Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Metruk Şehrin Arayışı


"İdaremde isabetli olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin. Allah ve Rasulü'ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam artık üzerinizde itaat görevi kalmaz" 

Allah'ın elçisi Allah'a yürümüş; Medine mucizesini, dostunu ve liderini yitirmiştir. Nebi'nin cismani yokluğu yumruk gibi inmiştir vahyin büyüttüğü şehre. En büyük sevgiliyi sonsuzluğa uğurlayan matem şehri, Ümmü Seleme'nin ifadesiyle tek bir ağlama sesi ile inlemektedir. Tüm müslümanlar, üzerine çöken musibetin gündüze çökse geceye dönüşeceğini söyleyen Fâtıma'nın çaresizliğini yaşamakta, onun babasının kabri üzerindeki toprağı koklayıp "Bir daha misk kokusu almasam ne gam," sözlerine hissedar olmaktadır. Bilâl'in "Muhammedun Rasûlullah" cümlesini söylerken hıçkırıklara karışan gür ve yanık sesi, bu ayrılığı daha da katlanılmaz kılmakta; vahyin kesildiği, rehberin yitirildiği bu şehirde Peygamberle yitirilen bütün boşluklara karşı bir isyan yaşanmaktadır.

Ağıt seslerinin uğultuya dönüştüğü Peygamber şehrinin başıboş kalmış ana caddelerinden birinde telaşlı bir soru koşuştumaktadır kulaktan kulağa: "Peygamber'e kim vekâlet edecek?"

Ne haksız, ne de yersizdir bu telaş. Zira Rasûl'ün vefatı, başta defin ve tekfin işleri olmak üzere ümmeti bekleyen hiç bir işin başsız gerçekleştirilemeyeceği gerçeğini ortaya çıkarmış; Peygamber'in yerine bir vekil bulma yükü, tüm Medine'nin omuzlarına binmişti. Evs ve Hazrec kollarıyla Ensar, liderleri Sa'd b. Ubâde'nin Sakîfe denen gölgeliğinde derin tartışmalara dalmış; halkın özel günlerde bir araya geldiği bu gölgelik, belli ki bugüne dek hiç böylesi olağanüstü bir gündeme tanıklık etmemişti.

Kalabalığın her köşesinden bir başka ses yükseliyor, Peygamberin Medine'de kardeş kıldığı Ensar ve Muhacir adayları elden geçiriliyordu. Lâkin ağızdan çıkan her aday, Peygamber'in oturduğu liderlik koltuğununun gölgesinde kalıyordu. Meziyetlere eksiklerle cevap veriliyor; kardeş iki kabile tehlikeli bir rekabetin tarafları haline geliyordu.

Dine yapılan hizmetlerin ve Peygambere verilen desteklerin bedelleri mi isteniyordu yoksa? Nebinin "Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuzda hiç bir zaman yolunuzu şaşırmazsınız: Onlar Allah'ın Kitabı ve O'nun Nebîsinin Sünnetidir," sözleriyle insanlığa bıraktığı mirasın yerinde, Cahiliye Araplarının kabileciliği mi yeniden nüksediyordu? Nebinin yokluğunda, Allah'ın elçisine ilk yardım ve desteği başlatanın, keza din uğruna can ve mallarını ortaya koyan ilk mücahitlerin kendileri olduğunu söyleyen muhacirler ile onlara ev ve sofralarını açan ensar, feci bir yangının içine mi sürükleniyordu?

Akl-ı selimin sesi, Beşir b. Sa'd'ın sözleri oldu taşmaya hazırlanan bu fokurtuyu dindiren: "Ey ensar! Evet biz bu din uğruna canlarını ve mallarını ortaya koyan ilk mücahitleriz. Bu bir gerçek. Ancak bunu sırf Allah rızası ve Rasûlü'ne itaat için yaptık. Bunu insanlara karşı daha fazla bir övünme vesilesi yapmanız yakışmaz. Bu hizmetleri dünyada maddi bir kazanç elde etmek için yapmadık. Bizi Allah mükafatlandıracaktır." Ensar yumuşuyor; kardeş muhacirlere karşı girişilen üstünlük yarışı yüzleri kızartıyor. Muhacir, kendine kucak açan bu mübarek toplumun en ulvi hasletini bir kez daha teslim ediyor.

Gölgelikte yaşananlar, Peygamber acısı yüreğine gömülmüş Ebûbekir ve Ömer'e de ulaşır ve onlar da bu halkanın içine çekilir. Gördükleri karşısında hiddetlenen Ömer'in ateşi, Peygamberi tasdik etme ve sevmede "sıdk" mertebesine ulaşan Ebûbekir'in huzur potasında sükûn bulur. Peygamberin üzerine sinmiş kokusu, Ebûbekir'in gelişiyle tüm gölgeliği sarmıştır sanki.

Peygamber dostu, muhacirlerin meziyetlerini, din uğruna katlandıkları dayanılmaz meşakkat ve acıları anlatır. Ardından ensarın yaptıkları hizmetleri yad edip, onlara övgüler yağdırır. Gönüller Peygamber ikliminde yeniden buluşur; akıllar akl-ı selimde birleşir. Ve tüm Medine bir yumruk olur. 

Bu ani dönüşüm karşısında Ömer'in eli, bir anda Ebûbekir'in eline yapışır. Peygamber'in mağara dostu, hicret yoldaşı, hastalığında vekili, muhacirlerin en büyüğü Ebûbekir, tam bir mutabakatla Peygamber'e halife seçilir.

Böylece Peygambersiz şehir, ilk imtihanını başarıyla geçer. Peygambere vekillik edecek zatın, "İdaremde isabetli olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin. Allah ve Rasulü'ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaatten ayrılırsam artık üzerinizde itaat görevi kalmaz" sözleri, seçimin ne kadar da isabetli olduğunun göstergesidir.

Yüreklerde bıraktığı acı burukluğa rağmen Medine, Peygamberin vedasının ardından çabuk toparlanır. Çabuk toparlanmalıdır da. Zira, kimileri Peygamberin vefatıyla birlikte Medine'den Allah'ın desteğini de çektiğini düşünmektedir. Yemen ve Necid bölgelerinden kötü haberler gelmeye başlamış, henüz kurulmuş İslâm devletini yıkacak tehditler doğmuştur. "Kalpleri İslâm'a henüz ısınmamış" bir kısım bedevi Araplar, Peygamberin vefatını fırsat bilerek zekat yükümlüğüne itiraza başlamış; daha da kötüsü, Arap yarımadasının muhtelif köşelerinden peygamberlik iddia eden yalancılar türemiştir.

Ancak Ebûbekir'in isabetli politikaları ile bir yıl içinde bütün yalancılar susturularak bir yangın yerine dönen Arap yarımadasına huzuru teslim edilmiş; İslâm Arap yarımadasında yeniden hayat bulmuştur.

İslâmla kimlik bulan Araplar, şimdi dönemin iki büyük gücü İran ve Bizans'a hükmetmeye hazırlanmaktadır. Çok geçmeden "Hâkimle mahkumun, yönetenle yönetilenin yer değiştirdiği" yeni bir düzen kurulacaktır âlemde. Tarihin en hızlı ve en kalıcı fetihleri gerçekleştirilecek; Bizans kayserleri ve İran kisralarının bütün serveti İslâm coğrafyasına akacaktır.   

Bu servet, Âişe'nin "Rasûlüllah vefat ettiği sırada evimde, bana ait rafta bulunan yarım arpa ekmeğinden başka insanın yiyeceği hiç bir şey yoktu, ondan yedim," sözleri devlet reislerinin aklından çıkmadığı sürece de adalete hizmet edecektir.

Rengini yitirmiş bir güneşin yükseldiği Medine semaları, "Bugün dininizi ikmal ettim. Verdiğim nimeti tamamladım ve din olarak İslâm'dan razı oldum," ayetiyle bu dünyadaki görevinin tamamlandığı ilan edilen Nebinin cennet bahçesini temsilen "Ravza-i Mutahhara" olarak anılan hâne-i saadetlerinden yükselen varlık nuru ile kıyamete kadar aydınlık kalmaya devam edecektir.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin