Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

İslam Peygamberi Hz. İsa

Peygamberimiz bütün akledenlerin peygamberi... İnsanlar onun hakikatiyle buluşsun ya da buluşamasın her insana ait olduğu, bütün âlemlere rahmet olarak gönderildiği gerçeği değişmez. İnsanın yatışmaz yapısını adaletle sükûna erdiren bir öz var çünkü yaşamında.

Geçtiğimiz Ramazan ayında farklı ülkelerden gelerek İstanbul'a yerleşmiş, birçoğu da ihtida etmiş kadınlarla iftar yapmak nasip olmuştu. Onların hissiyatını en iyi yansıtan kadınlardan biri olan Zeynep Jane Louise Kandur'la yaptığımız sohbet bu yazının ilham kaynağı. Zeynep'in Alman olan babası; Yahudi kökenli annesi yüzünden zor günler geçirir, ailesini alıp ABD'ye göçer 1960’lı yıllarda. Zeynep bu uzak ülkede, çocukluğunun yabancılık duygusu içinde geçtiğini söylüyor. Liseyi ABD’de bitirdikten sonra annesinin ülkesi olan İngiltere'ye gelir aidiyet duygusunu tatma umuduyla. Yabancılık duygusu içinden çıkamaz burada da… Rusya'ya gider ait olduğu bir yer bulmak için; ailesinin başka bir koldan kök saldığı ülkeye. İngiltere'de Rus dili ve edebiyatı, siyaset bilimi okumuş, uzun ince bir hikâyeyle Müslüman olmuş ve bir Türkle evlenmiş. Hiçbir yere ait olamadığını, yerleşiklik duygusunu yaşayamadığını anlatan Zeynep hanım etnik köken, coğrafya ve ülke arayışlarının, inancının muhkemliği içinde yurtlanınca son bulduğunu, İslam kardeşliği duygusuyla hakiki bir aidiyete kavuştuğunu söylüyor. “İngilizdi, Müslüman” oldu gibi kategoriler ise her zaman rahatsız etmiş onu çünkü İslam’ın Müslüman olmayanlar da dâhil herkese ait olduğuna inanıyor. Bu sohbetten sonra Roger Garaudy'den başlayarak bazı düşünürlerin Müslüman olma süreçlerine eğildim bir süre.

Garaudy, Cezayir'de bulunduğu sırada Fransızların öldürme emrine rağmen Celfa'da İbadi mezhebinden Müslüman savaşçılar ona kurşun sıkmayı reddettiklerinde, orada 'bütün kanunların üstünde bir Kanun'un olabilmesinin' ne demek olduğunu müthiş bir şekilde yaşamıştı.

Felsefe profesörü, Fransız Komunist Partisi Eski Genel Sekreteri Roger Garaudy, Peygamberimiz’in mesajını çeşitli kanallardan almış ve üzerinde düşünmeye, yazmaya başlamıştır. İslamın Vaadettikleri kitabını yazdığında henüz Müslüman değildir. Cenevre'de konferans vermesi için kendisine davette bulunan bir Müslüman kadının telefondaki 'selamün aleyküm' sözüne "Arapça bilmiyorum ben" diye cevap vermesi ilginç bir diyalog başlatır. Ben “Müslüman değilim” sözü üzerine ise hayretler içinde kalan kadın, “Peki dinimizden bu kadar aşkla ve şevkle nasıl bahsedebiliyorsunuz o zaman” der. O da insanın paylaşmadığı bir dünyanın görüşlerinden de aşkla bahsedebileceğini söyler. Müslüman olmadan da Peygamberimiz’e hayranlık besleyen insanlar az değil gerçekten de.

Garaudy 8 Mart 1986'da bir Müslüman olarak “Arapların Nobeli” olan Faysal Ödülü’nü Suudi Kralı Fahd'ın kardeşi Prens Abdullah'ın elinden almış. Burada yaptığı konuşmanın bitiş cümleleri İslam dünyasında yayınlanmamıştı resmi tavır gereği. Şöyle demişti tamı tamına: Ben İslam’a bir kolumun altında Kitâb-ı Mukaddes, diğer kolumun altında Marx'ın Kapitali ile geldim. İkisini de bırakmamaya kararlıyım. İkisinde de var olan adalet arzusunun karşılığı olan söylemleri en mütekâmil bir şekilde Kur'ân’da bulmuştu elbette. Hatta Marksizme de...

Hz. İsa (as)'yı bırakmadan gelmişti ve kendisini Hıristiyan olarak tanımlaması sorun olmuştu. Aslında Hıristiyanlığın artık toplumlara yön veremez olduğunu görüyordu ve İslam’ın imkânlarını fark etmişti. Fakat bu sefer de “Gökyüzü ile yoksulların yeryüzünü birleştirdiğini düşündüğünüz, idealleştirdiğiniz İslam nerede”  sorularına muhatap oluyordu. “Hiçbir yerde mevcut değil o ama bir kitabın içinde ve milyonlarca insanın kalbinde yaşıyor” diye cevaplıyordu. Bu sefer de ütopyacılık ve hayalcilikle suçlanıyordu çevresi tarafından. Ütopya, hayatın anlamı ve biz ulaşmaya çalıştıkça uzağa giden bir menzil. Böyle uzak hayallerimiz, umutlarımız ve aşkın duygularımız olmadığında var olmanın manası da yitip gidiyor. Garaudy'ye göre ya yararsız bir tutku olacaktı hayatımız ve Sartre gibi saçmalığı seçecektik ya da kaosa son verecek imanı... Bunları sohbet esnasında bir papaza söylediğinde papaz, “Siz kararınızı vermişsiniz” dedi ona. Bu bir karar mı kopuş mu Hz. İsa'nın mesajının bu yeni oluş içinde kayıplara karışacağı bir din değiştirme mi? Ne anlama geliyordu hissettikleri?

İçinde kaynaşan bir ütopya halinde olan İslam,1982'de somut yüzünü gösterdi. Mart ayında Cezayir'de bulunduğu sırada Fransızların öldürme emrine rağmen Celfa'da İbadi mezhebinden Müslüman savaşçılar ona kurşun sıkmayı reddettiklerinde, orada 'bütün kanunların üstünde bir Kanun'un olabilmesinin' ne demek olduğunu müthiş bir şekilde yaşamıştı. Yaşananın bizzat fizikötesi hâl, müteâlî bir aşkınlık olduğunu söylüyor Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum kitabında.

Garaudy'nin İslam’a heyecanların yönlendirmesiyle değil, sindirerek cümle cümle yaklaştığını, acele etmediğini düşünüyorum. Sürekli yolda olma hâli ayrıntılara daha çok yoğunlaşmasını, oralardan sağlam adımlarla ilerlemesini sağladı.

O dönemlerde Cezayir Din İşleri Başkanlığı’nın “İslam Düşüncesi” seminerine katılmış ve burada Allah'ın varlığını kanıtlama çabalarına ilgi duymamıştı. Deliller ister Aziz Thomas'tan, Descartes'ten gelsin isterse de Gazali ya da İbn Rüşd menşeli olsun; “Allah vardır” demeyi bile küfür addediyordu o. Yaratılan varlıklar âleminden yola çıkarak konuşuluyordu mesele üstüne. Tartışmalar ağaçtan ya da akıldan putlarla yüce Allah'ın zatını kıyasa götürüyordu sonuçta. Garaudy'nin İslam’a heyecanların yönlendirmesiyle değil, sindirerek cümle cümle yaklaştığını, acele etmediğini düşünüyorum. Sürekli yolda olma hâli ayrıntılara daha çok yoğunlaşmasını, oralardan sağlam adımlarla ilerlemesini sağladı.

Peygamberimiz’in bir hadisi ilgisini çeker, “Zaman gelecek; Müslüman olmak, elinde kızgın koru tutmak gibi olacak”tır bu hadis. Aslında Peygamberimiz de elinde yeterli dünyevi imkânlar olmadığı hâlde zamanın iki süper gücü, Persleri ve Bizans'ı Allah'ın hükümranlığının yegâne kanununa göre yaşamaya davet etmişti. Bugün de aynı şekilde kendini dünyanın yönetim kurulu ve değer yargılarının tanrısal yaratıcısı sanan güçlere karşı aynı durumdayız ve Garaudy onlara tıpkı Peygamberimiz gibi seslenmemiz gerektiğini söylüyor. ‘İçinde Allah'ın bulunmadığı, menşeimizi ve gayemizi açıklamaktan uzak bilimciliği, vahşi ekonomik uygulamaları, terör dengelerini istemiyoruz’ diye haykırmamızı istiyor.

Garaudy İslam dünyasının zaaflarını, eksiklerini de kemaliyle dillendirdiğinden yalnızlaşıyordu da bir yandan. Ona göre bir Batılının Müslüman olduğunu açıklaması demek her şeyden önce Batı zihniyetinden kopuş demekti ve çok geniş, görünmez, sessiz bir öteki topluma trajik bir geçişti onunki. Yöneticileri ekseriyetle Batılı efendilere hizmet eden bir öteki toplum... "Bu kopuş ve bu sessiz toplumun içine, vaftiz havuzunun içine girer gibi dalış, benim için bir din değiştirme değil, aksine bir tamamlanmadır."

İslam’ın, Allah'a teslim oluş olduğunu söyleyen Garaudy, vahyin sürekliliğini ve silsileyi çok iyi görmüştü. Birçok Hıristiyanın İsa'dan vazgeçmeden onun peygamberliğini de içine alarak İslam’a doğru yola devam ederken ne kadar duygulandıklarını biliriz. Garaudy de Kur'ânda Peygamberimiz’in diliyle gelen bir ayetten söz ederken bunu duyumsar ve silsilenin hukukunun teslim edilmesinden etkilenir: "Ben peygamberlerin ilki değilim." (Ahkaf, 9)


Garaudy, Kur'ânda Peygamberimiz’in diliyle gelen bir ayetten söz ederken bunu duyumsar ve silsilenin hukukunun teslim edilmesinden etkilenir: "Ben peygamberlerin ilki değilim." (Ahkaf, 9)

Hıristiyan sûfîleri de Müslüman sûfîleri de iyi tanır Garaudy; hepsi de şairânedirler. Çünkü ilahiyatın konusu duyularımızın ve mantığımızın erişemeyeceği bir yerdedir. Peygamberimiz’in miraçta yaşadıkları ise yeni bir mücadelenin netleşmesi… Bu olay onun için dünyevi meşguliyetlerden uzaklaşma, hayatın merkezine Allah’ı koyma ânıdır. Sonra İslam dünyasının en önemli camilerini dolaşıp oradaki manevi iklimi betimler ve İslam’ın Aynası Camiler kitabını yazar. O zaman da henüz Müslüman değildir.

Sonunda vakti-saati gelen an tecelli eder. "Cenevre'de 2 Temmuz 1982'de İmam Buzuzu'nun önünde Müslümanlığa girişin anahtarı olan ‘Allah'tan başka ilah yoktur ve Hz. Muhammed (sav) onun kulu ve elçisidir’ kelime-i tevhidini söylediğimde demek ki kendimi bu karara tamamiyle hazır ve bunun bütün sorumluluğunu üstlenecek durumda hissediyordum."

Hıristiyan dünyadan sevdiği kişilerin onu sorgulaması canını acıttı elbet. Fakat Hz. İsa (as)'nın Allah'la özdeşleşemeyeceğini açıklamaktan geri durmadı. İbn Arabi'nin ifadesiyle o, "velayetin mührü" olsa da bir kuldu nihayetinde diğer bütün peygamberler gibi. Kiliselerde yaptığı konuşmalarda dinleyicilere kendi peygamberlerini bırakmalarını söylemiyor, devamlılığı ve Peygamberimiz’in öncekilere bildirilenleri doğrulamasını gözler önüne seriyordu ilkin. Peygamberimiz, kiliselerin tarihî çarpıtmalarından sonra gelmiş ve mesajı tamamlamıştı. Tek bir İslam vardı bu durumda herkesi içine alan. Papaz Richard Mollard, hayatının yeni safhasına açıklık getirmesi için onu Belfort'taki ruhani merkezine davet ettiğinde halka açık konferansının adını şöyle koymuştu: “İslam Peygamberi Hz. İsa”

Hayatı boyunca yüzlerce konferans vermiş olan Garaudy kendisini bağlayan ve başka bağlanmalara da davetiye çıkaran bir sorumluluğu içeren konuşması esnasında daha önce hiç hissetmediği çok kuvvetli bir iç tedirginlik yaşar. Protestan papazı onu dinleyicilere ortak ibadet ve birlik havası estiren kardeşçe ifadelerle takdim edince toplulukta hâzirunun iradesini aşan bir birliktelik hareketinin yükseldiğini, mutluluk verici bir gerilim anının yaşandığını hisseder.

"Söze başlamadan önceki o dakikada iyice anladım ki bu akşam söz konusu olan, imanımla ilgili şahsi bir tercihi haklı göstermek değildir; söz konusu olan, yalnızca benim imanımın sürekliliğini de göstermek değildir, aksine Kur'ân’ın ‘Allah'n sünneti’ Allah'ın geleneği diye adlandırdığı, Hz. İbrahim (as)'den Hz. Musa (as)'ya, Hz. İsa (as)'dan Hz. Muhammed (sav)'e gönderilen mesajın sürekliliğine dikkat çekmektir.''

Burada Garaudy'yi değerli kılan, bir Hıristiyanın Müslüman olmasına iki taraf açısından da bir zafer ya da yenilgi ekseninde bakmamasıdır. Mesele haklı çıkmanın, üstte kalmanın çok ötesinde, bu dünyanın gayesini arayan insanlar arasındaki hüzünlü bir buluşma meselesidir. Her inanç müntesibiyle incitici olmaktan uzak ulvi bir dille yakınlaşma halidir. İnsan arayış içinde ve herkes yolunu bulmak için meşrebince emek veriyor. Bir insanın İslam’a intisabı, kat ettiği yolu değersiz kılmaz; zaten yol ihtidayla nihayetlenmez, yeniden çatallanır. Asıl ince uzun yol yeni açılmıştır müminin önünde. Garaudy gibi ruhların, silsileye hürmeti elden bırakmayan hüzünlü, kırılgan ve kuşatıcı yaklaşımı, engin bir insanlık tecrübesinin sonucu.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Yıldız Ramazanoğlu

1958 Ankara doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni ve Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Birçok süreli yayında denemeler ve hikâyeler yayınladı.  -KiTAPLARı- Bir Dünyanın Kadınları ( Ekin yay, 1998, İstanbul) Osmanlıdan Cumhuriyete Kadının Tarihi Dönüşümü (editör) (Pınar yay, 2000, İstanbul ) Derin Siyah – Hikâye (Söylem Yay, 2002, Selis yay, 2006, İstanbul) TYB Hikâye Ödülü İkna Odası  - Roman   (Timaş Yay, 2008) İçimden Geçen Şehirler –Deneme (Selis yay, 2005, İstanbul) Kırmızı – Hikâye (Selis yay, 2006, İstanbul) Zilha Günü – Hikâye (Timaş Yay, 2008) Bağdat Fragmanı -Deneme (Timaş yay, 2008) TYB Deneme Ödülü Angelika -Hikâye (Timaş Yay. 2010) Eskader Hikâye Ödülü

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin