Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Göz Kırp Bana Sitare; Bileyim Seni

 

Hadis:25

“Ashabım, aynen yıldızlar gibidir, onların herhangi birisine uyanlar, doğru yolu bulurlar.” 

 

Siz ey, evvelce kömür karasında yalan, sonra gönül yarasında parlayan yıldızlar! Siz zambak zambak... Ve sonra bayrak bayrak... Hani siz; kendinizi dostluğa ilikleyerek dolaşırdınız semalarımızda?!..

Siz ey, düşmanlar iken birbirinin ışığında dost olan yıldızlar! Hani siz firuze akşamların reyhan reyhan açan çiçekleriydiniz atlas bahçelerde!?..

Siz ey, noksanları tamamlanınca bir bir parlayan yıldızlar! Hani siz kol kola girdiğinizde saadetin çağıydı asumanlarınızda!?..

Bir yıldız, gökte bir saadetin adıdır yerdeki insan için. Açamayan goncaların karanlık tarlasında bir çolpan; karalığın kudurmuş ağzında bir sitar(e), gökleri ayakta tutan dağlar gibi bir demirkazık, ve umutları hüzünle büyüten bir kervankıran... Münzevi avcılara yorganlar biçen gecelerin ışık ışık yanışıdır yorgun bulutlar arasında her yıldız; ve Adı Güzel Süvari’nin berk urarak koşan Burak’ının nallarından çil çil serpilen kebkebleriyle romantik desenler dokuyan mistik kevkebleridir.

Yıldızlarımız nerede hey!..

Gerçeğin ruhuna üfleye üfleye hayatı sevgiyle yorumlayan yıldızlarımız nerede? Yağmalanmış kuyulara düşüremediğimiz yağmurları, kör sıtmalarımıza serinlik diye yağdıran yıldızlarımız nerede? Kentten kaçışlarımızın ardından avuçlarda yalnızca bir damla gözyaşı olup yanan yıldızlarımızı kim aldı? Yıldızlarımız nerede?

* * *

Yıldız alacası bir dünyada yıldız falcılarına çaldırdık son şafak yıldızımızı da. Yerlerde çiçek, göklerde yıldızdı düşlerimiz; ve heyhâât, yıldızların düştüğü yere kilitlendi gülüşlerimiz. Yıldızlarımız kaydı ve her gece avare uykusuzluklarda yıldızlar sayarak poyrazına tutulduk yıldız yelinin.

Yıldızlarımızı yitirdik!.. Aah, ışıklarımızı yitirdik. Işığımız körlük, beyazımız karalık oldu. Güvenlerimiz çorak coğrafyalara ekildi, bereketli başaklarımızı cılız güveler yedi. Yağmur yağmur güzellikler, nefes nefes yakınlıklar göç ettiler yad ellere ve kül yorgunu bulutların tül desenleri arkasında, gül sarhoşu şerareler misali parlayan şafak yıldızlarımız söndü ardı ardına.

Yıldızsız bağırlarımızda kulunçlar ve kılınçlar eskitiliyor şimdi, aydınlıklarımız kara düşüncelerle karanlık dehlizlere kilitleniyor. Bir bir dökülüyor yanılsamalarımız tarihin utanç bellediği seherlere, ve kalbur kalbur eleniyor yorgun, solgun ve küskün zamanlar yerlere. Yangınlar çalınıyor bahtımıza, ışığı olmayan yangınlar... Mağaralardan uzun uyku sesleri geliyor, ve kovasız kuyularda Yusuflar ağlaşıyor. Taze gelinlerimizin köhnemiş çeyizlerine kelep kelep taze lavanta taneli hayaller bükülüyor; dudaklarından, uzak zamanlar hatırası yıldız yıldız parlayan gülüşler sökülüyor ve komşu evlerin akasyaları arasından belki de hiç bestelenemeyecek şiirler dökülüyor. Zulmün ağırlığında sabır taşları çatlatılıyor umarsızca, ve dile getirilememişliğin boğuk sancıları saplanıyor böğrümüze arsızca. Yazık ki sahralara ikiyüzlülük yayan yarelere de, sevincin kalbini kemiren farelere de şiirler yazılıyor artık yıldızsız zamanlarda.

Yıldız alacası bir dünyada yıldız falcılarına çaldırdık son şafak yıldızımızı da. Yerlerde çiçek, göklerde yıldızdı düşlerimiz; ve heyhâât, yıldızların düştüğü yere kilitlendi gülüşlerimiz. Yıldızlarımız kaydı ve her gece avare uykusuzluklarda yıldızlar sayarak poyrazına tutulduk yıldız yelinin. Yıldızlarımızı söndürdüler göklerde, bir türlü barıştıramadılar yıldızlarını yıldızımızla. Sonra tarihlerimiz başkaldırdı coğrafyalarımıza, sonra yağmalanan günlerimizde anlam ile insan el ele tutuşup gittiler yıldızsız semalara, yittiler.

Sen ey!.. Nakaratı unutulmuş müzdeviç şarkıların al al rengiyle dokunan Ayyıldız’ım, bayrağım! Aşkın ve kavganın enkazında yeter şu küskünlüğün! Gülümseyişlerin vursun yüzlerimize, nur içinde nur olsun; gecelerin sesleri ekilsin yüreklerimize, sürur üzre sürur olsun, matemimiz sûr olsun.

Yıldızlar!.. Göğe bakan çocuklarımıza bir kez olsun yüz gösterin ve sabahlara yakın düşsün artık aydınlıklarımız. Nerede bir biçimli güzellik varsa hep sizinle biçsin şirazesini, ve nerede bir ahenkli sanat varsa sizinle ölçsün endazesini. Güzelliğin hakiki sevenleri, sevecekleri hakiki güzelliği sizinle tanısınlar ve sizi ansınlar. Yaşasın sizin için ağlayan bir dize her şiirde; ve sizin için parlayan bir damla her nehirde...

 

*Câmiu Beyâni’l-İlm (İbn Abdilberr), 357-358; Mesnevi I, b.3656

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İskender Pala

1958, Uşak doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi (1979). Divan Edebiyatı dalında doktor (1983), doçent (1993) ve profesör (1998) oldu. Divan Edebiyatı’nın halk kitlelerince yeniden sevilip anlaşılabilmesi için klasik şiirden ilham alan makaleler, denemeler, hikâyeler ve gazete yazıları yazdı. Düzenlediği Divan Edebiyatı seminerleri ve konferansları geniş kitleler tarafından takip edildi. “Divan şiirini sevdiren adam” olarak da tanınan İskender Pala, Türkiye Yazarlar Birliği Dil Ödülü’nü (1989), AKDTYK Türk Dil Kurumu Ödülü’nü (1990), Türkiye Yazarlar Birliği İnceleme Ödülü’nü (1996) aldı. Hemşehrileri tarafından “Uşak Halk Kahramanı” seçildi. Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk, Katre-i Matem ve Şah&Sultan adlı romanlarının baskıları yüz binlere ulaştı, pek çok ödül aldı. Evli ve üç çocuk babası olan Pala, halen Uşak Üniversitesi öğretim üyesidir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin