünür, nefes alıp vermeye başlar, bakış ve duyuş haline gelir, yürümeye başlar.  Elle dokunulur gözle görülür olur; arza iner, insanların arasına nazil olur. Nebi’ni şahsı, vahyin “yaşanabilir”liğinin sağlamasıdır. Buradan bakınca, vahyin “insan hâli”dir sünnet. Sünnetle birlikte, ayaklarını sağlamca yere basıp dik yürür vahiy.

Ne var ki, sünnete dair algımızı da vahye dair algımız şekillendirir. Vahyi tarihsel bir kayıt diye gören ve ölü bir metin diye okuyan akıllar, vahyin inşa ettiği davranış kodlarına da aziz bir hatıra muamelesi yapar. Vahyi diri bir metin olarak okuyan akıl ise şimdi vahyin inşa ettiği bir tavırla hayata dâhil olur. Hayata hayat katar; hayatı ihya eder.

Vahiy, taze, hâla diri ve diriltici bir oluştur. Şimdi burada devinim halindedir; varoluşun nabzıdır, yaşar, yaşatır. Öyleyse diri vahiyle etkileşime giren Peygamber (sav)’in tavrını, edasını, hâlini hemen şimdi devinen bir gövdeye dönüştürmektir bize düşen. Hayat diye ortaya koymalıyız vahyin mesajını. Gövde olarak yeniden var kılmalıyız Nebevî sözü ve tavrı.

Diyelim ki şöyle bir Peygamber sözü duydunuz: “Uhud bizi sever, biz Uhud’u severiz.” Dilerseniz, bu sözü, meselâ bir umre ziyaretinde, Medine’de, Okçular Tepesi’nde aziz bir hatıra olarak anlatır ya da anlarsınız. Bunda bir beis yok. Yanlış değil ama eksik. Ancak bu eksiklik güncel ve yeni yanlışlar üretecek bir eksikliktir. Masum değildir. “Hatıra”da kalırsanız, Uhud’un eteğinden ayrıldığınızda size bir şey kalmaz bu sözden. Sözün anlamı aklınıza bir sorumluluk yüklemez. Oraya ve o zamana sınırlı kalır. Böylece söz, söz olmaktan çıkar. Yaralamaz. Vurduğu yerde toz çıkarmaz. “Uhud dağını çok severmiş; canım peygamberim benim!” dersiniz. Gölgede kalırsınız; gölge olursunuz. “Canım kurban olsun yoluna!” dediğiniz Peygamber (sav)’e kurban olası bir canınız olup olmadığını sorgulayamazsınız. (Hatırlayın; her candan kurban olmaz. Kurban olmak isteyene canını kurbanlık hale getirme sorumluluğu düşer.) Bu sözün altında akışkan bir hayat kodu vardır. Aktüel ve aktif bir duruşa davet eder sizi söz. “Demek ki Peygamber (sav) taştan bile kalbin eylemini, sevmeyi ümit ediyor. Katı taşta yumuşacık bir kalp görüyor Peygamber. Peki ben şimdi niye görmeyeyim taşın kalbini? Taş beni de sever mi? Ben de taşları sevmeli değil miyim?” Gözünüzü açarsanız, meselâ Bakara’nın 74. ayetinde Elçi’nin aldığı taş dersini fark edersiniz: “…katılaştı kalpleriniz; taş gibi hatta daha da katı. Unutmayın, öyle taşlar var ki içinden ırmaklar fışkırır ve öylesi de var ki yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da haşyetinden aşağılara yuvarlanır.”

Vahyin taşlaşan insan kalbini “hiç olmazsa taştan utanın!” diyecek kadar sarstığı bu ders ne tarihe aittir ne Peygamber’in şahsıyla sınırlıdır. Şimdi ve buradadır. Aktüel ve aktif. Akışkan ve diri. Önümüz sıra akan nehir gibi. Göğsümüze uzanan bir kılıç gibi.


Ayet bize şimdi ne söylüyor? Hadis şimdi bizden ne bekliyor? İşte bu sorular “sözü alıntılayan” değil, “sözden alınan” yapar bizi. Belki gölge olmaktan kurtarıp gövde yapar bizi.

Bu taş dersini İsrailoğulları-Musa (as) geriliminin tarihine kilitlersek, ıskalarız dersi. “Bak şu adamlara, Musa’nın Asâsı karşısında taşlar yumuşamış da, Musa’nın Asası karşısında taşların yumuşadığını gördükleri halde kalpleri yumuşamamış, katı kalmış…” deyip hayıflanmakla kalırız. Sözün sorumluluğu başkalarının üzerinde kalır, ulaşmaz bize. Söze muhatap olmaktan çıkarız.

Ayet bize şimdi ne söylüyor? Hadis şimdi bizden ne bekliyor? İşte bu sorular “sözü alıntılayan” değil, “sözden alınan” yapar bizi. Belki gölge olmaktan kurtarıp gövde yapar bizi. O zaman, sadece Peygamber değil hepimiz, sadece Uhud’a değil gördüğümüz her dağa; sadece “bir zamanlar” değil hemen şimdi “taşları yumuşatan” bir bakış borçlanırız.

“Erciyes bizi sever, biz Erciyes’i severiz” diyen bir bakışın ardına koyarız gövdemizi. Uludağ’ın Himalaya’nın, Toros’un, Ağrı’nın, Süphan’ın kalbini görmeye başlarız. Bizimle nefes alıp verir hadis. Dağlar karşısında bizi Peygamberce var eder vahiy. Ayağımızın altındaki taşlara “hürmet” borçlanırız. Hoyratlıktan kurtuluruz. Sadece lafta değil, tavrımızla, edamızla Muhammedî oluruz. Sadece dağlara değil aslında, her nesne ile “bağını merhamet üzerinden kuran” “sıla-yı rahim” Peygamberi’nin hâlini yeniden ve özgünce üretmiş oluruz. Burada ve şimdi. Sünneti hatıra olarak anlamaz, sünneti hayat olarak diri tutarız. Gövde oluruz, gölge değil.

Bu yazı Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
gokhan bozbıyık
gokhan bozbıyık01.03.2012

Yazida tasirmak kelimesi cok guzel kullanilmis...bence kilit kelime bu..zamana ait olmadan zamana malik bir sunnet anlayisi ile tasirmak caglar otesinden caglar sonrasi kalplere...o kadar ihtiyacimiz varki vahyin ve sunnetin coskunlugunda tasmaya tasirmaya tasimaya ....

01.03.2012

 

AZAMETTİN YILMAZ
AZAMETTİN YILMAZ03.02.2012

merhabalar.senai demirci beyin yorumu çok açık ve net....bu zamanda gölge olmayı bile zor beceriyoruz ,zor değil aslında, sadece birazcık çabayla gövde olma yolunda emin adımlarla ilerleyebiliriz...

03.02.2012

 

oktayd
oktayd29.01.2012

"sünnet üretmek" ama nasıl olacak bu üretim? bunun bir usulü olacak mı? olacaksa hangi ilke ve ilkelere göre hareket edilecek? herkesin kendi anladığı aynı zamanda ürettiği mi olacak?
Siz, Efendimizin mübarek sözlerinin "maksadını" yeniden belirleyelim diyorsunuz. en azından ben yazdıklarınızdan bunu anladım. yani 'maksadı üretmek'...
o zaman ilk başta su soruyu sormamız gerekmez mi? Acaba Rasulullah bu sözü niçin söyledi? bu hadisin sebeb-i vürudu nedir? sözün bağlamının sözün anlamı olduğu zaten meşhur ilke...
başta sorduğum soruyu tekrarlıyorum:
uhud günü beklenmeyen bir neticenin ardından bazı kişilerin yenilginin faturasını dağa çıkarmaları sebebiyle Efendimizin bu sözü söylediğine dair rivayetleri biliyoruz. farklı rivayetler de var. şimdi 'dağa, eşyaya uğursuzluk atfetme"nin yanlış olduğuna dair sözün bağlamını bilmemize rağmen farklı maksatları hangi usule göre üreteceğiz? bir usulu olmalı mı yoksa "bana göre"miz usulümüz mü olacak?

29.01.2012

 

İLHAN KÖSEOĞLU
İLHAN KÖSEOĞLU26.01.2012

Taklit edenlerin değil örnek alanların arkasından gidebilmek duası ile. ALLAH 'a emanet olunuz.

26.01.2012

 

gülnur özdemir
gülnur özdemir25.01.2012

elinize sağlık, rabbim siz ve sizin gibi insanlardan razı olsun..gölge değil gövde olmak üzere selametle kalın..

25.01.2012

 

filiz gümüş
filiz gümüş24.01.2012

gövde olmak duasyla Rab bim ebeden,daimen razı olsun slm ve dua ile...

24.01.2012

 

Senai Demirci

1964, Samsun doğumlu.  1990’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazı hayatını sayıları 30’a yaklaşan kitapların yazarı olarak sürdürüyor. Kendi adına kurduğu Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve Okul Öncesi Eğitim Kurumu’nda eğitim çalışmaları yapıyor. Çeşitli radyo ve televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapan Senai Demirci, Sonpeygamber.info’nun çalışmalarına düzenli olarak katkıda bulunuyor.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin