Sonpeygamber.info
İslam
 

Kur'ân'daki Hz. Meryem Özelinde İnsan Hakları

"Kitapta Meryem’i de an!" (Meryem 19/16)


Meryem, bekâr bir genç kız iken de bir şahsiyettir. Varlığını tanımlamak için bir başkasının yanına eklemlenmeyecek kadar kendisidir.

Allah Teâlâ, “Kitapta Meryem’i de an!” demişse demek ki Meryem, her hali ve tavrı ile üzerinde durulmaya, değerlendirilmeye lâyıktır. Bu yüzden biz de “Haklar ve sorumluluklar söz konusu olduğunda, “Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti” (Âl-i İmran Suresi, 42) denilerek, çağındaki küfre karşı vahye teslim olan, tüm zamanlar ve mekânlara taşınması gereken bu Müslüman kadını, günümüze taşısaydık ne olurdu?” sorusuna bir cevap aramaya çalıştık.

Hz. Meryem, şimdi aramızda olsaydı ne olurdu?

Kitabımızın Tahrim Sûresinde, insanlığa örnek gösterilen iki Müslüman kadın vardır. (Tahrim Suresi, 11-12) Bunlardan birisi Firavunun karısı Hz. Asiye, diğeri ise İmran ailesinin adı geçen dört kişisinden birisi olan Hz. Meryem’dir. Meryem, bekâr bir genç kız iken de bir şahsiyettir. Varlığını tanımlamak için bir başkasının yanına eklemlenmeyecek kadar kendisidir. Hatta oğlu bile ‘Meryem oğlu İsa’ diye anılarak kendisine nispet edilmiş, kendisi ‘İsa’nın annesi’ şeklinde tanımlansa doğru olabileceği halde tanım daha çok ilk şekilde yapılmıştır.

Tahrim Sûresi’nde örnek gösterilen iki kadından Hz. Asiye, bilindiği gibi kâfir bir kocanın/ Firavunun nikâhındaydı yani Müslüman bir eşe sahip değildi; Hz. Meryem ise hiçbir şekilde bir eşe sahip değildi. Bu açıdan bakıldığında ikisinin en belirgin ortak özelliği, gerçek anlamda bir eşe sahip olamamalarıdır. Birisinin bir kocası var ama zalim ve kâfir; diğeri ise kocasızlığının haricinde, babasız çocuk doğurma gibi beşer zihninin inanması zor bir olayla insanların karşısındaydı. Bu ikisinin, küfür, zulüm ve vahiy karşısındaki tavırları da benzerlik arz eder. Belki bu durum, inanmış kişinin Allah’a bağlılığının asırlar sonra bile aynı tavırları, yani küfre itiraz ve isyanı, vahye teslimiyeti ortaya çıkardığının bir göstergesidir. Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür: Gerçek bir iman, tarihin her dönemindeki kadın ve erkek müminlerde, ‘küfre itiraz ve isyanı, vahye teslimiyeti ortaya çıkarır. Eğer bugün benzer tavrı çıkarmıyorsa, orada, olduğu söylenen imanın olup olmadığı ve gücü sorgulanmalıdır. İman var mı, hayatta mı, bitkisel hayatta mı? Biz bu yazımızda bu iki güzel insandan Hz. Meryem üzerinde duracağız.

Hz. Meryem’le Gündeme Gelen Haklar ve Sorumluluklar Adamak Hakkı:

Hz. Meryem, yalnızca, Harun (as)’ın neslinden gelen erkek çocukların verildiği mabede adanmış, onun neslinden bir kız çocuktur. “İmran’ın karısı: ‘Rabbim! Karnımda olanı her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşmuş olarak sana adadım, benden kabul buyur! Şüphesiz işiten ve bilen Sensin Sen’ demişti.” (Âl-i İmran, 35) Onu doğurduğunda İmran’ın karısı Hanne, mabede yalnızca erkek çocukların kabul edildiği bir ortamda kıvranmaya başladı. Adamıştı ve erkek beklerken kız doğmuştu.

“Onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu bildiği halde- ‘Ya Rabbi! Kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir ve ben ona Meryem adını verdim. Onu da soyunu da kovulmuş kötü Şeytan’dan sana güveniyorum’ demişti.” (Âl-i İmran, 36) Annesinin verdiği Meryem ismi, ‘yalnız Allah’a ibadet eden kul’ anlamına geliyordu. Şimdi bu adak kız çocuk mabede nasıl girecekti. Yıllar sonra bir çocuk dünyaya getirmenin sevincini yaşayamayan Hanne, içinde yaşadığı Yahudileşmiş toplumun bozulmuş değerleri ortasında, acı içinde kıvranarak ne yarattığını elbette bilen Rabbine yöneliyor ve toplumunun ona öğrettiği geçerli yargıyı ifade ediyor: “Rabbim, ben onu kız doğurdum, oysa erkek, kız gibi değildir.” (Âl-i İmran, 36) Gerçekten de o dönemde, dünyadaki hiçbir erkek, bu kız gibi olamadı. Kabul edilip edilmediği bilinmeyen adak erkek çocuklar içerisinde Allah, bu küçük adak kız bebeğe lütfunu indirerek -bir anlamda- cinsiyet ayrımcılığı yapanlara cevabını vermiştir: “Rabbi o kızı güzel bir şekilde kabul buyurdu; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve onun bakımını Zekeriya üstlendi.” (Âl-i İmran, 37) Ve bu küçük kız Allah gözetiminde yetişti. (Gerçekte herkes Allah’ın gözetimindedir.)

Adanmak Hakkı:

Adanmak, adamaktan ayrı bir şeydir. Annesi onu adadı fakat eğer Meryem de kendisini adamasaydı bu adak makbul bir adak olmazdı. Çünkü eylemler ancak iradeyle yapıldığında anlamlı ve değerlidir. Evet, Meryem daha doğmadan adandı, genç kız olduğunda da bilinçli olarak kendini adadı, babasız İsa (as)’ya anne oldu, daha sonra evlendi eşi oldu, başka evlatları da oldu, fakat hiçbir şey onun Allah’a adanmış bir hayat yaşamasına engel olamadı. Başka türlü olsaydı, o, kitapta anılmaya ve tüm insanlığa örnek gösterilmeye lâyık görülmezdi. Başka türlü olsaydı (Abdullah ibn Mesud’un kendisi için dediği gibi) çevresindekiler onunla beraber yaşayamazlardı. İlginçtir, mensupları tarafından tahrif edilerek erkeksi hale getirilen Yahudi şeriatına karşı ilahi bir ihtar olan, ‘bir kız olarak Meryem’in mabede verilmesi ve kocasız bir çocuk doğurması’, Meryem oğlu İsa’nın takipçileri olduğunu söyleyenler tarafından bile yeterince anlaşılamadı.

Bu sebeple kendini İncil’e mensup sayanlar kısa süre içerisinde, teslis inancıyla birlikte, hepsini erkek kabul ettikleri bir üçlüye (Baba-Oğul-Kutsal Ruh) inandıkları bir din oluşturdular. “(Allah) Üçtür demeyin; iyiliğiniz için bundan vazgeçin, Allah, ancak tek bir ilahtır; O çocuk sahibi olmaktan yücedir” (Nisa, 171) sözleri onların pek azını doğru çizgiye getirdi.

Yıllar sonra bir çocuk dünyaya getirmenin sevincini yaşayamayan Hanne, içinde yaşadığı Yahudileşmiş toplumun bozulmuş değerleri ortasında, acı içinde kıvranarak ne yarattığını elbette bilen Rabbine yöneliyor ve toplumunun ona öğrettiği geçerli yargıyı ifade ediyor: “Rabbim, ben onu kız doğurdum, oysa erkek, kız gibi değildir.” (Âl-i İmran, 36) Gerçekten de o dönemde, dünyadaki hiçbir erkek, bu kız gibi olamadı.

Özgürlük Hakkı:

Annesi, Hz. Meryem’i doğmadan “muharrar/özgür” olarak tanımlıyor ve doğduktan sonra da Meryem adını verdiğini söylüyor. Hz. Zekeriya peygamberin gözetiminde özel bir eğitimle yetiştiriliyor. Hoca peygamber olunca demek ki öğrenci de seçkinlikte zirveleşebilecek hale geliyor. (Âl-i İmran, 37) Kadın özgürlüğü, tarihin her döneminde, onları günahlardan (fitnelerden) korumak gayesiyle erkekler tarafından kısıtlanmıştır (Russell). Tıpkı tarihin her döneminde, şirkin, daha iyi bir mümin olmak temeli üzerinde başlayan arayışların, peygamberin örneklemediği yollara sapmasıyla başladığı gibi. Niyet iyi olsa bile yapılan işler yanlış olunca, varılan sonuçlar insan için iyi olmuyor. Hz. Meryem, ömrü boyunca kendisini vahye teslim etmiş, geri kalan her türlü düşünce, görüş, ithama karşı da özgürlüğünü ilan etmiştir. Zaten vahye teslim olan insan için bu durum gerçek bir özgürlük ilanıdır. Çünkü bu tavır, “(Ey kâfirler) Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam” (Kâfirun, 2) anlamını içinde barındırır.

Üstünlük/Takva Hakkı:

Meryem’deki imana, teslimiyetin ona verdiği olgunluğa, farklı vesilelerle ona gelen yiyeceklere bakan Hz. Zekeriya, hayranlığını gizleyememiştir:

“Zekeriya, onun yanına, mabede her girdiğinde, yanında yiyecek bulurdu. ‘Ey Meryem, bunlar nereden (geliyor) sana?’ dedi. O da ‘Bunlar Allah katındandır, dedi. Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.” (Âl-i İmran, 37) Bu tavrı ile o, tüm zamanlarda rızk kaygısı yaşayanlara yönelecekleri doğru adresi göstermiştir. İlim başta olmak üzere her türlü rızk Allah’tandır çünkü Allah, hesapsızca rızk verendir. Bugün itibariyle rızkını verme veya kesme noktasında; babasını, annesini, abla-ağabeyini, eşini, evladını, patronunu, müdürünü, devleti, silahlı-silahsız güçleri etken unsur görenler veya rızkı için kendi ilmini, tahsilini, diplomasını, yeteneklerini kâfi görenlere yani vesileleri sebep sananlara Hz. Meryem’in verdiği cevaptır bu:

“Bunlar Allah katındandır, dedi. Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır.” (Âl-i İmran, 37) Çünkü o, Allah’ın sevgisini kazanmanın, merhametini celbetmenin, cinsiyet başta olmak üzere sayılan bu durumlarla ilgisi olmadığını biliyor. Biliyor ki: “Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır/ muttakinizdir.” (Hucurat, 13).

Ret ve İtiraz Hakkı:

“Melekler: Ey Meryem! Allah seni seçti, arıttı ve seni bütün kadınlara üstün tuttu” (Âl-i İmran, 42) haberini getirmişlerdi ona. “Tevrat’a göre, erkekten yaratıldığı halde, erkeğin cennetten kovulmasına sebep olan, kendi özel tüm halleri bir ceza kabul edilen böyle bir toplumda (Yahudi toplumunda), kadın elbette mabetten kovulacak ve sosyal hayattan dışlanacaktır. Ve bu kabuller doğrultusunda Musevilerin tefsir külliyatı olan Talmut’ta Yahudi her erkeğe, üç şükür sebebi olduğu ifade edilecektir: 1) İsrailoğullarından olduğu için
2) Avamdan olmayıp seçkinlerden olduğu için
3) Kadın olmayıp erkek olduğu için...” (Geleneksel ve Modern Hurafeler Kıskacında Kadın, s.66). Bunlar, Yahudilerin her sabah yaptıkları şükür dualarının sebebidir. Bugün olduğu gibi, Hz. Meryem’in dünyaya geldiği dönemde de bu sapma vardı. “Mevcut haliyle adeta Yahudi tarihi haline gelmiş,  mensupları tarafından bile pek çok hükmü uygulanmayan, insan müdahalesi fazla olduğu için uygulanabilir pek bir yeri söz konusu olmayan mevcut muharref Tevrat, Kur’ân’ın onayladığı ve Allah’ın Kitabı olduğunu söylediği kutsal kitap Tevrat değildir.” (age. s.66). İşte Meryem’in Allah tarafından bu tanımı, Yahudi(leşen)lerin bu konudaki tüm sapmalarına bir ret ve itirazdır.

Mabetlerde Bulunma Hakkı:

“Ey Meryem! Rabbine gönülden boyun eğ, secdeye var, rükû edenlerle beraber rükû et.” (Âl-i İmran, 43) Dini yok eden bir geleneğe karşı başkaldırısı olmayanın, itirazı olmayanın, ‘Hayır’ı olmayanın, ‘Evet’i ve ‘teslimiyet’inin bir anlamı olmaz. Meryem, bugün de hâlâ Yahudi erkeklerin kadınlara yasakladığı mabedi/mescidi, Allah’ın emriyle kendi hakkı görmüştür. Hz. Meryem, kadınların çıkarıldığı mabede, Rabbi’nin emri geldiği anda, kıyam-rükû-secde etmek yani namaz kılmak üzere tek başına beklemeden ve korkmadan girmiş, tek başına saf tutmuştur. Tevrat’ta da secde edilen bir ibadet şekli bulunmaktadır. (Tekvin, 48, 52; Muhammed, 31). Bu (namaz rükünlerini taşıyan) ibadetin neden artık yapılmadığı sorusu da cevaplanması gereken bir sorudur. Bu bilgi Kur’ân’da da verilir. Hz. Meryem vahyin talimatıyla yaptığı ve yaşadığı her şeyle bütün insanlara örnek olmanın dışında, cins, renk, ırk ayrımcılarına verilmiş ilahi bir cevaptır.

Ülkemizde de -Yahudilerde olduğu gibi- resmen ve alenen olmasa da kadınlar mescitlerden, camilerden (Cuma, bayram, vakit namazları için) ta Hz. Osman döneminde var olduğu ilan edilen ve bir daha kalktığı söylenmeyen ‘fitne’ sebebiyle iyice uzaklaş(tırıl)mış durumdadırlar. Bütün Müslüman kadınlar, mescitleri/camileri bir buluşma ve toplanma yeri olarak kendi hakları görmelidirler. Hz. Peygamber’in “Kadınları mescitlere gelmekten men etmeyiniz” emrinin muhatabı olan erkekler, bu emri duymamış veya unutmuş görünmektedirler. Mescitlere gelen erkekler, kadınların evde olmalarını teşvik etmekte fakat ‘insan insana muhtaç’ olduğu için kadınlar da başka yerlerde bir araya gelmenin yollarını bulmaktadırlar. Fakat hiçbiri mescit gibi olmamaktadır. Bu hatanın acı faturası ise: Mescitleri görmemiş, bilmemiş, mescitlere alışmamış, bu yüzden büyüyünce de gelemeyen bir nesil olmuştur.

Öyleyse bu çağın kadınları Hz. Meryem gibi bu emri duymalıdır: “Ey Meryem(in şahsında tüm kadınlar)! Rabbine gönülden boyun eğ, secdeye var, rükû edenlerle beraber rükû et.” (Âl-i İmran, 43) Ta ki sen de bu ümmeti ayağa kaldıracak müjdelere vesile ol.


Meryem “Rükû edenlerle rükû et” vahyini aldığı zaman, Hz. Zekeriya başta olmak üzere hiç kimseye sorma ve bekleme gereğini duymadan gereğini yerine getirmiş, mabette namaza durmuştur.

Doğrularını Yaşama Hakkı:

Rükû, doğrulmak için; secde, kıyam için gereklidir. Tıpkı ‘illa’ diyebilmek ve denilen ‘illa’nın anlamlı ve değerli olması için önce ‘la’ denilmesi gerektiği gibi. ‘La’sız bir ‘illa’nın ne değeri vardır? “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tanrılar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler.” (Bakara, 165) Fakat ‘la’sı olan kişilerin yani “İnananların Allah sevgisi ise daha fazladır.” (Bakara, 165) İşte bu yüzden Meryem “Rükû edenlerle rükû et” vahyini aldığı zaman, Hz. Zekeriya başta olmak üzere hiç kimseye sorma ve bekleme gereğini duymadan gereğini yerine getirmiş, mabette namaza durmuştur. Onun özgürlüğünü bugünün kadınlarıyla kıyasladığımızda ne hazin bir durum ortaya çıkıyor.

Meryem, kendisini vahye muhatap kabul etmiş ve bu sebeple kul olarak doğrularını yaşamayı isteme hakkı görmüştür. İnsan, istenilecek her şeyin ancak Allah’tan istenebileceğini unutmamalıdır. Elbette kişinin bir şeyleri Allah’tan istemesi için istemeye yüzünün olması gerekir. Hiç olmazsa tüm taleplerini yönelteceği Allah’a karşı edepli, terbiyeli, doğru bir iman ve bu imanın gerektirdiği güven yani vahye teslim olma kararı olmalıdır. Yoksa arkasını döneni, kaçmaya kararlı olanı kim döndürebilir; duymamaya karar verene kim işittirebilir? İşte kul, verileceğini bilerek istemekle ve istedikleri için çabalamakla yükümlüdür. Bu çaba neticesi Allah ona, emeğiyle hak etmeye güç yetiremeyeceği nice lütufları verecektir. Meryem’e istedikleri verildi çünkü isteyeceği yeri biliyordu.

Sorma-Sorgulama Hakkı:

“(Cebrail Meryem’e) ‘Ben ancak Rabbimin sana gönderdiği bir elçisiyim, sana temiz bir oğlan bağışlamak için geldim’ dedi. (Meryem) ‘Bana bir insan dokunmamışken, ben kötü bir kadın da değilken, nasıl oğlum olabilir?’ dedi. (Cebrail) ‘Bu senin için böyledir’ dedi. ‘Rabbin: ‘Bu benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve Bizden bir rahmet kılacağız’ buyurdu, dedi. Ve iş olup bitti.” (Meryem, 20-21) Meryem, karşısında bir erkek konuşuyor diye başını önüne eğip (töre gereği) susmuyor, itiraz ediyor ve sorguluyor.

Tüm insanlar ve (Pavlus’tan ilhamla /Pavlus’un Timeteos’a Mektubu, 2:11-15) kendilerini ilgilendiren durumlar karşısında bile hep susmaları telkin edilen kadınlar, sorma ve sorgulama hakkını kimsenin hatırına yok etmemelidirler. Hz. Meryem, teslimiyetten önce, durumu anlamak için sorma, sorgulama hakkını kullanıyor. Çünkü biliyor ki akıl sorulamamış sorular sebebiyle kayalıklara bindirirse, kalp kendi menziline ilerleyemez. Bu yüzden o, akleden kalbinin elinden tutarak dinliyor söylenenleri. Çünkü öncelikle söylenenlerin gerçekten vahiy olduğuna ikna olması lazımdı. Meryem: ‘Nasıl çocuğum olabilir?’ diyerek sormak ve sorgulamaktan çekinmezken biliyor ki vahiyden aklı olanlar sorumludur. Akıl sahipleri Allah’ın ‘Kelim’ (Söz Söyleyen) sıfatına muhatap kabul edilmişlerdir. O ‘la-yüsel’ (sorgulanamaz) olanın kim olduğunu bildiğinden, aklına yatmayan bu durumu anlamak istiyor. Sorma hakkını saklı tutmuyor, kullanıyor. Meryem, ne zaman ki bu durumun gerçekten vahiy olduğuna inanıyor, ancak o zaman…

Günümüzde, din adına, takva adına, hanımlık-efendilik adına susturulmuş, cehalete mahkûm edilmiş kadınlar ve erkekler de kendilerine sunulan her şeyi, özellikle de ‘vahiy yorumu/tefsiri’ olarak söylenenleri mutlaka ‘akleden kalp’leriyle değerlendirmek haklarını kullanmalıdırlar. Tıpkı Meryem gibi…

Sınanma Sebepleri:

“Kitapta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılmış ve doğu yönünde bir yere çekilmişti. İnsanlarla arasına bir perde germişti. Ona Ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de ona tam bir insan şeklinde göründü. Meryem: ‘Eğer (Allah’tan) sakınan biri isen senden Rahman’a sığınırım’ dedi.” (Meryem, 16-18)

Her insan zaafı, en hassas noktası, büyük sözleri, korkuları ve haddi aşmış sevgileri ile sınanır. Meryem’in en hassas noktası ve en belirgin özelliği iffeti ve namusu; öyleyse belli ki bu husustan bir sınanmaya tabi tutulacak. Bütün insanlar zannederler ki bu ve benzeri durumlarda, yalnızca ilgili olayı yaşayanlar sınanmadadır. Hayır, en az onlar kadar onlarla ilgili olan herkes de aynı sınavdan geçmektedir. (Ör: Ülkemizin tüm Müslüman kadınları gibi Müslüman erkekleri de 28 Şubat darbesinde ‘başörtüsü’ konusunda sınavdan geçirildiler.)Meryem’in özel ve güzel bir kul olması, onun emirlerle ve zor durumlarla sınanmasına engel olmadı. Demek ki zor durumlar yaşamak, sevginin kaybının bir nişanesi değil, belki dayanıklılığın/sabrın ve teslim olmuş bir Müslüman olarak yaşama dirayetinin artmasına bir vesiledir. Tüm insanlar, maldan, candan, evlattan, sevilen başka ne varsa azaltılarak veya artırılarak bir sınava tabi tutulur çünkü dünya bir okul, insan bir öğrenci, ahiret karneye verilen karşılıktır.

Üzülme ve Sevinme Hakkı:

“Meryem, ona gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. Doğum sancısı onu hurma ağacının dibine getirdi. ‘Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim’ dedi. (Meryem’in) altından (bir ses) kendisine şöyle seslenmişti: ‘Artık üzülme. Rabbin, karnında olanı şerefli kılmıştır.” (Meryem, 22-24)

Allah, yaratılış konusunda, kendi koyduğu yasaların mahkûmu olmadığını, Meryem Sûresi içinde iki kez göstermiştir. İlkinde, çok yaşlı Hz. Zekeriya (as) ile kısır karısından Hz. Yahya’yı yaratmıştır. İkincisinde ise iffetli bir genç kız olan Hz. Meryem’den babasız olarak Hz. İsa (as)’yı yaratmıştır. Allah’ın iradesi kendi koyduğu yasaların içine sıkışmış değildir. Meryem’in bu durumu, oğlunun takipçisi olduğunu söyleyenlerde, sevgi, hayranlık ve tabi durumu anlayamama sebebiyle putperestliğe evrilmiştir.

Hâlbuki Yahya ve İsa peygamberlerin yaratılışı, Allah’ın kudretinin sınırsızlığını gösterir. “Artık üzülme!” denildiğinde Hz. Meryem, hamileliğinin son anlarına gelmiş, insanlardan utandığından herkesten uzak bir yere çekilmişti. Aylar boyu üzülmüştü Meryem, bu emir bu yüzdendi. Hz. Asiye gibi ölümü hayata tercih ettiğini ifadesi bu yüzdendi. Çünkü yaşadığı şey her şeye rağmen kolay kabul edilir bir durum değildi. Kabul etmenin ötesinde bir de bu durumun izahının çevredeki herkese yapılması gerekliydi. Bu yüzden insanlar ‘Yaramdan değil, sorandan dertliyim’ demişlerdi. Yaşanan her şeyin bir bedeli vardı ve bu bedel sevinçse sevinç, üzüntüyse üzüntü…

Kim dedi üzüntünün kötü olduğunu? Dengeli bir hüzün, insanı olgunlaştırır. “Ben hüzünlerin peygamberiyim” sözünü duyan, hiç hüzne ve sebeplerine düşman olur mu? Belki Hz. Eyüp gibi: “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokunduruyor” (Sad, 41); “Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin” (Enbiya, 83) diyebilir edeple. Ya da “Güldüren de O’dur, ağlatan da O” (Necm, 43) emrini okur sessizce. Zaten hayat, ikisi arasında bir sarkaçtan fazla bir şey midir? İnsanın her kederinin bir sınırı olmalıdır ve bazen bu keder boyunu aşar gibi hissettiğinde Hz. Nuh gibi “Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum” (Hud, 47), Hz. Yakup gibi “Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim” (Yusuf, 86) demeli ve kişi hüznünün kendisini boğmasını izin vermemelidir.

“Artık üzülme”yi okuyan insanlar “Neredeyse kendini helak edeceksin” (Kehf, 6) denilerek tanımlanan bir acıya izin verilmediğini bilmeliler. Acı çekmek de sevinmek de insanın hakkı fakat acıdan kahrolmak ve sevinçten çılgınlaşmak hakkı yoktur. Çünkü en büyük sıkıntıların bile bir yerlerinde bir güzellik vardır. Tıpkı yaşadığı olayın izah edilemezliği karşısında, “Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökülsün. Ye iç, gözün aydın olsun” (Meryem, 25,26) denildiği gibi.

Yapılacak Her Şey Biterse:

Hz. Meryem, dünyaya getireceği çocukla ilgili vahiy kendisine iletildiğinde, durumun vahametini elbette kavramıştı. Bu durumun onu ne duruma düşüreceğini tabi ki biliyordu ve yapacak hiçbir şey de yoktu. İşte tam da böyle durumlarda insan, şeytan aleyhillânenin vehim ve vesvesesine kendisini kapatmaya dikkat etmeli ve “Allah var!” demeli; “Allah varsa, her soruna çözüm olabilecek imkân da var” demelidir. Hem diyelim ki çareler, yapılacak şeyler tükendi; tükenebilir, biz “Hayat dünyadakinden ibarettir” (Enam, 29) demedik ki hiç. Hz. Zekeriya’nın, Hz. Yahya’nın, Seyyid Kutub’un, Ömer Muhtar’ın, İskilipli Atıf Efendi’nin koçlar gibi kurban edilişinden öğrendik ki, dünya, insan hayatında bir duraktan ibarettir. Durak işte, daha fazla değil.

Bu durakta can yakan şeyler için çekilen acılar derinleştiğinde Kur’ân okuyan ve iman eden tüm insanlar “Artık üzülme!” emr-i ilahisini duymalı değiller mi? Duymalı değil miyiz? Duymalı değil misiniz? Bütün acıları koynuna alıp teskin eden, uyutan bir ölüm yok mu? Ölüm, ne güzel bir deva, dünyada çekilen bütün acıları sonlandırıyor. Mesele daha sonrası…

“Artık üzülme”yi okuyan insanlar “Neredeyse kendini helak edeceksin” (Kehf, 6) denilerek tanımlanan bir acıya izin verilmediğini bilmeliler. Acı çekmek de sevinmek de insanın hakkı fakat acıdan kahrolmak ve sevinçten çılgınlaşmak hakkı yoktur. Çünkü en büyük sıkıntıların bile bir yerlerinde bir güzellik vardır. Tıpkı yaşadığı olayın izah edilemezliği karşısında, “Hurma ağacını kendine doğru silkele, üstüne taze hurma dökülsün. Ye iç, gözün aydın olsun” (Meryem, 25,26) denildiği gibi.

Susma Hakkı:

“İnsanlardan birini görecek olursan: ‘Ben Rahman’a oruç adadım. Bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de.” (Meryem, 26) İnsan hayatında, anlatılamayacak şeyler olduğu gibi, bazı şeylerin anlatılamayacağı kimseler de vardır. Bazı şeylerinse Hz. Meryem’in yaşadığı olayda olduğu gibi anlatılsa bile anlaşılması mümkün değildir. İşte öyle bir durumda herkes Hz. Meryem’de sembolleşen, ‘anlatılamayan ve anlaşılamayacak’ şeyler için susma hakkını kullanılmalıdır.

Namusuna Sahip Olma Hakkı:

Allah, Meryem’i bir özelliğiyle öne çıkarıyor: “Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i) de an.” (Enbiya, 91) Hz. Meryem, “Çocuğu al git” (Meryem, 26) emriyle, dünyaya getirdiği çocuğu kucağına alarak kavmine döndüğü zaman, toplumu onu kucağındaki bebek sebebiyle sorguladı. “Dediler ki: ‘Ey Meryem! Sen şaşılacak bir şey yaptın. Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir kişi değildi, annen de iffetsiz değildi’ dediler.” (Meryem, 27-28) Bu toplum bütün cahiliye toplumları gibi kişiyi sülalesi ve ailesi üzerinden değerlendiriyor. Hâlbuki bir insan ailesine göre tamamen farklı bir durumda bulunabilir. Burada, ‘Harun’un kız kardeşi’ sözü ile Tevrat’a göre zina eden Harun neslinden kadın ve erkeklere (diğerleri taşlanarak öldürülecekken) ateşte yakarak ceza verileceği hususuna bir atıf vardır. Yani Hz. Meryem’in namusu, atası Harun’un, annesi ve babasının namusu olarak telakki edilmektedir. Bunlar, namusu tam da ülkemizdeki töre cinayetlerine sebep olan durumlar gibi tanımlamaktadırlar. Bilindiği gibi ‘Benim namusun, benim şerefim, benim iffetim’ diyen erkeklerin çoğu, bunu kendi üzerlerinden değil, ilgili bulundukları kadınlar üzerinden tanımlamaktadır. Bu sebeple, bu kadınların ölmelerine sebep olarak gördükleri durumların katlarca fazlasını kendileri yaptıkları halde, kendilerini ‘ak-pak’ kabul etmektedirler. Tıpkı, bozulmuş Tevrat’ta geliniyle zina eden ve bir çocuk dünyaya gelmesine sebep olan Peygamber(!) hikâyesi gibi. O da işi ortaya çıkınca kendini aklamak için gelini de akladı. “Kendinizi aklamayın.” (Necm, 32) Çünkü kendini aklamak tavrı, insanın zararda kalması için tüm cin ve ins şeytanlarının bir yöntemidir. Hz. Meryem ise ilk andan itibaren iffeti kendi üzerinden “Ben kötü bir kadın değilim” (Meryem, 20) diyerek tanımladı. Namusunu, kavmi, annesi, babası ve mensup olduğu Harun sülalesi üzerinden tanımlamadı. Çünkü insan hangi ana-baba ve soydan olursa olsun iradesiyle iyi veya kötü olabilir. Azer oğlu İbrahim (as) ve Nuh (as) oğlu Kenan bunun örnekleridir. Hz. Meryem’in namusu kendine aittir. Onu taşıma hakkını ve koruma sorumluluğunu (oğlu olduktan ve evlendikten sonra bile) bir başkasına vermemiştir. Bu yüzden o ömrü oldukça annesinin adadığı gibi “Muharrar Meryem (Allah’ın özgür kulu)” olmuştur.

Annelik Hakkı:

“Meryem oğlu İsa dedi ki: ‘Ben Allah’ın kuluyum. Bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni mübarek kıldı ve sağ oldukça bana namazı, zekâtı ve anneme iyi davranmamı emretti ve beni (anneme karşı) bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün bana selam olsun’ dedi. İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa, gerçek söze göre budur.” (Meryem, 33-34).

Bir evlat olarak nasıl olunması gerektiği bu ayetlerden biraz önce Hz. Yahya ile tanımlanmıştı. “(Yahya) Annesine babasına karşı iyi davranandı, (onlara) isyankâr bir zorba değildi.” (Meryem, 14) Bu durum Kur’ân’ın pek çok yerinde öğretilen ‘Nasıl iyi bir evlat olunur?’ sorusuna verilmiş pek çok cevabın iki güzel insan üzerinden müşahhas olarak gösterilmesidir.

Meryem ve Oğlunun Putlaştırılması:

İnsanoğlu, beşeri algısının haricine çıkan her şeyi olağanüstüleştirerek duruma bir izah getirip kendisini rahatlatmaya çalışır. Getirdiği izahlarda genellikle ilaha ait nitelikleri kula vererek kendisinde ol(a)mayan şeylerin esasında neden olamadığını ortaya koyduğunu düşünür. Bu durum Hz. Meryem ve oğlu için de böyle olmuştur. Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsa, özellikleri sebebiyle sevenleri tarafından putlaştırıldı. İnsanlar, putlaştırmadan Hz. Meryem’i sevmeyi ve putlaştırmadan Hz. İsa’nın takipçisi olmayı başaramadılar. Bunun için anlayamadıkları durumlarla ilgili bir teori olarak ‘teslis/üçleme’ ortaya çıktı. Meryem oğlu İsa’nın bu yüzden nasıl sorgulandığı şöyle anlatılır:

“Allah: ‘Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi iki ilah edinin’ dedin?’ demişti de İsa: ‘Hâşâ, hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yaraşmaz. Şayet (böyle bir şey) söylemiş olsaydım, Sen onu bilirdin. Sen benim içinde olanı bilirsin, ben Senin zatında olanı bilmem, çünkü gaybı ancak Sen bilirsin. Ben onlara ancak: ‘Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tapın’ diye, bana emrettiğini söyledim. Aralarında bulunduğum sürece onlara gözcü idim. Beni öldürdüğün zaman, onları sen gözlüyordun. Zaten sen her şeye tanıksın. Eğer onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen Üstünsün, Bilgesin.” (Maide, 116-118).

Baştaki sorumuzu tekrarlayarak bir daha düşünelim: Hz. Meryem, şimdi aramızda olsaydı ne olurdu?

 

---

Faydalanılan Eserler:

• Tefhimü’l-Kur’an, Mevdudi.

• Fizilali’l-Kur’an, S. Kutup.

• Geleneksel ve Modern Hurafeler Kıskacında Kadın.

Kur'ani Hayat, Mart 2015.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.