Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Ömür Dediğin Regaib Sonrasıdır

“Hatırlamaz ki insan ki, uzunca bir süre hatırlanmaya değmez bir şey bile değildi” [İnsan, 1] gerçeğinin aynasında görüyoruz şimdi kametimizi. Yokluğun derelerinden, unutulmuşluğun vadilerinden, önemsizliğin kuyularından sıyrıldığımızın belgesidir kendi varlığımız.

Bir Regaib Gecesi geçti üzerimizden. Bizi doğrudan ilgilendiren bir eşik bu gece. Bizi önceleyen bir haberin yankısı şu vakit… Regaib’in anlamı, çok iyi bildiğimiz ‘rağbet’ kelimesi üzerinde tomurcuklanır. Rağbet görmek, beğenilmek, diğerleri arasından seçilmek demeye gelir.

Rağbet edilmek, rağbet edileni sevindirir, rağbet edilmeyeni üzer. Zira rağbet edilen, rağbet edilmeyene yeğ tutulur. Rağbet edilenin hatırı el üstündedir. Rağbet edilenin hatırı, diğerlerinin hatırından ağır basar.

Bu durumda, rağbet edilmek ille de ‘öteki’ni ister. Başkalarıyla birlikte olmayan bir şey, mecburen seçilir. Rağbet görmenin tadı çıkmaz bu şartlarda. Rağbet edilmeyenlerin de olmadığı yerde rağbet edilmenin anlamı olmaz. Muadilleri arasından seçilmek ister kaliteli olan. Benzerleri arasından öne çıkmak ister ‘en iyi’ olan. Rekabet yoksa rağbetten söz edilemez.

Bir de şu var. Rağbet edilene rağbet edenin kim olduğu önemlidir rağbet pazarında. Kim neye göre mergub bulunmuştur? Hangi ölçülere göre öne çıkmıştır rağbet gören? Hangi terazide tartılmıştır hatırı ağır basan? Seçilenin seçilme nitelikleri nelerdir? Bunların hepsi rağbet edenin önemiyle beraber önem kazanır. Rağbet eden sıradansa, rağbet edilenin gördüğü rağbet de sıradandır. Rağbet eden çok önemliyse, rağbet görmenin mahiyeti yükselir.

Şimdi bu satırları okuyan sen -yazan ben de içinde olmak üzere- bir rağbetin sonucu olarak buradayız. Baştan beri yoktuk burada. Bir seçimden sonra başladı varlığımız. Seçildiğimiz belli. Yeryüzündeki varlığımız çok yeni. Canlılar arasında yer alışımız sürpriz. Var olmak ama cansız kalmak da vardı seçenekler arasında. Kaldı ki var olmaya değer görülmek bile, yokluk içindeki, unutuluş karanlığındaki her şey için, herkes için sürpriz bir rağbet.

Soralım bir bir. Muadillerimiz arasından nasıl öne çıktık öyle? Bizim gibi yok olan, aranıp sorulmayan benzerlerimiz arasından nasıl seçildik böyle? Neyimiz vardı da benzer yokların önüne geçtik? Bir parıltı? Bir güzel ses? Hayat vaat eden bir nefes? Şuurdan haber veren müphem bir tebessüm? Hayır, hiçbiri yoktu bizde. Ki biz ‘biz’ bile değildik henüz.

Özel bir gece Regaib. Aslında her gecenin özel olduğunu hatırlatmak üzere geldi üzerimize. Rahme düşüşlerdeki sessiz ama keskin tercihin hatırlatıcısı. Yoklar arasından seçilip var kılınmaya değer görüldüğümüzün ilk kıpırtısı… Kaldı ki annemiz bile farkında değildi bedeninde sessizce başlatılan eşsiz inşa faaliyetinin. Üzerimizde tecelli eden, sonra hücre hücre kararlaştırılan benzersiz var kılma muradından henüz ‘biz’ olmayan kendimiz de haberli değildik.

“Hatırlamaz ki insan ki, uzunca bir süre hatırlanmaya değmez bir şey bile değildi” [İnsan, 1] gerçeğinin aynasında görüyoruz şimdi kametimizi. Yokluğun derelerinden, unutulmuşluğun vadilerinden, önemsizliğin kuyularından sıyrıldığımızın belgesidir kendi varlığımız. Aldığımız her nefes, varlığımız konusunda ısrar eden, sonsuzluğumuza yinelediği vaatleriyle imza atan Halık’ımızın rağbetini yazıyor tenimize.

Rağbet edilmişliğimiz o kadar ortada ki… Güneşin ışıklarını en şiddetli vurduğu anda görülmez oluşu gibi, bize sormadan, bizi yormadan ama lehimize, ama hep lehimize, “bundan sonrası bundan öncekinden hep daha iyi olacak” [Dûha, 4] şekilde, yapılan tercihi göremiyoruz. Körleşiyoruz. Gözlerimiz gibi aklımız da kamaşıyor.

Şuuruyla varoluşun en yüksek dal ucunda tebessüm eden Âdemoğlunun, kâinatın başköşesine oturtulan insanın kendine yapılan bu eşsiz sürprizi anlayacak yegâne ‘mergub’ oluşu da bir başka sürpriz. Ne var ki kolayca rutinin telaşına teslim oluyor aklımız. Çabucak sıradanlığın kuyusuna düşüyor gönlümüz.

Ne kadar şaşkınlık borçluyuz oysa… Ne çok mahcubiyet sınavındayız… Yeryüzündeki varlığımızı baştan belli sanmalarımız utandırmalı bizi. Hiç hak etmediği bu iyiliği görmenin tatlı utancıyla yüzümüz al al olmalı. Belli ki bu onurlu rağbetin mürüvveti olarak burada olmanın hakkını da vermekten hayli uzağız. Hak etmeden aldığımız ve hakkını veremediğimiz halde sürdürülen bu iyiliği, zaten hakkımız gibi görüp ‘yeni iyilikler niye yapılmadı bize?’ diye sızlanmayı tercih ediyoruz. Bu da bir başka mahcubiyet borcu…  

Regaib aramızdaki en mahcubun ana rahmine düşüşünün hatırası. Borçlandığımız mahcubiyeti en fazlasıyla yaşayandır Allah’ın Elçisi. “Biz Sana hakkıyla şükredemedik” deyişleri hep bu sürpriz rağbeti bilmenin meyvesi. “Seni hakkıyla tanıyamadık” hicabı… “Seni hakkıyla övemedik” telaşı…  İnsanî bir telaşın tercümesi… Bize, bizi hatırlatıyor ince ince…  

Ne kadar şaşkınlık borçluyuz oysa… Ne çok mahcubiyet sınavındayız… Yeryüzündeki varlığımızı baştan belli sanmalarımız utandırmalı bizi. Hiç hak etmediği bu iyiliği görmenin tatlı utancıyla yüzümüz al al olmalı. Belli ki bu onurlu rağbetin mürüvveti olarak burada olmanın hakkını da vermekten hayli uzağız. Hak etmeden aldığımız ve hakkını veremediğimiz halde sürdürülen bu iyiliği, zaten hakkımız gibi görüp ‘yeni iyilikler niye yapılmadı bize?’ diye sızlanmayı tercih ediyoruz.

Ana rahmine düştüğü andan beri, ana rahmine düşenlerin elinden tuttu Hz. Peygamber. Uğrunda ömrünü harcadığı, nefeslerini adadığı, huzurunu feda ettiği vahiy, işte O’nu mahcup eden -bizi fazlasıyla mahcup edecek- bu rağbetin haberi oldu. İnsanın yoklar arasından varlığa seçilişini haber verir Kur’ân. İnsanın cansızlar arasından hayata alınışını hatırlatır göklü Söz. İnsanın yaşayanlar arasından şuur sahibi olmaya, bildiğini bilmeye, bilmediğini bilmeye yükseltilişini yine yeniden söyler.

Kaldı ki Söz’ün insana inişi de apayrı bir rağbet. Çünkü söz, sözden anlayana söylenir. Çünkü söz, söz söylemeye değer olana söylenir. Çünkü söz, kendisinden ümitlenilene söylenir. Çünkü söz, söz söylenene yönelik bir taleptir. Talep, kendisinden bir şey istenecek kadar önemli olana yöneltilir.

Söz’ü susturduğumuz her yerde, Allah’ın Elçisi’nin rağbet görme sevincini de gözden kaybederiz. Kur’ân’ı Peygambersizleştiğimiz takdirde, Peygamberi de Kur’ân’sızlaştırdığımız takdirde, gördüğümüz rağbetin billur sesini, en canlı nefesini, en diri nabzını sustururuz.

Rağbet gördüğümüzü görenlerin en önde gideni Allah’ın Rasûlü (sav). Rağbete değdiğimizi fark edip en çok mahcup olanımız Allah’ın Elçisi. Rağbet görmekten, rağbet edene doğru en kısa yol Allah’ın Elçisi ve elçilik ettiği Kur’ân.

Kendisini başkalarına tercih eden Rabbini, başkalarına tercih etmekten ölesiye utananların birincisi Muhammed-i Emin (sav) Kur’ân’ın insanı sonsuzca rağbet görmeye değer kılmak üzere yoğurmaya geldiğinin ete kemiğe bürünmüş belgesi, hayat diye ortaya konmuş mührü…

Sahi, şu sade gerçek bile bu geceyi değil, her geceyi, belki de her anı, ‘regaib’ heyecanıyla yaşamaya değer kılmıyor mu?

Seçilen her şeyin kendisini seçene borcunu hatırlama vakti şimdi. Rağbet edeni Allah olan, rağbetini sadece Allah’a eder. Kendisini başkalarına tercih eden Rabbini, başkalarına tercih eder. Değmez mi?

 

Yorumlar

 
mad
mad14.04.2016

Nisyandan çekilip alindigi icin insan kolay kolay hatirlamiyor...sukur ki bizi hatirlayan,bize bizi hatirlatan bir rahman var...her dem zikriyle kalma duasiyle...

14.04.2016

 

Senai Demirci

1964, Samsun doğumlu.  1990’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazı hayatını sayıları 30’a yaklaşan kitapların yazarı olarak sürdürüyor. Kendi adına kurduğu Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve Okul Öncesi Eğitim Kurumu’nda eğitim çalışmaları yapıyor. Çeşitli radyo ve televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapan Senai Demirci, Sonpeygamber.info’nun çalışmalarına düzenli olarak katkıda bulunuyor.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin