Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Hz. Peygamber'in Çocuklarla İlişkileri Üzerine Teklif ve Değerlendirmeler

GİRİŞ

Hz. Peygamber'in bir eği­timci olarak yeni yetişen nesillere yaklaşımını doğru bir şekilde tespit etmek,çocuklarını bu doğrultuda yetiştirmek Müslüman toplumların en öncelikli görevi olmalıdır.

Genel olarak insanlar çocuk sahibi olmak için büyük arzu beslerler. Çünkü bütün canlılarda olduğu gibi her insanda, bu dünyada kendi soyunu devam ettirme konusunda fıtrî bir duygu vardır. Dolayısıyla çocuklara karşı alâka ve sevgi insanın zihin kodlarında kökleşmiş durumdadır. Bununla birlikte, çocuk sahibi olmanın icap ettirdiği sorumluluğu gereği gibi yerine getirme hususunda insanların aynı dikkat ve şuurluluk içeri­sinde olduklarını söylemek zordur.

Çocukluk ve hemen ardından yaşanan gençlik süreci, insan hayatının en önemli, en kritik ve hatta en sorunlu dönemidir. Çünkü insanlar; gerek fizikî, gerekse rûhi açıdan gelişim, değişim ve etkileşimi özellikle bu süreçte yaşamaktadırlar. İnsanda edep ve ahlâk eğitiminin temeli bu dönemde atılır, mesleğe ve hayata atılma da yine aynı süreçte gerçekleşir. Çocukluk çağını aşan genç kimliğini, karakterini ve kişiliğini bu dönemde kazanmaya başlar; iyi veya kötü alışkanlıkları, faydalı veya zararlı bilgileri de yine bu zaman diliminde edinir. Aynı şekilde temizlik, disiplinli ve düzenli çalışma, ana-babaya, büyüklere ve çevreye saygı, hoşgörü, sabır ve yardımlaşma, insan sevgisi, doğruluk, adalet gibi güzel erdemlerin temelleri de insanın ruhunda bu hayat safhasında atılır. 

Son ve mükemmel din olan İslâm, bütün insanlık için evrensel mesajların yanı sıra aynı zamanda bir eğitim sistemi, toplumlar ve insanlar arası ilişkilerin temeli olan bir değerler ve davranışlar düzeni vaz’etmiştir. Gerek eğitim sistemi, gerekse davranış düzeni konusunda insanlık için en güzel örnek ise şüphesiz bu dinin mübelliği Hz. Peygamber’dir (sav). Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem’in (sav) bir eği­timci olarak yeni yetişen nesillere yaklaşımını, onlarla olan ilişkilerini doğru bir şekilde tespit etmek, onun tavır ve davranışlarının gerisinde yatan temel prensipleri kavramak ve çocuklarını bu doğrultuda yetiştirmek Müslüman toplumların en öncelikli görevi olmalıdır. Başta milletimiz olmak üzere bütün Müslüman toplumlar gelecekte dünya milletleri arasında saygın bir yer ve etkinlik kazanmak istiyorlarsa çocuklarını ve gençlerini geleceğe en iyi şekilde hazırlamakla yükümlüdürler. Bu hususta Müslüman milletlerin kuşkusuz en büyük avantajı, hayatın her alanına dair insanî ve irfanî çözümler sunan bir dinlerinin olması, daha da önemlisi bu dini bütün davranışlarıyla yaşayan ve örnek olan Hz. Muhammed (sav) gibi bir önderlerinin bulunmasıdır. Hayatı incelendiğinde dinî alanda olduğu gibi sosyal konularda da Allah Rasûlü’nün (sav) bütün uygulamalarıyla özelde Müslümanlar, genelde de bütün insanlık için çağları aşan evrensel davranış örnekleri sunduğu görülecektir.

A. HZ. PEYGAMBER’İN ÇOCUKLARA YAKLAŞIMI

Nesli korumak ve geliştirmek bütün semavî dinlerde olduğu gibi İslâm'ın da temel hedeflerinden biridir. Bu hedefe ulaşmak ise ancak sağlıklı çocuk sahibi olmak, yetiştirmek ve doğumundan başlayıp evlenmesiyle noktalanacak şekilde onun hayatının tüm safhalarıyla ilgilenmekle mümkün olur. Rasûl-i Ekrem (sav), evliliği, çocuk sahibi olmayı ve çocuk yetiştirmeyi teşvik etmiştir. “Dört şey Peygamber'in sünnetindendir: Haya, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek”[1] “Kimin evlenme külfetine gücü yeterse, evlensin. Zira evlilik, gözü haramdan son derece korur. İffeti de o nispette muhafaza eyler”.[2] “Nikâha rağbet ediniz, çoğalınız. Ben kıyamet günü sizin çokluğunuzla, diğer ümmetlere karşı iftihar edeceğim”.[3] “Gençler! Evlilik külfetlerinin altından kalkabileceğine güvenen­leriniz evlensin. Çünkü evlilik, gözü ve cinsel arzuları zinadan ko­rur. Aksi halde (zinadan korunmak için) oruç tutunuz”.[4]

Çocuklara karşı derin bir sevgi ve şefkat besleyen Hz. Peygamber, onları ciddiye alıp seviyelerine inmek suretiyle onların problemleriyle ilgilenmiştir.

Evlilik gerçekleştirip çocuk sahibi olduktan sonra onların gözetilip yetiştirilmesi gerekir. Bu sorumluluğu hatırlatma sadedinde Allah Rasûlü’nün (sav) şöyle buyurur: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz”.[5] Allah Rasûlü (sav) ayrıca çocuklarının yetişmesine ihtimam gösteren ana-babaları övmüş ve “Bir baba, çocuğuna iyi terbiyeden daha değerli bir armağan vermemiştir”[6] buyurmak suretiyle çocukların güzel bir şekilde terbiye edilmelerinin ehemmiyetine işaret etmiştir.   

Çocuklara karşı derin bir sevgi ve şefkat besleyen Hz. Peygamber (sav), onları ciddiye alıp seviyelerine inmek suretiyle onların problemleriyle ilgilenmiştir. Onun çocukları kucağına alıp sevdiği ile ilgili pek çok rivayet bulunmaktadır. Nitekim bir defasında Hz. Peygamber (sav) torunu Hasan'ı öperken yanında bulunan bedevî kabile reislerinden Akra' b. Hâbis “Siz çocukları öper misiniz? Benim on çocuğum var, hiçbirini öpmedim” der. Gerçekten de katı, acımasız ve sert mizaçlı olan çöl Arapları Hz. Peygamber’in (sav) çocuklara gösterdiği sevgi ve acı­mayı hiçbir zaman anlayamamışlar, onun çocuklara karşı tavırlarını tuhaf bir şey olarak karşılamışlardır. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sav) muhatabına “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” cevabını verir. Yine “Siz çocukları öper misiniz? Biz öpmeyiz” diyen başka bir şahsa “Allah senin kalbinden merhameti alıp çıkardıysa ben ne yapabilirim” buyurmuştur.[7]

Allah Rasûlü (sav) çağdaşlarının şaşkın bakışları arasında çocukları hoş tutmuş ve onların her türlü masum isteklerini yerine getirmeye gayret göstermiştir. Namaz kılarken, hatta hutbe okurken dahi bu tutumunu değiştirmemiştir. Kaynaklar, onun torunu kucağında iken namaza geldiğini, çocuğu bırakıp namaza durduğunu, secdede iken çocuğun sırtına binmesi üzerine secdeyi uzattığını; kızlarından Zeyneb'in (rah) kızı Ümâme'yi namazda omzuna aldığını naklederler.[8]

Sahâbeden Enes b. Mâlik (ra), ailesi tarafından Hz. Peygamber’e (sav) hizmet etmesi için verilmişti. Enes (ra) on yıl süreyle Allah Rasûlü (sav) ile birlikte kaldığını, bu süre içinde kendisinin bir defa dahi “Bunu niçin böyle yaptın veya yapmadın” şeklinde bir soruya muhatap olmadığını zikreder.[9] Aynı sahâbînin bu konudaki bir başka anısı şöyledir: “Rasûlüllah bir gün beni bir iş için gönderdi. Ancak ben sokakta oynayan çocuklara katıldım. Belli bir süre geçtikten sonra Rasûlüllah bulunduğumuz yere geldi ve bana ‘Enescik gönderdiğim yere gittin mi?’ diye sordu. Ben de ‘hemen gidiyorum Ey Allah’ın Rasûlü’ cevabını verdim”.[10]

Kaynaklar, onun torunu kucağında iken namaza geldiğini, çocuğu bırakıp namaza durduğunu, secdede iken çocuğun sırtına binmesi üzerine secdeyi uzattığını; kızlarından Zeyneb'in (rah) kızı Ümâme'yi namazda omzuna aldığını naklederler.

Çocukların, büyüklerin telkin ve tâlim ettikleri değerleri ve davranış modellerini içten benimseyip bütün hayatı boyunca bunlara sahip çık­ması ve içselleştirmesi, her şeyden önce kendi ailesi içerisinde “dost ve güvenilir” bir çevrede yaşadığının tecrübesini edinmesine bağlıdır. Dolayısıyla çocuğun bu temel ihtiyacının yeterince karşılanması ve ona sevgi, şefkatle ilgi gösterilmesi gereklidir. Rasûlüllah’ın (sav) çocuklarla ilişkilerinde göze çarpan en başta gelen hususiyet onların dostluğunu ve güvenini kazanmak için gösterdiği gayrettir. Nitekim kendisi çocuklarla özel olarak ilgilenmiş, onları muhatap almış, onlarla her karşılaştığında selam vermiş, hal hatırlarını sormuştur.[11] Onlarla şakalaşmış[12], yolculuk esnasında torunlarını bineğine almıştır.[13] Hasta olan çocuklara da özel olarak geçmiş olsun ziyaretlerinde bulunmuştur.[14] Rasûl-i Ekrem (sav) mevsimin ilk çıkan meyvelerini onlara ikram etmiştir. Onların dünyalarına girerek hoşlanacakları adlar takmak suretiyle kendileriyle şakalaşmış, hatta onları eğlendirmiştir. Bütün bu sıcak yakınlıktan dolayı çocuklar da onu çok sevmişlerdir. Öyle ki, yolculuktan döneceği zaman hep birlikte toplanıp kendisini karşılamaya çıkmışlardır. Nitekim Hicret esnasında Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) evine misafir olacağı sırada Neccâroğulları’nın küçük kızları memnuniyetlerini ifade sadedinde def çalıp şarkı söylemişlerdir. Hz. Peygamber (sav) onlara “Beni seviyor musunuz”? diye sorduğunda onlar da “Evet yâ Rasûlallah” cevabını vermişler, bunun üzerine de “Ben de sizleri seviyorum” sözüyle mukabelede bulunmuş ve bu ifadeyi üç defa tekrarlamıştır.[15] Yine o, Medine dışında da çocuklara gösterdiği ilgi ile bilinecek ki, Umretü'l-Kazâ için Mekke'ye gittiğinde şehirde meskûn bulunan Hâşimoğulları’nın çocukları kendisini karşılamışlar, önünden ve ardından koşuşmuşlardır.[16]

Rasûl-i Ekrem (sav) çocukların sağlık ve güvenlikleriyle de yakından ilgilenmiş, bu doğrultuda savaşlarda kadınlarla birlikte çocukların öldürülmemesini özellikle emretmiştir.

Hz. Peygamber (sav) döneminde çocuklar sosyal hayatın bir parçasıydı. Rasûlüllah’ın (sav) çağrısıyla Bayram namazının kılınacağı yere kadınlarla birlikte onlar da çıkarlardı.[17] Kaynakların bildirdiğine göre Rasûl-i Ekrem (sav) çocukların sağlık ve güvenlikleriyle de yakından ilgilenmiş, bu doğrultuda savaşlarda kadınlarla birlikte çocukların öldürülmemesini özellikle emretmiştir.[18]Çocukların ekonomik yönden güçlü olmalarını, babalarının malı varken başkalarına muhtaç düşmelerini önlemek için gerekli tedbirler almış; malının tamamını Allah yolunda harcanmak üzere vasiyet etmek isteyen sahâbeden Sa’d’b b. Mâlik'in (ra) bu tavrını hoş karşılamamış, ona “Çocuklarına ne bıraktın”? diye sormuş, bir şey bırakmadığını öğrenince de malının onda dokuzunu çocuklarına bırakmasının gereğine işaret etmiştir. Onun ısrarı üzerine üçte birini vasiyet etmesini istemiş ve bu miktarı bile çok bulduğunu belirtmiştir.[19] Maddî ve fizikî imkânı olduğu halde Tebük seferine katılmayan, bundan dolayı Müslümanlar tarafından dışlanan Ka‘b b. Mâlik’in (ra) tevbesi Allah tarafından kabul edilince, onun bütün malını tasadduk etmek istemesi üzerine, Allah Rasûlü (sav) malının bir kısmını ailesinin geçimine ayırmasının kendisi için daha hayırlı olacağını ifade etmiştir.[20]

Hz. Peygamber (sav) namaz kıldırırken çocuk ağlaması duyunca, ağlayan çocuğun üzülmemesi ve annesinin huzursuz olmaması için kısa sûreler okuyarak namazı çabuk bitirirdi. Hatta bazen namaza dururken uzun Kur’ân’dan uzun bölümler okumayı düşünse bile, ağlama sesi duyunca bundan vazgeçer, namazı kısa sürede tamamlardı. Bu uygulama Hz. Peygamber'in (sav) çocuklara merhametini açıkça ortaya koyar.[21] Bu konuda kendisinden de şu şekilde bir rivayette bulunulmuştur: “Ben namaza okuyuşumu uzatmak niyetiyle dururum. Fakat geriden bir çocuğun ağlamasını duyunca, annesine güçlük çıkarmamak için namazımı kısa keserim”.[22]

Hz. Peygamber (sav) namaz kıldırırken çocuk ağlaması duyunca, ağlayan çocuğun üzülmemesi ve annesinin huzursuz olmaması için kısa sûreler okuyarak namazı çabuk bitirirdi.

Hz. Peygamber (sav) çocukları istismar etme, onları sözgelimi savaş meydanı gibi yaşlarına uygun olmayan alanlara sürme yoluna asla tevessül etmemiştir. Rivayete göre Bedir Seferi'ne çıkarken Medine dışında ordusunu durdurmuş; burada yaptığı kontroller neticesinde yaşlarını küçük gördüğü bazı sahâbîleri geri çevirmiştir. Onun orduya almadıkları arasında on üç yaşlarında bulunan Abdullah b. Ömer (ra), Berâ' b. Âzib (ra) ve Zeyd b. Sâbit (ra) bulunuyordu. Allah Rasûlü (sav) o esnada on altı yaşında bulunan Umeyr b. Ebû Vakkâs'ı (ra) da geri çevirmek istemiş; ancak ağlaması ve aşırı ısrarı üzerine onun çarpışmalara katılmalarına müsaade etmiştir. Uhud Savaşı'na çıkarken de ordusunu tekrar gözden geçirerek yaşları küçük olduğu için yirmiye yakın çocuğu şehre geri göndermiştir. Hendek Savaşı esnasında ise buluğ çağına girmemiş çocukların çalışmasına, toprağı kazma faaliyetine iştirakine müsade etmiş; ancak kuşatma başlayınca çarpışmalardan korumak için onları ailelerinin yanına göndermiştir. Bu savaşta cephede kalmaya müsaade ettiği çocuklar arasında yer alan Zeyd b. Sâbit'in (ra) ve Abdullah b. Ömer'in (ra) o sırada on beş yaşında bulunduğuna bakılırsa, bu yaşın altındakileri evlerine gönderildiği anlaşılır. Hâlbuki bu savaşta kuşatmacıların sayısı Müslüman askerlerin sayısından üç kat fazla idi ve askere çok ihtiyaç duyuluyordu.[23]

Hendek Savaşı esnasında ise buluğ çağına girmemiş çocukların çalışmasına, toprağı kazma faaliyetine iştirakine müsade etmiş; ancak kuşatma başlayınca çarpışmalardan korumak için onları ailelerinin yanına göndermiştir.

Medine’ye dokuzuncu hicrî yılda gelen yetmiş-seksen kişilik Benî Temîm heyetiyle birlikte o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem (ra) de bulunuyordu. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakmışlardı. Rasûl-i Ekrem (sav) gelenlere birtakım hediyeler verdikten sonra içlerinde hediye almayan kimse olup olmadığını sordu. Bunun üzerine sadece eşyalarının yanında bir çocuğun kaldığını söylerler. Hz. Peygamber (sav) onun da gönderilmesini isteyince Kays b. Âsım (ra) adlı heyet üyesi, onun kabileleri arasında saygınlığı bulunmayan bir çocuk olduğunu söyler. Peygamberimiz (sav) de “Olsun, o heyetle birlikte gelmiştir. Bahşiş almaya hakkı vardır” buyurmuş, ardından da çocuğu getirtip bahşişini vermiştir.[24]

Hz. Peygamber'in (sav) çocuklarla ilgili en önemli düzenlemelerinden biri de kız çocuklarını erkek çocuklarla eşit statüye getirmesidir. Hâlbuki İslâm öncesi dönemde Araplar toplumunda kız çocuğuna karşı davranışları, sosyal bir problem haline gelmiş ve hatta cinayet şeklini almıştı. Câhiliyye döneminde kız çocuğu ailede maddî bakımdan bir yük, sosyal açıdan da bir utanç kaynağı kabul edilirdi. Ayrıca Araplardan bir kısmı çocuklarını ekonomik ve sosyal endişelerle öldürülürlerdi. Bu câhilî adeti ortadan kaldırmak amacıyla Kur’ân-ı Kerîm'de câhiliyye insanının kız çocuğuna karşı tutumu kötülenmiş, çocukların öldürülmeleri şiddetle kınanmış ve yasaklanmıştır.[25] Üstelik Hz. Peygamber (sav) kız çocuğuna özel önem vermiş, kız çocuğu yetiştirenleri bilhassa övmüştür: “Her kim buluğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımını, nafakasını, terbiye ve yetiştirilmesini üzerine alır ve bunu yerine getirirse o kimse kıyamet günü benimle şöyle olacaktır” dedikten sonra parmaklarını birbirine kavuşturmuştur.[26] Buna karşılık kız çocuğunu hakir görmeyi ve ona karşı kötü duygu ve düşünceler beslemeyi de yasaklamıştır.[27]

Hz. Peygamber “Her kim buluğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımını, nafakasını, terbiye ve yetiştirilmesini üzerine alır ve bunu yerine getirirse o kimse kıyamet günü benimle şöyle olacaktır” dedikten sonra parmaklarını birbirine kavuşturmuştur.

Hz. Peygamber (sav) savaş esirleri arasında bulunan çocuklara dahi ilgi göstermiştir. Kureyza esirleri arasında bulunan buluğ çağına ermemiş çocukların annelerinden ayrılmamalarını emretmiştir.[28]

Hz. Peygamber'in (sav) öğretisi dikkate alındığında çocuğun anne baba üzerindeki hakları, ona güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim ve öğretimden geçirme, evlendirme ve kardeşler arasında eşit muamele etme şeklinde özetlenebilir. Hz. Peygamber (sav) çocuklara ad koyma konusunda titiz davranılması gerektiğini bildirmiş, bu konuda ısrarlı tavsiyelerde bulunmuştur: “Siz kıyamet gününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, bu sebeple çocuklarınıza güzel isimler koyunuz”.[29] Bu doğrultuda putperestliği çağrıştıran ve İslâm adabına uymayan adların değiştirilmesini tavsiye etmiş ve bu tür isimleri kendisinin de değiştirdiği olmuştur. Çocuklara Allah'tan başkasına kulluk anlamı taşıyan Abdü’l-Kâbe, Abdü Kusay, Abdü’l-Uzza, Abdü Menaf gibi isimler koymayı haram kabul etmiş ve varsa bunları başka isimlerle değiştirmiştir.[30]

Hz. Peygamber'in (sav) öğretisi dikkate alındığında çocuğun anne baba üzerindeki hakları, ona güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim ve öğretimden geçirme, evlendirme ve kardeşler arasında eşit muamele etme şeklinde özetlenebilir.

Günümüzde sıkça sözü edilen çağdaş sorunlardan birisi de çocuk haklarıdır. Çocukların da yetişkin insanlar gibi bazı haklara sahip ola­bileceği, ancak yakın zamanlarda farkına varılmış olan bir konudur. Oysa Hz. Peygamber (sav) tarafından insanlığa sunulmuş olan İslâm mesajının en karakteristik özelliklerinden birisi çocuk, yetim, kadın, köle, fakir gibi toplumun en zayıf, savunmasız, ezilme ve istismara müsait mensuplarının haklarına sahip çıkarak, onları insanca bir ortamda ve güven içerisinde yaşatmak projesidir. Toplumsal çürümenin ya­şandığı İslâm öncesi Arap toplumunda bu güçsüz unsurların nasıl ezil­diği ve yaşama hakkına varıncaya kadar en tabiî temel haklarının bile hiçe sayıldığı bilinen bir gerçektir. İşte böyle bir toplumsal ortamda Hz. Peygamber (sav) çocuk haklarından söz etmiş ve bunların ısrarlı takipçisi ol­muştur. Bu hususta en çarpıcı örnek İslam dininin yetim çocuklar ve onların hakları ile ilgili emridir:

Hz. Peygamber (sav) tarafından insanlığa sunulmuş olan İslâm mesajının en karakteristik özelliklerinden birisi çocuk, yetim, kadın, köle, fakir gibi toplumun en zayıf ve istismara müsait mensuplarının haklarına sahip çıkarak, onları güven içerisinde yaşatmak projesidir.

“Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşit olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler.Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir”.[31]

Çocukların bakımı, beslenmesi, tedavisi ve her tür zarurî ihtiyaçları ana-baba tarafından karşılanmalı, eğer yoksa bütün bu sorumlulukları devlet üst­lenmelidir. İslâm anlayışına göre çocuğun himayesiz ve sahipsiz bırakıl­ması söz konusu olamaz. Nitekim Allah’ın Rasûlü (sav) “Velisi olmayanın velisi benim” sözleriyle toplumdaki kimsesizlere sahip çıkmış, rahmet kanatlarıyla onların üzerine eğilmiştir.[32]

Allah Rasûlü (sav) yakın çevrenin çocuğun kişilik yapısına tesirini şu şekilde ifade eder: “Her çocuk fıtrat (hak dini kabul edebilecek nitelikte) üzerine doğar. Bundan sonra ana-babası Yahûdî ise onu Yahûdî yaparlar. Hıristiyan ise Hıristiyan yaparlar, Mecûsî ise Mecûsî yaparlar.”

Çocuğun bakımı ve himayesi kadar, iyi bir şekilde eğitilmesi de önemlidir. Hz. Peygamber (sav) bunu da çocuğun ana-babası üzerinde­ki haklarından birisi olarak zikretmiştir.[33] Kuşku yok ki, çocukların eğitilmesinde ana-babanın payı büyüktür. Zira çocuklar yetişme çağlarından itibaren onları örnek almakta ve hatta taklit etmektedirler. Bu bakımda başta anne ve baba olmak üzere bütün aile bireyleri çocuklara iyi örnek olmalıdırlar. Allah Rasûlü (sav) yakın çevrenin çocuğun kişilik yapısına tesirini şu şekilde ifade eder: “Her çocuk fıtrat (hak dini kabul edebilecek nitelikte) üzerine doğar. Bundan sonra ana-babası Yahûdî ise onu Yahûdî yaparlar. Hıristiyan ise Hıristiyan yaparlar, Mecûsî ise Mecûsî yaparlar”.[34] Çocuğun ahlâkî gelişimi yönünden de durum aynıdır. Çocuk doğruluğu da yalancılığı da, iyiyi de kötüyü de ebeveyninden öğrenir. Bir gün Allah Rasûlü (sav) sahâbeden Abdullah b. Amr’ın (ra) evinde misafir iken, annesi oğlunu çağırarak kendisine bir şey vereceğini söyledi. Peygamberimiz (sav) bunun üzerine oğluna ne vereceğini sordu. Annesi de hurma vereceğini ifade etti. Allah Rasûlü (sav) “Eğer aldatıp da bir şey vermeseydin, sana bir yalan günahı yazılacaktı” buyurdu.[35]

Çocuk ana-babası için yalnızca gönül eğlendirecek bir sevgi ve tatmin konusu değildir; onun her bakımdan ve zamanın şartlarına uygun şekilde yetiş­tirilip eğitilmesi, güzel ahlâkla süslenmesi ve iyi bir meslek edinmesi için çaba ve fedakârlık gösterilmesi gerekir. Bu sorumluluğunu tam olarak idrak etmiş ve bunun gereğini yerine getirmiş olan ana-baba, çocukları için bütün maddî değerlerin üstünde, Allah Rasûlü’nün (sav) ifadesiyle, “en güzel miras”ı bırakmış olmaktadır.[36]

Küçük ya da büyük, tüm insanların en temel hakkı yaşamaktır. Dünyaya gelen her çocuk yaşamalı, hayatını sürdürebilmek için gerekli maddî ve manevî imkânlara kavuşturulmalıdır. Bu hakkın ortadan kaldırılması için hiçbir gerekçe meşru olmaz. İslâm öncesi Arap toplu­munda özellikle kız çocuklarının yaşama hakkı, ana-babaları tarafından acımasızca çiğneniyordu. Bu tutum Kur'ân-ı Kerîm'de şiddetle tenkit edilerek reddedilmiş olup maddî ve sosyal endişe­lerle çocukların öldürülmesi bir beyinsizlik ve sapıklık olarak nitelendi­rilmiştir:

“Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı Allah’a iftira ederek haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir”.[37] Çocukların öldürülmesi ayrıca hesabı sorulması gereken büyük bir suç ve günahtır da: “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır”.[38] “Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman..”.[39] Hangi şart altında olursa olsun çocuğun hayat hakkı korunmalıdır. Hz. Peygamber’in (sav) huzuruna gelerek, zina ettiğini ve bu fiile bağlı olarak hamile kaldığını itiraf edip, cezasının verilmesini talep eden bir kadının, cezasının doğumdan ve hatta çocuğu sütten kesmesinden sonraya ertelemesi olayı[40], bu hayat hakkında duyulan saygıyı dile getirir.

Çocuğun bir diğer önemli hakkı da, ana-babasından, diğer kardeşlerine kıyasla farklı, adaletsiz bir muamele görmemesidir; onun da ailenin imkân ve değerlerinden eşit olarak yararlanmasıdır. Hz. Peygamber (sav) anne babanın çocuklarına eşit muamele yapmasının onların görevi ve çocuğun da doğal hakkı olduğunu bildirmiştir.[41] Bu hususta “Çocukların senin üzerindeki haklarından birisi de, onlara eşit davranmandır”buyurmuştur.[42]

Eşit davranma konusunda çocukların kız-erkek, büyük-küçük, öz veya üvey olması arasında bir fark yoktur. Dolayısıyla ana-babanın hibe, hediye, miras gibi maddî konularda olduğu gibi, sevgi, ilgi ve şefkat gibi manevî hususlarda da çocukları arasında adaletli davranmaya gayret etmesi gerekir. Aksi halde kardeşlerin birbirini kıskanması ve birbirine karşı olumsuz bazı duygu ve düşüncelere kapılması kaçınılmaz olacaktır.

Rasûl-i Ekrem (sav) “Bağış ve ihsanlarda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım” buyurur.

Allah Rasûlü (sav) çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiş, özellikle erkek çocukların üstün tutulup kızların aşağılandığı bir kültür ortamında bu durumu tersine çevirerek kadın cinsiyle ilgili kalıplaşmış tutum­ları ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. O, öncelikle kız çocuğuna karşı kötü duygular beslenmesini men etmiştir.[43] Gerçekten de erkek cinsine göre kız daha nazik, korumasız ve zayıftır. Bu durumda kızlara daha fazla ilgi gösterip, onların yetişmesine katkı vermek, adalete en uygun olanıdır. Rasûl-i Ekrem (sav) bu hususta “Bağış ve ihsanlarda çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım” buyurur.[44] Günümüzde buna pozitif ayrımcılık denilmektedir. Kız çocuklarının ikinci sınıf muamele gördüğü ve horlandığı bir ortamda bu sözler ezber bozan ve çok anlamlı sözlerdir. Allah Rasûlü’nün (sav) her konuda kızlara öncelik vermeyi teşvik eden ve kız çocuğu yetiştirmenin büyük ecir ve sevabını dile geti­ren söz ve uygulamalarını da[45] bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Rivayete göre bir adam Peygamberimizin (sav) yanında oturuyordu. Bu sırada adamın erkek çocuğu yanlarına çıkageldi. Adam, çocuğu öpüp, dizlerine oturttu. Daha sonra kız çocuğu geldi. Adam onu ise yanına oturttu. Peygam­ber Efendimiz (sav) bu tavır üzerine muhatabını “Niçin ikisini bir tutmadın?”diye kınadı.[46]

Burada sunulan örneklerde de görüldüğü gibi hediye, hibe, miras gibi maddî konularda ana-babanın tasarrufları, kardeşler arasında herhangi bir ayrıcalığa yer vermeyecek şekilde olmalıdır. “Allah'tan korkun ve çocuk­larınız arasında adaleti gözetin”[47] anlamındaki sözleriyle Hz. Peygamber (sav) Müslümanların bu konuda dik­katini çekmiştir. Ana-baba maddî konularda olduğu kadar, çocukları­nın her birine karşı gösterdiği sevgi ve ilgide de adaleti gözetmek durumundadır. Aksi takdirde kardeşler arasında kıskançlık ve düşmanlık duygulanılın uyanmasına yol açabilirler, bu da neticede aile içindeki huzuru tehdit eder.[48]

B. HZ. PEYGAMBER’İN ÇOCUKLARI VE ÇOCUKLARIYLA İLİŞKİSİ

Hz. Peygamber’in (sav) kendisine Mısır kralı Mukavkıs tarafın­dan cariye olarak hediye edilen Kıptî asıllı Mâriye'den (rah) doğan İbrahim hariç bütün çocukları ilk hanımı Hatice'den (rah) doğmuştur. Bütün erkek ço­cukları daha küçüklüklerinde vefat etmiştir.

Hz. Peygamber’in (sav) çocukları ve isimleri hakkında değişik rivayetler vardır. Altı çocuğu olduğu konusunda ittifak edilmiştir: Bunlardan iki erkek; Kâsım, İbrahim ve dört kız; Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma. Bazı rivayetlere göre onun Tâhir ve Tayyib adlı iki oğlu daha vardı. Bir diğer rivayete göre ise henüz bebekken ölen Abdullah adında bir oğlu vardı ve onun diğer isimleri Tâhir ve Tayyib idi. Bütün bu bilgiler bir araya toplanırsa, çocukların toplam sayısı on iki olur. Bunlardan sekizi erkek ve dördü kızdır. Kızlar hakkında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Ancak erkek çocukların sayısı hakkındaki görüşlerde farklılıklar vardır. Bununla birlikte bütün rivayetlerHatice'den (rah) olan Kâsım'ı ve Mâriye'den alan İbrahim'i kabul etmektedirler.[49]

Hz. Peygamber’in (sav) çocukları ve isimleri hakkında değişik rivayetler vardır. Altı çocuğu olduğu konusunda ittifak edilmiştir: Bunlardan iki erkek; Kâsım, İbrahim ve dört kız; Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma.

Kâsım, Hz. Peygamber’in (sav) en büyük oğlu olup nübüvvetten yaklaşık on bir yıl evvel doğmuştu. Ona izafeten Hz. Peygamber (sav) Ebû’l-Kâsım olarak tanınmıştır. Kâsım doğumundan birkaç yıl sonra ölmüştür. Rivayetlere göre o, Hz. Peygamber'in (sav) ilk çocuğu ve aynı zamanda ilk ölen çocuğu ol­muştur. Allah Rasûlü (sav) onu çok severdi ve kendisine Ebu'l-Kâsım denmesinden hoşlanırdı. Nitekim sahâbîler kendisine bu isimle seslenmişlerdir.[50]

Zeyneb’in (rah), Hz. Peygamber’in (sav) en büyük kızı olduğu ve Kâsım'dan sonra nübüvvetten on yıl kadar evvel doğduğu konu­sunda rivayetler ittifak halindedir. O genç kızlığı çağında teyzesinin oğlu Ebu'l-Âs b. Rabi ile evlenmiştir. Bedir Gazvesinden sonra Müslüman olmuş ve Medi­ne'ye hicret etmiştir. Bedir Gazvesi’nde müşrik kocası Ebu'l-Âs esir alınınca Zeyneb (rah) onun serbest bırakılması için annesi Hatice'nin (ra) hedi­yesi olan bir kolyenin de bulunduğu bir miktar para ve mücevherat göndermiştir. Ebu'l-Âs serbest bırakıldığında Hz. Peygamber (sav) ondan Zeyneb'i (rah) Medine'ye göndereceğine dair söz aldı. Damadı bu sözünü yerine getirdi. Fakat Zeyneb (rah) Medine yolunda iken müşriklerden Hebbâr b. Esved yolunu keserek onun bin­diği deveden yere düşmesine sebep oldu. Zeyneb (rah) hamile idi ve bu düşme sonucu çocuğunu kay­betti. Zeyneb (rah), daha Medine'ye geldi, kocası ise Mek­ke'de müşrik olarak kaldı. Daha sonraları kocası bir-iki kere daha Müslümanların eline geçti. Fakat Zeyneb (rah) eşini yine himaye etti. En sonunda o da İslâm'ı kabul etti. Zeyneb (rah) kocasının Medine'ye gelmesinden kısa süre sonra Hicretin 8. yılında (M. 630) vefat etti.[51]

Zeyneb (rah) geride Ali adında bir erkek ve Ümâme adında bir kız çocuğu bıraktı. Hz. Peygamber (sav) Ümâme'yi çok severdi. Bunun hakkında meşhur birrivayet vardır: Bir keresinde Hz. Peygamber (sav) namaz kılıyorken Ümâme'yi de omuzlarında taşıyor­du. Rükuya vardığında onu yere koyuyor, sec­deden kalkınca yine omuzlarına alıyordu.[52] Bir defasında Hazreti Peygamber’e (sav) içinde altın bir kolye bulunan birkaç parça hediye gelmişti. Ümâme bir köşede oynuyordu. Rasûl-i Ekrem (sav) bu kolyeyi ailesinin en sevgili olanına vere­ceğini söyledi. Hz. Peygamber’in (sav) zevceleri bu şerefin Hz. Âişe'ye (rah) ait olacağını düşündüler. Fakat Hz. Peygamber (sav) Ümâme'yi (rah) çağırdı ve kol­yeyi onun boynuna taktı.[53]

Hz. Peygamber (sav) Ümâme'yi çok severdi. Bunun hakkında meşhur birrivayet vardır: Bir keresinde Hz. Peygamber (sav) namaz kılıyorken Ümâme'yi de omuzlarında taşıyor­du. Rükuya vardığında onu yere koyuyor, sec­deden kalkınca yine omuzlarına alıyordu.

Rukıyye (rah) Hz. Peygamber’in (sav) ikinci kızı idi. Zeyneb'den (rah), üç yıl sonra doğduğu rivayet edilir. Nübüvvetten evvel Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile nişanlı idi. Nübüvvetten sonra Ebû Leheb oğulları Utbe ve Hz. Peygamber‘in (sav) diğer kızı ile nişanlı olan Uteybe'ye nişanlarını bozmalarını istedi. Bunun üzerine her ikisi de Rasûl-i Ekrem’in (sav) kızlarından ayrıldılar.[54] Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) Rukiyye'yi (rah) Hz. Os­man (ra) ile evlendirdi. Hz. Osman (ra) ve eşi Rukıyye (rah), Habeşistan’a ilk hicret edenler arasında idiler.[55] Onların burada bir oğulları dünyaya gelmiş ise de altı aylık iken ölmüştür. Rukıyye (rah) Medine'ye geldiğinde hastalandı ve Bedir Gazvesi esnası­nda vefat etti. Rasûlüllah (sav) Bedir Gazvesi sebebiyle kızının cenazesine katılamamıştır.[56]

Ümmü Gülsüm (rah) Hz. Peygamber’in (sav) üçüncü kızıdır. Önce Uteybe b. Ebû Leheb ile nişanlıydı. Fakat Uteybe’nin babası Ebû Leheb'in isteği üzeri­ne ondan ayrıldı. Bedir Gazvesi’nin ardından Hz. Osman (rah) ile evlendi. Hicret'in 9. yılında vefat etti. Hiç çocuğu olmamıştır.[57]

Fâtıma (rah), Hz. Muhammed’in (sav) en küçük kızı idi. Nübüvvetin ilk yılındadünyaya geldi. Hicret'in ikinci yılında Hz. Ali (ra) ile evlendi. Onun Hz. Ali’den (ra) 5 çocuğu oldu. Bunlar Hasan, Hüseyin, Muhassin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb’dir. Seyyide Fâtıma (rah) hicretin 11.yılında Hz. Peygamber’in (sav) irtihalinden altı ay sonra vefat 29 yaşında vefat etti.[58]

İbrahim Hz. Peygamber'in (sav) en küçük çocuğuydu. Mısırlı Mâriye'den (rah) hicretin 8. (M.630) yılında doğmuştur. Oğlunun doğumu kendisine Ebû Râfi (ra) tarafından müjdelendiğinde ona bir köle hediye etmiştir. Çocuk, Medine civarında yaşayan sütanneye verildi. Hz. Peygamber (sav) o eve sık sık oğlunu görmeye gi­derdi. İbrahim sütannesinin evinde vefat et­miştir.[59] Ömrü ile ilgili değişik rivayetler vardır. Bazıları vefatında 15 aylık olduğunu, bazıları 2.5 aylık ve diğerleri 1 yıl 10 aylık olduğunu söylerler. Hz. Âişe'nin (rah) rivayetine göre İbrahim 17 veya 18 ay yaşamış vefat edince de Cennetü’l-Baki'ye defnedilmiştir.[60]

Hz. Muhammed (sav) iyi ve müşfik bir baba idi, çocuklarına samimi ve içten bir sevgi besliyor, yeri geldikçe bu sevgisini açıkça gösteriyordu. Ço­cukları ile olan ilişkileri sadece maddî ve geçici duygulara değil, derin sevgi­ye dayanıyordu. O her şeyden önce çocuklarının dünya ve âhiret hayatlarında gerçekten mesûd, bahtiyar ve başarılı olmalarını istiyordu. Çocuklarına iyilik, takva ve ahlâkî mükemmellik gibi ebedî değerleri miras bıraktı. Ayrıca çocukların Allah yolunda olmaları, hayatın yanlış ve kötü yollarından kaçınarak hakiki ve kalıcı huzur ve mutluluğa ulaşmaları için evrensel eğitim esasları bıraktı.

Hz. Muhammed (sav) iyi ve müşfik bir baba idi, çocuklarına samimi ve içten bir sevgi besliyor, yeri geldikçe bu sevgisini açıkça gösteriyordu. Ço­cukları ile olan ilişkileri sadece maddî ve geçici duygulara değil, derin sevgi­ye dayanıyordu.

Hz. Muhammed (sav) çocuklarını çok severdi. Sahâbeden Enes b. Mâlik (ra) bu konuda şöyle der: “Aile efradına karşı Pey­gamber’den daha müşfik olan hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim'in Medine'nin kenar mahallerinde oturan bir sütannesi vardı. Sütan­nenin kocası bir demirci idi. Beraberinde biz de olduğumuz halde Hz. Peygamber (sav) oraya gi­derdi. Varınca demircinin dumanla kaplı evine girer, çocuğu kucaklar, öper koklar ve bir müddet sonra dönerdi: Bunu yaptığı zaman da kendisi Arap Yarımadası’nın hemen tamamını kaplayan ve Bizans İmparatorluğu’nun güney sınırlarına uzanan Medine devletinin tartışmasız yöneticisiydi”.[61]

Fâtıma (rah) en küçük ve kendisinden sonra yaşayan tek çocuğu idi. Hz. Peygamber (sav) onu çok se­verdi. Fâtıma'yı (rah) görün­ce sevinir, kendisini ayakta karşılar, eli­ni tutarak yanaklarından öper, ilti­fat edip yanına veya kendi yerine otur­turdu. Babası kendi evine gelince Fâtıma (rah) da onu aynı şekilde karşılayıp ağır­lardı.[62] Hz. Peygamber (sav) sefere gider­ken aile fertlerinden en son Fâtıma (rah) ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk ola­rak onunla görüşür, sonra zevcelerinin yanına giderdi.[63] Allah Rasûlü (sav) ayrıca kadınlardan en çok Fâtıma'­yı (rah), erkeklerden de Ali'yi sevdiğini ifade etmiştir.[64] Sahâbe Hz. Âişe'ye (rah), Hz. Peygamber’e (sav) bütün insanlar içinde en sevgili kimdi?, diye sorduklarından ondan “Seyyide Fâtıma” cevabını almışlardır. Bunun üzerine sahâbe “Erkekler arasında kim?” sualini yönettiğinde ise bu defa “Onun ko­cası” ifadesini duymuşlardır.[65] Rasûl-i Ekrem’in (sav) ayrıca kızı Fâtıma (rah) hakkında şöyle dediği rivayet edilmek­tedir: “Fâtıma benim bir parçamdır. Ona eziyet eden bana eziyet etmiş gibi­dir. Onu taciz eden şey beni taciz eder ve onu inciten şey beni incitir”.[66]

Hz. Peygamber (sav) sefere gider­ken aile fertlerinden en son Fâtıma (rah) ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk ola­rak onunla görüşür, sonra zevcelerinin yanına giderdi.

Hz. Peygamber'in (sav) Fâtıma'ya (rah) olan sev­gisini gösteren diğer önemli bir işaret ise Mekke'­nin fethinden sonra Hz. Ali'nin (ra) Ebû Cehil'in kızı Cüveyriye ile evlenmek istemesi ve­ya Ebû Cehil'in yakınlarının kızlarını Hz. Ali (ra) ile evlendirmek için Rasûl-i Ekrem'in (sav) iznini talep etmeleri üzerine onun gös­terdiği tepkidir. Bu vesile ile yaptığı konuşmalarda Fâtıma'nın (rah) kendisinin bir parçası olduğunu, onun üzülmesini is­temediğini, Rasûlüllah'ın (sav) kızı ile Allah düşmanının kızının bir araya gelemeye­ceğini, Cenâb-ı Hakk'ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmamakla beraber bu ev­liliğe izin vermeyeceğini, ancak Ali'nin (ra) Fâtıma'yı (rah) boşadıktan sonra bir başka kadınla evlenebileceğini söylemiştir.[67] Allah Rasûlü’nün (sav) kendisinden sonra yaşayan tek çocuğu olan Fâtıma’ya (rah) karşı sevgi ve şefkatine eşi Hz. Âişe (rah) de şu rivayetiyle şahitlik eder: “Rasûlüllah’a konuşma tavrıyla, oturuş ve sohbet şekliyle Fâtıma'dan daha çok benzeyen birini görmedim. Fâtıma’yı ne zaman görse ileri çıkar, karşılar ve öperdi. Sonra onun elinden tu­tar ve yanına getirirdi. Peygamber ne zaman Fâtıma'nın evine gitse, Fâtıma kalkar onu karşılar ve öperdi. Peygamber’in vefatı önce­si hastalığında Fâtıma onu ziyarete geldi. Pey­gamber “hoşgeldin kızım” diyerek karşıladı. Fâtıma'yı öptü ve yanına oturttu ona bizim duyamayacağımız şekilde bir şey söyledi. Fâtıma ağlamaya başladı. Babası bunun üzerine onun kulağına eğilip tekrar gizli bir şey söyledi. Bu defa da Fâtıma güldü. Biz bu ağlamanın ve gülmenin sebebini sorduğumuzda “Ben Allah'ın Rasûlü'nün sırlarını açıklayıcı değilim” cevabını verdi. Peygamber’in vefatından sonra bu hadiseyi yine sorduğumda 'benimle gizli olarak ilk konuştuğunda bana ecelinin yak­laştığını söyledi ve ben ağladım, benim sıkıntımı görünce bana Ehl-i Beyt’ten kendisine ilk ulaşacak olanın ben olduğumu söyleyince ben de gülümsedim’ dedi”.[68]

Hz. Âişe (rah): “Rasûlüllah’a konuşma tavrıyla, oturuş ve sohbet şekliyle Fâtıma'dan daha çok benzeyen birini görmedim."

Allah Rasûlü (sav) Fâtıma’nın (rah) oğulları olan Hasan (ra) ve Hüseyin'i (ra) çok severdi ve onlarla sık sık oynardı. Ebû Hureyre (ra) bir gün Allah'ın Rasûlü (sav) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma'nın (rah) evine geldiklerinde Peygamber’in (sav) Hasan'ı (ra) kastederek “Küçük adam oradamı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu ve Hasan'ın (ra) geldiğini, kucaklaştıkları sırada Al­lah'ın Rasûlü’nün (sav): “Ey Allah'ım ben onu seviyo­rum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni ni­yaz ediyorum” buyurduğunu rivayet etmiştir.[69] Üsâme b. Zeyd'in (ra) rivayetine göre, Hz. Peygamber (sav) Hasan'ı (ra) ve onu alır: “Ey Allah'ım!, onları sevdiğim için, onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi.[70]Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (ra) Rasûlüllah’ın (sav) kendisini ve Hasan'ı (ra) dizlerine aldığını bir dizine ken­disi ve bir dizine Hasan'ı (ra) oturttuğunu ve “Ey Al­lah'ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyo­rum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir.[71] Yine Üsâme b. Zeyd (ra) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Pey­gamber dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona işimden bahsetmeyi bitirdiğimde, elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan (ra) ile Hüseyin'i (ra) gördüm. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyur­du: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah'ım ben onları seviyorum, se­nin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum”.[72]

Enes (ra): “Rasûlüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan ve Hüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (sav) Fâtıma'ya (rah) "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım" diyordu.

Rivayete göre Rasûlül­lah (sav) mescidde insanlara hitap ederken torunları Hasan (ra) ve Hüseyin (ra) gömlekleri içinde düşe-kalka yürüyerek yanlarına geldiler. Rasûl-i Ekrem (sav) minberden indi, onları kaldırdı, ardından da şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ malınız ve evlâtlarınız birer fitnedir" diyerek hakikati buyurmuştur: Şu iki çocuğun düşe-kalka yürüyüşlerine baktım ve vaazımı ke­sip onları yukarı almaktan kendimi alıkoyamadım”.[73] İbn Abbâs rivayet etmiştir: Rasûlüllah (sav) Hasan'ı omuzlarında taşırken sahâbeden biri Hasan'a (ra) “bindiğin binek ne güzel binektir” dediğinde Hz. Peygamber (sav) bunun üzerine “Ve sürücüsü ne güzel sürücüdür” cevabını vermiştir.[74]

Hz. Ebû Bekir (ra) Allah'ın Rasûlü’nü (sav) yanında Hasan’la (ra) birlikte minberde gördü. Hz. Peygamber (sav) bir insanlara, bir de ona bakıyor ve şöyle diyordu: “Bu benim oğlum bir liderdir ve Allah'ın, iki büyük Müslüman fırkayı onun vasıtası ile uz­laştırması umulur”.[75] Enes (ra) rivayet ediyor: “Rasûlüllah’a ehli-beytinden en sevgili olanın kim olduğu sorulduğunda “Hasan veHüseyin” diye cevaplamıştır. Hz. Peygamber (sav) Fâtıma'ya (rah) "Oğullarımı bana çağır, onları kucaklayayım" diyordu. Rasûlüllah’ın (sav) “Hüseyin bana, ben Hüseyin'e aitim. Hüseyin'i seveni Allah sevsin” buyurduğu rivayet edilmiştir.[76]

Zeyd b. Hârise (ra) Peygamber’in (sav) kölesiydi. Son­radan onu azad etti ve evlât edindi. Babası ve amcası onu geri almak için geldiklerinde Rasûlüllah, kararı Zeyd'e (ra) bıraktı. Zeyd (ra), Hz. Peygam­ber’in (sav) muhabbeti ile o kadar doluydu ki onun­la kalmaya karar verdi, babası ve amcası ile be­raber gitmeyi reddetti. Babası ve amcası, oğul­larının hür olarak onlarla gitmek yerine Pey­gamber’i (sav) tercih etmesine çok şaşırmışlardı. Zeyd’in (ra) amcası Cebele bu hadiseyi şöyle dile getirir: “Rasûlüllah’a (sav) geldim ve ey Allah'ın Rasûlü kar­deşimi benimle beraber gönder” dedim. Rasûlüllah (sav) : “O buradadır, seninle gitmek isterse kendisini alıkoyacak değilim” dedi. Fakat Zeyd “Ey Allah'ın Rasûlü, sana hiç kimseyi tercih et­mem" deyince, kardeşimin düşüncesini benim­kinden daha iyi buldum”.[77]

Enes b. Mâlik (ra) şöyle rivayet et­miştir: “İbrahi­m'in vefatında Rasûlüllah’ın (sav) gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Abdurrahman b. Avf  (ra) O'na ‘Sen de mi ya Rasûlüllah?’ diye sordu. Hz. Peygamber (sav),  ‘İbn Avf, bu merhamettendir' dedi ve daha çok gözyaşı döktü ve “Göz ağlar, kalp üzülür, fakat biz sadece Allah'ın hoşnut olacağı sözü söyleriz. Senden ayrıldığımıza üzülürüz ya İbrahim!” dedi.[78]

Rahmet Peygamberi (sav) ölmek üzere olan çocuğu kaldırdı ve bu sıra­da gözleri yaşla doldu. Yanındaki bir şahıs: “Ya Rasûlallah, bunedir?” dediğinde “Bu, Allah'ın kul­larının kalbine yerleştirdiği merhamettir. Allah sadece merhametli kullarına merhamet eder.” buyurdu.

Kızların­dan biri Hz. Peygamber’e (sav) oğlunun ölmekte ol­duğunu haber verdi ve çocuğun yanına gelmesi­ni istedi. Rasûlüllah (sav) selamını yolladı ve “Al­lah'ın aldığı O'na aittir ve O'nun verdiği O'na ait­tir, O herkes için bir ecel tayin etmiştir, öyleyse sabret ve Allah'tan mükâfatını bekle”dedi. Kızı tekrar, ısrarla gelmesini rica eden bir haber gönderince Rasûlüllah (sav) sahâbîlerden bazıları ile beraber gitmek üzere yola koyuldu. Rahmet Peygamberi (sav) ölmek üzere olan çocuğu kaldırdı ve bu sıra­da gözleri yaşla doldu. Yanındaki bir şahıs : “Ya Rasûlallah, bunedir?” dediğinde “Bu, Allah'ın kul­larının kalbine yerleştirdiği merhamettir. Allah sadece merhametli kullarına merhamet eder” buyurdu.[79]

Görüldüğü gibi bir insan olarak Hz. Peygamber (sav) de çocuklarıyla beraber yaşadı, diğer insanların evlerinde çocuklarıyla beraber yaptığı her şeyi yaptı. Onların neşeli zamanlarında mutlu oldu, acılarına üzüldü. Çocukları ve kızının çocuk­ları öldüğünde, ölümlerin sebebiyle gözyaşı döktü, üzüntü ve acı duydu ve etiyle kemiğiyle bir insan olduğunu, sevdiklerini kaybeden her­hangi bir insanın duyacağı acıları hissettiğini gösterdi. Fakat Hz. Peygamber’in (sav) büyüklüğü, alelâ­de kimselerin yaptığının aksine bu dünyanın geçici olayları karşısında kendi kontrolünü kay­betmemesi ve fakat zihnini ve kalbini mükemmel bir denge durumunda muhafaza etmesidir. Oğlu İbrahim öldüğünde, yaşlar yüzünden aktı. Sahâbîler onu teselli etti­ler. Ardından da onun başkalarına üzüntülerini azaltmalarını öğütlediğini hatırlattılar. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber (sav) şöyle buyurdu: “Hayır, ben bağıra bağıra ağlamayı ve ölünün aşırı övülmesini yasak­ladım. Sizin bende gördüğünüz sevgi eseridir ve kalpteki merhamettir; merhamet etmeyene merhamet edilmez. Çocuğumuz için üzülüyo­ruz, gözler yaşla doluyor ve kalp içe doğru ka­barmaktadır, yine de Rabbimizi üzecek hiçbir şey söylemeyiz. İbrahim, eğer bu, her­kes tarafından takip edilecek yol olmasaydı ve en sonuncumuz ilk gidenimize kavuşacak olmasaydı, senin için bundan daha fazla üzülürdüm”.[80]

Allah Rasûlü’nün (sav) çocuklarıyla olduğu kadar eşleriyle de çok iyi ve samimi ilişkileri olduğuna ve onlarla çok huzurlu ve sakin bir hayat geçirdiğine şüphe yoktur.

Onun büyüklüğünün esası buradadır. Tarihte, hiçbir insan davranış ve tavırda, iyi ahlâkta ve takvada bu yüceliğe erişememiştir. O, herkes­ten mükemmeldi. Bütün bunlar ahlâkî güzellik ve olgunluk ile mükemmel huzur ve mutlu­luğun kazanılabilmesi için insanlığın Hz. Peygamber’den (sav) öğrenmesi ve günlük hayatında uy­gulaması gereken davranışlardır. Allah Rasûlü’nün (sav) çocuklarıyla olduğu kadar eşleriyle de çok iyi ve samimi ilişkileri olduğuna ve onlarla çok huzurlu ve sakin bir hayat geçirdiğine şüphe yoktur. Evinin bütün atmosferi sevgi, şefkat, iyilik ve takva doluydu. Onun aile ilişkilerinde herkes için bir ders vardır. Hanımlarıyla bera­ber gülmüştür ve eğlenmiştir, evde onlar için küçük işler yapmıştır. Bazen torunlarıyla oynamış, hatta onları sırtına almıştır. Onun Peygam­ber ve devlet başkanı olarak yüksek seviyede ol­ması, evdekiçocukları ve hanımları için normal şeyleri yap­maktan veya sade bir insan gibi aile fertleriyle sevgi ve mutluluk dolu bir hayat yaşamaktan hiçbir şekilde alıkoymamıştır. Onun hayatının bu gerçeği, onu bütün babalar ve kocalar için ebedi örnek kılmıştır.

Hz. Muhammed’in (sav)çocuklarına karşı olan davranışlarını örneklerle sunduktan sonra onun bu konuda ortaya koyduğu esasları şu şekilde sıralamak mümkündür:

Erkek ve Kız Çocukları Arasında Ayırım Yapmama

Câhiliyye devrinde kız çocuklarından nefret edi­lir, bir erkek olarak doğmadıkları için onların suç işlediklerine inanılırdı. Kız çocuğunun doğum haberi bir kişinin hayatında alabileceği en kötü haber kabul edilirdi.

İslâm öncesi dönem Arapları çocuklarını özellikle kızları üç sebepten öldürürlerdi. Kur’ân, her üç sebebi de kötülemiştir. İlk olarak putlarını memnun etmek için çocuklarını sunaklarda kurban ederlerdi: “Böylece putlara hizmet edenler, puta tapan­ların çocuğunu helâke sürüklemek, dinlerini karmakarışık etmek için çocuklarını öldürmele­rini onlara iyi göstermişlerdir.[81] Kur’ân'da bu bahiste ayrıca şu ifadeler de yer alır: “Beyinsiz­likleri yüzünden, körü körüne çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği ni­metleri Allah'a iftira ederek haram sayan­lar mahvolmuşlardır”.[82]

İkinci olarak, onlar çocuklarını fakirlik korkusuyla öldürmekte idiler. Kur’ân onları bu konuda uyarmış ve çocukların öldürülmesini yasak­lamıştır. “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin ve onların rızıklarını veren Biziz”.[83] Ve yine İsrâ sûresinde şu ifadeleri buluruz: “Çocuklarınızı, yoksulluk kor­kusuyla öldürmeyin. Biz onlara da size de rızık veririz. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır”.[84] Bu âyet eski çağlardan günümüze kadar devam etmekte olan kürtajı kökünden kesmektedir. İnsanların çocuklarını öldürmeye ve­ya çocuk düşürme usulüne başvurmalarının se­bebi muhtaç olmak korkusu idi. Çağımızda bu metodlara başkaları da eklenmiştir.

Kur’ân her ne sebeple olursa olsun çocukların öldürülmesini tamamen red­detmiş ve kötülemiştir. Hz. Peygamber (sav) ço­cuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir.

Üçüncü olarak; câhiliyye Arapları kız çocu­ğundan dolayı bir damada sahip olmayı zillet kabul ediyorlardı. Eğer kızları bir savaş sıra­sında yakalanırsa cariye hâline getirilirdi ki bu da ayrı bir zilletti. Bu sebepten onlar kızlarını öldürüyorlardı. Kur’ân bu fiilin, hesap gününde hesaba çekileceğini şu âyette belirtmektedir: “Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman…”.[85]

Kur’ân her ne sebeple olursa olsun çocukların öldürülmesini tamamen red­detmiş ve kötülemiştir.[86] Hz. Peygamber (sav) ço­cuklara, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun eşit davranılması gerektiğini öğretmiştir. İslâm öncesi Arap toplumunda uzun süredir yerleşmiş bulunan tavırları değiştirmek için kız çocuklarına özel ilgi göstermiştir. Bu hususta “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennet'e dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur)”buyurmuştur.[87] Bu hususta Hz. Âişe’den (rah) şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasûlüllah (sav) bu­yurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi dav­ranırsa onlar Cehennem'e karşı perde olurlar”.[88] Rasûl-i Ekrem’in (sav) bunlardan başka kız çocuklarını güzelce ve özenle yetiştirenlere Al­lah'ın büyük mükâfat vereceğini belirten pek çok hadisi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sav) İslâm'la müşerref olan kadın­lardan biat alırken, biatın bir şartının da “çocuk­larını öldürmeyecekleri”nin olduğu bilinmektedir.[89]

İnananlar çocuklarını sırat-ı müstakim'e getir­mek için hiçbir sıkıntıdan kaçınmamalı ve bütün kudret ve servetlerini bu amaç için harcamalıdırlar.

Çocukları Bir İmtihan Vesilesi Kabul Etme

Mü'minler işleriyle çok fazla meşgul olmama­ları ve çocuklarına olan sevgileri yüzünden ha­yatın hakiki gayesini unutmamaları için uyarıl­maktadırlar. Buna göre Müslümanlar çocuklarını terbiye etmek, sözleri ve amelleri ile onlara hayatın hakiki ga­yesini göstermek için ellerinden gelen gayreti göstermelidirler

 

Yorumlar

 
sevgi şahbaz
sevgi şahbaz04.01.2012

sevgili peygamberimiz(sav)in yüzyıllar önceki, şimdi yeni yeni önemi anlaşılıp önerilen çoçuklara ve çevresine pedagojik anlamda nekadar doğru yaklaşımlarda bulunduğunu birkere daha ayrıntılarıyla vurguladığınız için teşekkürler.....toplumumuzda da herzaman doğru anlaşılıp hayata geçirilmesi dileğiyle..... ped.Sevgi şahbaz

04.01.2012

 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin