Dosyalar
Irkçılık
 

Millet Sevgisi

عَنْ بِنْتِ وَاثِلَةَ بْنِ الأَسْقَعِ أَنَّهَا سَمِعَتْ أَبَاهَا يَقُولُ قُلْتُ يَا رَسُولَ الله مَا الْعَصَبِيَّةُ قَالَ : أَنْ تُعِينَ قَوْمَكَ عَلَى الظُّلْمِ


Kızının Vâsile b. el-Eskâ radıyallahu anh 'dan naklettiğine göre şöyle demiştir:

“Allah'ın Resûlü, kavmiyetçilik nedir?" dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardımcı olmandır” buyurdu. [1]

Uhud Harbi'nde bir darbe ile bir müşriği öldüren ve "Al sana. Ben İranlı bir delikanlıyım" diye nara atan sahâbiyi duyunca Hz. Peygamber, sesin sahibine yönelmiş ve “Al sana, ben ensarlı bir gencim" demen gerekmez miydi?” diye onu uyarmıştır.

İslâm'a ve İslâm ilimlerine büyük hizmetler vermiş -deyim yerinde ise- eserler kazandırmış, Türk illerinin yetmiş yılı aşkın esaret döneminden yavaş yavaş kurtuldukları şu yıllarda, bir yandan bütün Müslümanlar için yeni tebliğ ve hizmet imkânları söz konusu olurken bir yandan da kavmiyetçilik, milliyetçilik ve ırkçılık gibi kavramlar yeniden gündeme gelmektedir. Hiç kuşkusuz, o eski ve görkemli Türk illeri ve yurtlarının dünya ile yeniden iletişim kurma şansına kavuşması ile bütün Müslümanları ve Türkleri sevindirmektedir. Belki bazıları yeni pazar imkânı diye bakabilir, bu sebeple iştahları kabarabilir. Hatta kimi resmi ideoloji simsarları da laiklik ihracı şansı olarak bayram ediyor olabilirler. Kim bilir belki birileri de yeniden Türkçülük, milliyetçilik ve Turancılık hareketleri ivme kazanacak diye uykusuz kalabilir, huzursuz olabilir.

Kim nasıl yaklaşırsa yaklaşsın, Türk illeri-İslâm yurtları artık dünyanın ve Müslümanların özellikle de Türkiye'nin gündemindedir.

Yaklaşımımız

Hiç şüphesiz biz olaya Müslümanca ve Müslümanların olarak bakıyor ve öyle yaklaşıyoruz. Yetmiş yılı aşkın bir süredir, en zorba dinsizlik akım ve baskılarına maruz kalmış, bunlara göğüs germiş ve İslam’dan vazgeçmemiş o çilekeş insanlar, şimdi adını söyleyip kendisine hasret kaldıkları İslâm'ı doyasıya yaşamak hakkına herkesten çok layıktırlar. Ancak yaşamak için bilmek gerek. Şimdi o insanlara İslam'ı ulaştırmak, bütün bir ümmetin özellikle de onlarla kan bağı bulunan Müslüman Türklerin görevidir. “Dinim İslam’dır. İslâm yahşidir” demekten, deliler gibi zevk alan, fakat bunun ötesinde hiçbir şey bilemeyen Orta Asya aydınına, o güzel insanlara her vasıta ile İslam'ı taşımaktan daha büyük zevk mi olur? Horasan'ı, Taşkent'i, Buhara'yı yeniden İslam ile dirilmiş görmek hangi Müslümanı sevinçten göklere uçurmaz ki? Hangi Müslümana sevinç ve şükür secdeleri yaptırmaz ki?

Bu cümleleri, şöyle bir süre gözü minare ve kubbeye, kulakları ezan sesine hasret kalmış olanlar çok daha iyi anlayacaklardır.

Kavmiyetçilik konusunu işlemek isteyişimizin temel sebebi, tebliğ ve hizmet imkânını olumsuz yönde etkileme ihtimalidir.

Kavmiyetçilik

İslam haktır, haktan yanadır. Her şeyin en doğrusunu en tabiisini bildirmiştir. Soy-sop, kavm, kabile, millet ve ırk kaygılarını, bunların ne zaman zararlı ve yasak; nereye kadar serbest ve gerekli olduğunu Peygamberimiz’den öğrenmek de işin en doğrusudur. Yazımıza konu edindiğimiz hadis-i şerifin, Ahmed b. Hanbel ve İbn Mâce zikredilen rivayetinde Vâsile b. el-Eskâ radıyallahu anh:

“Ya Rasûlullah, kişinin soyunu-sopunu (kavmini) sevmesi kavmiyetçilik (asabiyye) sayılır mı?” diye sormuş, Hz. Peygamber de:

“Hayır, kişinin kavmine zulümde yardımcı olması kavmiyetçiliktir” cevabını vermiştir. [2]

Demek oluyor ki, bir Müslümanın, yakınlarını, mensup olduğu milleti sevmesi değil, onlara haksızlıklarında ortak ve yardımcı olması kavmiyetçiliktir.

Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber bu kavmiyetçiliği şöyle bir benzetme ile gözler önüne sermiştir:
“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (Faydasız bir işle meşgul olmaktadır. Çünkü nasıl kuyruğundan tutmakla deve kuyudan çıkarılamazsa, haksızlıkta kavmine yardımcı olmaya çalışmak da hiçbir fayda sağlamaz.) [3]


“...Ve sakın bir topluluğa öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu takvaya daha yakındır. Allah'tan sakının. Doğrusu Allah işlediklerimizden haberdardır.”

Burada bir kez daha hatırlatılması gerekli olan husus şudur: İslâm, tabii, fıtri ve haktan yana bir din ve sistemdir. Kişinin hiçbir müdahalesi olmadan mensup olduğu soy sop, millet ve ırkını sevmesi, onları kendisine yakın hissetmesi, daha doğrusu kendisini onlarla aynı sayması pek tabii bir duygudur. Çünkü o, o çevre içinde kendisinin farkına varmıştır. Ancak bu çevrenin, iman değerlerinin üzerine geçerek haksızlıkları hoş gördürecek düzeyde kişiye etkili olması işte bu gayri tabiidir. Hakkaniyete aykırıdır. İslâm'ın hak idealine temelinden ters düşmektir. Câhiliyye insanının, yani hak duygusu kaybolmuş insanların dediği gibi “Ben ve soyum sopum, kavmim, kabilem her zaman haklıdır ve ne olursa olsun ben kavmimden yanayım” anlayışı kavmiyetçiliktir, tefrikadır ve yasaktır, İslam işte işin bu boyutuna karşıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz:

“Zâlim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et" buyurmuştur. Kendisine sormuşlar:

“Mazlum kardeşe yardımı anladık, fakat zalime nasıl yardım edeceğiz?”

Peygamber bunun üzerine: “Onu da zulmünden yaz geçirirsiniz. Bu da ona yardımdır" [4] buyurmuştur.

Diğer yandan yine Ebû Davud'un Surâka b. Mâlik b. Cu'şum el-Müdlicî radıyallahu anh'den naklettiğine göre Surâka şöyle demiştir:

“Rasûlullah bize hutbe irad etti. Hutbesinde şöyle buyurdu:

“Sizin en hayırlınız, günaha girmeksizin, kavm ve kabilesini savunandır.” [5]

Uhud Harbi'nde bir darbe ile bir müşriği öldüren ve "Al sana. Ben İranlı bir delikanlıyım" diye nara atan sahâbiyi duyunca Hz. Peygamber, sesin sahibine yönelmiş ve “Al sana, ben ensarlı bir gencim" demen gerekmez miydi?” diye onu uyarmıştır. [6]

Bu hadislere şu ayetleri de eklersek, Müslümanın kavmiyetçilik konusundaki nezâket sınırları daha bir açıklıkla ortaya çıkmış olur:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, -babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa- Allah'a ve Peygamberine karşı çıkanlara sevgi beslediklerini görmezsin." [7]

"Ey iman edenler, öz nefsiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin. İster zengin ister fakir olsunlar, Allah onlara sizlerden daha yakındır. Artık siz haktan yüz çevirerek hislerinize uymayın." [8]

“...Ve sakın bir topluluğa öfkeniz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu takvaya daha yakındır. Allah'tan sakının. Doğrusu Allah işlediklerimizden haberdardır.” [9]

Buraya kadar zikrettiğimiz nasslardan iyice anlaşılmış oldu ki herhangi bir Müslümanın mensup olduğu milleti sevmesi yasak değil, kavminin haksızlığına arka çıkması, haksız olmasına rağmen ( sadece kendi milleti olduğu için) savunması kavmiyetçiliktir ve yasaktır. Bu sebeple çağın İslami uyanışı anlamına gelen Türk illerindeki gelişmelere elden gelen yardım hiç çekinmeden yapılmalı, oradaki İslâm'a hasret Türklerin bu hasretlerinin kısa zamanda bitmesine yardımcı olunmalıdır. Şimdi en büyük dış tebliğ imkân ve şansı bu noktada yoğunlaşmaktadır. Onlara şimdi İslam gerek. Bize de bu hizmete, bu büyük tebliğ görevine aracı olmak düşmektedir. Birileri oralara bir şeyler ihraç etmeden, oraların da havasını bozmadan...

 


Dipnotlar:

1. Davud, Edeb 112

2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 107,160, İbn Mace, Fiten 7

3. Davud, Edeb 112; es-Sehârenfûrî, Bezlu’l-mechiid, XX, 58-59 Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizi, Fiten 68

4. Buhârî, Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizî, Fiten 68.

5. Davud, Edeb 112

6. Ebû Davud, Edeb 112

7. el-Mücadele (58), 22.

8. en-Nisa (4), 135.

9. el-Maide (5), 8.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin