Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Ma'sum Peygamber

"Ey Rasûlüm Muhammed!, Rabbından sana indirileni insanlar ve cinlerden muhatablarına tebliğ et, ulaştır. Eğer bunu yapmazsan risâlet görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah elbette seni insanlardan korur. Hiç kuşkusuz Allah, kâfirler gürûhuna hidayet etmez.." (Mâide Sûresi, âyet, 67)

Bu âyet-i kerimenin nüzûl sebebinde farklı rivayetler bulunmaktadır. Bunların bir kısmı âyet-i kerimenin Mekke-i Mükerreme'de ve hattâ bi'setin ilk yıllarında, diğer bir kısmı da Medine-i Münevvere'de nazil olduğuna delâlet etmektedir. Alûsî, her ikisine delâlet eden haberlerin sahih olmasına bakarak aralarını te'lif sadedinde âyet-i kerimenin nüzûlünün tekrarı yani bir kere Mekke'de bir kere de Medine'de nazil olmuş olabileceğini söylemektedir.

Bu rivayetlerden, Hz. Peygamber (sa)'in etrafındaki akraba ve ashabının, Efendimiz (sa)'e bir zarar gelir endişesi ile O'nu özellikle geceleri koruduklarını anlıyoruz. Hattâ bazı rivayetlerde amcası Ebu Tâlib'in, O'nu korumak üzere Hâşim oğullarından bazı gençleri görevlendirdiği de zikredilmektedir.

Aynı şekilde Efendimiz (sa)'in bizzat katıldığı gazvelerde, özellikle de Uhud Gazvesinde ashabının, O'nun etrafında adeta etten bir duvar oluşturduklarını ve O'nu korumak üzere, O'nun üzerine üşüşen kılıçlara bedenlerini siper ederken şehid olduklarını da biliyoruz.

Aslında, bilinen dünyada herkesin inancına taban tabana zıt bir iddia ile ortaya atılan kimsenin çeşitli mülahazalarla birçok düşmanının olması kaçınılmazdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (sa)'in de özellikle mütegallibe takımından bir takım hatırlı, nüfuzlu ve O'na zarar eriştirebilecek düşmanlarının olması ve Efendimiz (sa)'in, bunları Hakk da'vetin karşısında ciddî birer engel görerek davetini engellemelerinden, bu daveti fiilen engellemek üzere de O'nu yok etmeye, öldürmeye veya öldürtmeye çalışmalarından korkmasını da anlamak gerekir. Ama, Hakk davetin ilk ve gerçek mü'mini olan Hz. Peygamber (sa)'in böyle bir korkuya kapıldığını söylemek zordur. Belki davetin başında bir korkusu olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu korkusunun da hayatından değil, kavminin kendisini ve davetini yalanlamasından olduğunu düşünebiliriz. Değilse Hz. Peygamber (sa) bir yana, bütün varlığıyla Allah'a iman etmiş olan bir kimsenin dahi Allah'tan başka bir kimseden veya varlıktan korkması düşünülemez.

O halde bu âyet-i kerimedeki "Allah seni insanlardan korur ve koruyacaktır." teminatının anlamı nedir ve neden böyle bir teminata gerek görülmüştür? diye sorulursa deriz ki:

Burada korkan, Hz. Peygamber (sa) değil, O'nun ashabıdır. Suyûtî'nin Lubâbu'n-Nukûl'da zikrettiğine göre ashabdan Ismet ibn Mâlik el-Hatmî "Allah seni insanlardan korur." Âyet-i kerimesi ininceye kadar Rasûlullah'ı geceleri korurduk." demektedir. Vâhıdî'deki bir rivayette de Efendimiz (sa)'in, gazvelerinden birinde çadırı dışında kılıç  (sesi) şakırtıları duyarak "Kimdir o?" dediği, bir sesin "Sa'd ve Huzeyfe, ey Allah'ın Elçisi, seni korumak üzere geldik." dediği ve bunun üzerine bu âyet-i kerimenin nazil olmasıyla Efendimiz (sa)'in, başını çadırın kapısından dışarı çıkararak: "Ey insanlar, artık etrafımdan ayrılıp gidebilirsiniz. Çünkü Allah beni korumaktadır." buyurduğu anlatılmaktadır (Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl, İstanbul 2006, I,325-326).

Bütün bunlardan sonra biz, bu rivayetlere değil de neticeye bakalım: Allah Tealâ burada Hz. Peygamber (sa)'in risalet görevine vurgu yaparak O'na "Ey Rasûlüm!" diye hitab etmekte, "Rasûl" kelimesini ma'rife=belirli getirmek suretiyle de hitab olunanın herhangi bir elçisi değil, Hz. Muhammed (sa) olduğuna işaret etmektedir. Bu yüzdendir ki meâlde "Ey Rasûlüm Muhammed!" diye meallendirmeyi tercih ettik.

Aslında, Allah'ın risaletini/mesajını muhatap kitle olan insanlara ve cinlere ulaştırmakla görevli bütün elçilerin Allah tarafından korunmuş olmaları kadar tabîî bir şey olamaz. Neticede onlar, kendi şahıslarını değil, elçisi oldukları Allah'ı temsil etmekte ve O'nun adına hareket etmektedirler. Dolayısıyla Onlara yapılan kabul ve izzet ikramlar onlara değil onları gönderene yapılmış olacaktır. Aynı şekilde onlara vukubulacak herhangi bir saldırı da onları gönderen Allah'a yapılmış telakki edilecektir. Bu yüzdendir ki Uhud günü Efendimiz, miğferinin bir parçasının kırılıp yüzüne batmasıyla yüzünden yaralandığında, dişi kırılıp arkasından mızrak fırlatıldığında yüzünden akan kanları silip kanının yere düşmesini önlemeye çalışırken bir yandan da "Kendilerini Allah'a davet edip duran peygamberlerine bunu reva görenleri Allah kurtuluşa erdirir mi?" diyordu (Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, bâb 3/11).

Vâhıdî'deki bir rivayette de Efendimiz (sa)'in, gazvelerinden birinde çadırı dışında kılıç  (sesi) şakırtıları duyarak "Kimdir o?" dediği, bir sesin "Sa'd ve Huzeyfe, ey Allah'ın Elçisi, seni korumak üzere geldik." dediği ve bunun üzerine bu âyet-i kerimenin nazil olmasıyla Efendimiz (sa)'in, başını çadırın kapısından dışarı çıkararak: "Ey insanlar, artık etrafımdan ayrılıp gidebilirsiniz. Çünkü Allah beni korumaktadır." buyurduğu anlatılmaktadır. 

Bu söylediklerimiz, Rasûl-i Ekrem (sa)'in şahsının, fiilî saldırılardan korunmasıyla ilgilidir ve dünya hayatında hasımları/düşmanları tarafından O'na, O'nun bedenine ve maddesine/bedenine ulaştırılmaya çalışılacak her türlü zarar ve helâkten Allah tarafından korunduğunu; peygamberlik öncesi ve sonrası O'nun maddî yönden Allah'ın koruması altında/ma'sûm olduğunu anlamaktayız.

Ancak bu koruma elbette sadece maddî korumadan ibaret de dğildir. Burada koruma altında olan sadece O da değildir. O'nun aklî ve manevî hayatı da koruma altındadır. O'nun daveti ve davetinin başarısı da Allah'ın garantisi altındadır. O'nun, Allah'tan getirip tebliğ ettiği Hakk mesaj olan Kur'an-ı Kerim de Allah'ın koruması ve garantisi altındadır. Yani Kur'an da korunmuştur, O'nun sözleri ve filleri olan sünneti de korunmuştur. Hem de her türlü tahrif ve değişiklikten korunmuştur. İzi silinip yok olup gitmekten korunmuştur. Tarihte nice cebbar, zalim Nemrudlar, zengin Kaarûn ve ceberut sahibi Fir'avunlar gelip geçmiş, hepsinin izi tozu kalmamış, silinip gitmiş; ama O ve O'nun Allah'tan getirip tebliğ etmiş olduğu risalet bâki kalmış ve kıyamete kadar da bâki kalacaktır. İşte bütün bunlar Allah'ın koruması ve garantisi altındadır.

Elbette bu koruma, bir takım şartlara da bağlıdır ki bunların başında O'nun, risalet görevini hakkıyla yerine getirmesi gelir. Risalet görevi, Allah'ın mesajını insanlara ve cinlere ulaştırmaktan ibarettir ki âyet-i kerime bunu "Allah tarafından indirilen Kur'ân-ı Kerim'in muhataplarına tebliği" olarak ifade etmektedir. Allah'ın mesajını insanlara ve cinlere ulaştırmakla Efendimiz (sa)'in görevi tamamlanmış olmakta; muhatapların bu Hakk mesajı kabul etmeye zorlanmaları veya en hafif ifadesiyle ikna edilmeleri O'na yüklenmemektedir. Çünkü bu mesajın kabulü olan "Hidayet" Allah'ın elindedir ve bu manâda hidayete eriştiren Peygamber değil, Allah Tealâ olmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de bir çok âyet-i kerimede bu, özellikle vurgulanmaktadır. "Ve mâ ale'r-Rasûli ille'l-belâğu'l-mubîn=O Rasûl'ün görevi sadece ve sadece apaçık veya açıklayıcı bir tebliğden ibarettir.".(Nûr Sûresi, 54; Ankebût Sûresi, 18) âyet-i kerimeleri ve benzerlerinde olduğu gibi.

Bu arada "Allah seni insanlardan korur." cümlesi O'nun, bedenine gelecek zararlardan korunmuşluğu yanında O'nun, insanlardan gelebilecek saptırma çabalarına karşı da korunmuşluğunu anlamamızı gerektirir. Efendimiz (sa)'in, kavmi Kureyş'in, Hakk davetinden vazgeçmesi karşılığında son derece cazip tekliflerini kendisine aktaran amcası Ebu Talib'e: "Ey amca, bunlar (böyle basit menfaatler değil) güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler yine de bu Hakk davetimden vazgeçecek değilim. Tâ ben bu yolda ölünceye veya Allah bu daveti galip kılıncaya kadar!" diye cevap verecek ve bu alanda da Allah'ın koruması altında olduğunu açıkça ifade edecektir.

Hz. Peygamber (sa)'in bu korunmuşluğunun/ma'sûmiyyetinin O'nun maddesini ve manâsını kuşattığını hiç unutmamak gerekir. Bu cümleden olarak elbette O, günah işlemekten, her türlü şerden, kötü ve zararlı fiillerden, kötü sözler konuşmaktan, ma'sıyetten de korunmuş bulunmaktadır. Bu yüzden Hz. Peygamber (sa)'den bahsederken; O'nun fiillerinden bahsederken O'nun ismini "Günah" kelimesiyle, "Yanlış" kelimesiyle birlikte anmaktan sakınmak bir edeb ifadesidir. Bu, ümmetin, Peygamberinden bahsederken takınması gereken âdâb cümlesindendir. İşte bunun için biz peygamberlerin, onlar içinde Hz. Peygamber (sa)'in bize göre yanlış olarak telâkki olunacak fiillerinde bahsederken onları "Yanlış, günah, suç" gibi isimlerle değil "Zelle" ismiyle anarız ki bu ifade aynı zamanda Hz. Peygamber (sa)'in ma'sûmiyyetinin kabulü anlamınadır.

Tabîî "Allah seni insanlardan korur." cümlesindeki "insanlar" ile Hakk davetin muhatapları olan insanları ve cinleri anlamak gerekecektir ki "cinler" de buradaki "insanlar" ifadesine dahildirler. Burada Hakk davetin sahibinin "insanlar"dan korunması ifade edilirken aslında inkârcı insanların Hakk davetçi ve davet için cinlerden daha tehlikeli olduğu da bir anlamda ima edilmektedir.

Nasıl ki Hz. Peygamber (sa), maddesi ve manâsıyla Allah'ın koruması altında idi, O'nun halifeleri olanlar da aynı şekilde Allah'ın koruması altındadırlar. O'nun, zamanındaki insanlara ulaştırdığı Hakk mesajı diğer asırlarda, zamanlarda ve dünyanın farklı yerlerindeki insanlara ulaştıranlar; Allah'ın O'nunla gönderdiği ilmi insanlara ulaştırmaya çalışanlar ve bu tebliğde kusur etmiyenler da aynı şekilde Allah'ın koruması altındadırlar. 

Burada dikkat çeken başka bir ayrıntı da Allah Tealâ'nın, Hz. Peygamber (sa)'e zarar eriştirebilecek kimseleri -ki müşrikler, Yahudiler ve münafıklar olmalıdır- "İnsanlar" olarak adlandırması; onları insan vasfı ile ifade buyurmasıdır. Yani onlar, inanç bakımından hangi sınıfta olurlarsa olsunlar yine de insandırlar ve onlara insan muamelesi yapılmalıdır. Belki Allah katındaki makamları itibariyle "Hayvanlardan bile daha aşağı"dırlar ama dünya hayatında onlara yine de insan gibi davranmak, insanlara tanınan hakları onlara da tanımak zorundayız. Öyle ya "İşler hakkındaki hüküm, onların sonlarına/âkıbetlerine göre verilir ve bir insan ne kadar kötü, işleri ne kadar şerli, inanç dünyası ne kadar kirli olursa olsun ölümünden önce Allah'ın hidayetinin bir şekilde ona ulaşmayacağını söyleme imkânına sahip değiliz. Uhud gazvesinde müslümanlara en ağır zayiatı verdiren ve o geçici mağlûbiyyetin müsebbibi olan Hâlid ibn Velid'in müslüman olduktan sonra bizzat Hz. Peygamber tarafından "Seyfullahi'l-meslûl=Allah'ın kınından çekilmiş kılıcı" olarak nitelendiğini ve müslüman ordularında ne kadar yararlı hizmetler gördüğünü unutmamak lâzımdır.

Ama yine unutmamak gerekir ki hidayet "Allah'ın elinde"dir; insanlara hidayet bahşeden de, hakettikleri takdirde dalâlette bırakan da Allah'dır ve bunun için âyet-, kerime "Hiç kuşkusuz Allah, kâfirler gürûhuna hidayet etmez.." ifadesiyle son bulmaktadır ki Allah Tealâ'nın hidayetine nail olamıyacaklar içinde Hz. Peygamber (sa)'e zarar eriştirmeye çalışanların da bulunduğu bildirilmekte; başka bir ifadeyleAllah Tealâ, Hz. Peygamber (sa)'e herhangi bir şekilde zarar vermeye çalışanların ve çalışacakların kâfirler olarak ölecekleri tehdidinde bulunmaktadır. Çünkü O'na zarar vermeye çalışanlar, biraz önce de ifade ettiğimiz üzere O'nu gönderene karşı çıkmakta, O'nun ulûhiyyet ve Rubûbiyyetini inkâr etmektedirler. Elbette Allah Tealâ; kendilerine peygamber gönderilme nimetine nankörlük edenlere hidayet nasib etmiyecek, onları dalâlette bırakacaktır.

Burada son olarak işaret etmemiz gereken bir hususa temasla bitirmek isteriz: Nasıl ki Hz. Peygamber (sa), maddesi ve manâsıyla Allah'ın koruması altında idi, O'nun halifeleri olanlar da aynı şekilde Allah'ın koruması altındadırlar. O'nun, zamanındaki insanlara ulaştırdığı Hakk mesajı diğer asırlarda, zamanlarda ve dünyanın farklı yerlerindeki insanlara ulaştıranlar; Allah'ın O'nunla gönderdiği ilmi insanlara ulaştırmaya çalışanlar ve bu tebliğde kusur etmiyenler da aynı şekilde Allah'ın koruması altındadırlar. Ayet-i kerime onlara da bir müjdeyi, Allah'ın koruması altında oldukları müjdesini ihtiva etmekte; Hakk da'veti insanlara ulaştırırken Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmamaları, çekinmemeleri; Hz. Peygamber (sa)'in katlanmak zorunda kaldığı zorluklara göğüs gererek bildikleri Hakk yolda Hakk'ı tebliğe devam etmeleri gerektiğini bildirmektedir. "Eğer Allah size yardım ederse elbette size gâlip gelecek hiç kimse yoktur. Ama bir de Allah sizi yalnız bırakır, sizi terkederse acaba kimdir size yardım edecek!? O halde mü'minler ancak Allah'a tevekkül edip dayansınlar." (Alu İmrân, âyet: 160)

Tebliğin gerçek bir tebliğ olması herhalde tebliğ ettiğini bizzat yaşamaktan geçer. Hakkı yaşamıyanlar acaba Hakkı diğer insanlara nasıl tebliğ edeceklerdir? Ya da iyilik timsali olmıyanların iyilikleri anlatması, tebliğ etmesi, sözlü olarak anlatması ne kadar etkili ya da ikna edici olacaktır?

Bir insanın, bir başkasına iyiliği emretmesi, kötülüğü yasaklaması ama kendisinin kötülükleri işlemesi, iyiliklere ise hiç yaklaşmaması bu âyet-i kerimedeki "Allah'ın risaletini insanlara ulaştırma" olarak telakki edilebilir mi? Başka bir ifadeyle "Kendine Hakkı ulaştıramıyan bir kimse onu bir başkasına nasıl ulaştıracaktır!?

En doğrusunu Allah bilir.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.