Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Tevrat ve İncil'de Müjdelenen Peygamber

"Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de (vasıflarını) yazılı bulacakları o ümmî Rasûle Nebi'ye tâbi olurlar. O, kendilerine ma'rûfu emreder, münkeri yasaklar. Temiz ve hoş şeyleri helâl kılar, murdarı da haram kılar. Onların ağır yüklerini ve üzerlerineki bağları, zincirleri indirir/kaldırır. İşte O'na iman edenler, O'nu ululayanlar, O'na yardım edenler ve O'nunla birlikte indirilen Nûr'a/Kitaba tâbi olanlar; işte onlar felâha erenlerin ta kendileridir." (A'râf Sûresi, âyet: 157)

Efendimiz (sa)'e ilk vahy gelip de O'nun korkarak evine dönmesiyle muhterem eşleri Hz. Hadice tarafından, eski kutsal kitapları okumuş ve bir rivayete göre hristiyan olmuş olan Varaka ibn Nevfel'e götürüldüğünde anlatılanlardan o da Efendimiz (sa)'in bir Hak peygamber olduğunu hemen anlayıvermişti.

İbn Cureyc'den rivayete göre Allah Tealâ bu Sûrenin bundan önceki "Allah buyurdu ki: Ben azimüşşan, kimi dilersem onu azâbıma uğratırım. Rahmetim de her şeyi kuşatmıştır/kaplamıştır (A'râf, 156) âyet-i kerimesi nazil olunca İblis: "Ben de âyette zikredilen "Her şey"denim." deyip bundan kendine bir pay çıkarmak istemiş. Bunun üzerine Allah Tealâ âyet-i kerimenin devamı olan: "Ben azimüşşan onu/rahmetimi ancak takvâya erenlere, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım." kısmını da indirmiş. Bu sefer de Yahudiler bundan kendilerine bir pay çıkarmak istemiş ve: "Biz de müttakileriz ve biz de zekât veriyoruz." demişler. İşte bunun üzerine işbu "Onlar, yanlarındaki Tevrat ve İncilde vasıfları yazılı olan O ümmi Rasûle Nebi'ye tâbi olurlar..." âyet-i kerimesini indirmiş (Bedreddin Çetiner, Esbâb-ı Nüzûl, I,397).

Allah Tealâ, bu âyet-i kerimede, Hz. Peygamber (sa)'in asr-ı saadetindeki yahudiler'den başlıyarak bütün Yahudileri ve Hristiyanları, son peygamberi Hz. Muhammed (sa)'e iman etmeye davet siyakında, iman edecekleri son peygamberinin bazı vasıflarına özellikle işaret etmektedir ki onlar, Hz. Muhammed (sa)'in Allah'ın son hak peygamberi olduğunu öncelikle bu vasıflarıyla tanıyacak ve O'na imanın, müntesibi oldukları dinin bir emri ve gereği olduğunu bileceklerdir.

Aslında Allah Tealâ'nın göndermiş olduğu hiç bir peygamber yoktur ki kendisinden sonra gelecek Hak peygamberi müjdelemiş olmasın. Bu çerçevede elbette Hz. Musa (as), Hz. İsa (as)'nın; Hz. İsa (as) da Hz. Muhammed (sa)'in geleceklerini müjdelemiş ve ümmetine, O çıktığı zaman nasıl tanıyacaklarını bildirmiş ve O'na iman etmelerini emretmiştir.

Hz. Peygamber (sa)'in, kendinden önceki semavi din mensuplarınca tanınmasını sağlıyacak vasıflarının bir kısmı, henüz peygamber olarak gönderilmezden önce O'nda bulunan vasıflardır ki meselâ, amcası ve hâmisi Ebu Talib ile bir ticaret kervanıyla çıktığı Şam yolculuğunda Busrâ'da ikamet eden bir hristiyan rahibi olan Bahira tarafından, elindeki kutsal kitaptan öğrendikleri ile tanınmış; yine müstakbel hanımı Hz. Hadice (r. Anhâ)'nın kölesi Meysere ile Şam'a doğru ticaret için çıktığı başka bir yolculuğunda Meysere tarafından O'nun, peygamber olacağına dair alâmetlerin bir kısmı müşahede olunarak hanımı Hz. Hadice'ye aktarılmıştı.

Hz. Peygamber (sa)'e risalet görevi verilip vahyin gelmeye başlamasıyla yine kitab ehli'nin nesilleri olup Hak din, Allah, vahy, peygamber, kitab nedir bilen Yahudi ve Hristiyanlar da O'nun bir Hak peygamber olduğunu anlamışlardır. Efendimiz (sa)'e ilk vahy gelip de O'nun korkarak evine dönmesiyle muhterem eşleri Hz. Hadice tarafından, eski kutsal kitapları okumuş ve bir rivayete göre hristiyan olmuş olan Varaka ibn Nevfel'e götürüldüğünde anlatılanlardan o da Efendimiz (sa)'in bir Hak peygamber olduğunu hemen anlayıvermişti.

Hz. Muhammed (sa)'in, bir peygamber olarak sahip olduğu vasıfları, peygamber olarak elinde zahir olan mu'cizeleri meyanında O'nun, özellikle kitab ehli tarafından tanınmasını sağlıyan vasıfları olarak bu âyet-i kerimede zikredilen sıfatları şunlardır:

1.O, Ümmi bir peygamberdir. Peygamber olarak gönderildiğinde bizzat Allah tarafından okutulup öğretilmezden önce herhangi bir şekilde okuma yazma öğrenmemiş, herhangi bir kitap okumamış, yazı yazmamıştır (Bak: Ankebût Suresi, âyet: 48). Kitab ehlinden olsun, bir başkasından olsun herhangi bir ders almamış, geçmişlerin haberlerinden veya din-diyanetten bir şey öğrenmemiştir. Ancak O, putlara tapan müşrik kavmi içinde yetişmekle birlikte hiçbir zaman putlara tapınmamış, Allah'a şirk koşmamış, müşriklerden olmamış; zamanında halâ varlıklarını muhafaza eden Hanifler gibi O da Bir ve yegâne olan Allah'a iman üzere olmuştur.

 "Ve Allah adamı Musa'nın, ölümünden evvel İsrail Oğullarına okuduğu dua şudur: Ve dedi: Rab Sina'dan geldi ve onlara Sair'den doğdu, Paran dağı'ndan parladı..." O'nun Sina'dan gelmesi Tevrat'ı vermesi; Sair'den doğması Hz. İsa'ya İncil'i vermesi, Mekke dağlarından olan Paran dağından parlaması da Hz. Muhammed (sa)'e Kur'an'ı vermesinden başka bir şey değildir.

2.O'nun adını ve vasıflarını -nerede peygamber olarak çıkacağı bilgisine varıncaya kadar- O'ndan önce Hak peygamberler olan Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as)'ya verilmiş olan Tevrat ve İncil'de, bu peygamberlerin mü'minleri açıkça yazılı olarak bulmaktadırlar. Hz. Peygamber (sa)'in asr-ı saâdetinde yaşıyan Yahudiler de, Hristiyanlar da aslında ellerinde bulunan kutsal kitaplardaki bilgilere dayanarak âhir zaman peygamberinin gelmesini bekliyorlar, ancak bu peygamberin, kendi içlerinden çıkacağı zannını ve umudunu taşıyorlardı. Hattâ bununla müşriklere karşı bir üstünlük iddiaları da var idi ve müşrik Araplar da Kitab ehli olarak onların bu üstünlüklerini kabul ve itiraf etmekteydiler.

Daha sonra âhir zaman peygamberi, kendi içlerinden değil de ümmi Araplar arasından çıkınca bunu çekememiş, kitablarında açıkça yazılı olan vasıflarını gizlemek için bilginleri, din adamları olan Hahamları ve Papazları, Tevrat ve İncil'de O'nunla ilgili âyetleri çıkarmışlar veya tahrif ederek dinleyenler tarafından açık şekilde Hz. Muhammed (sa)'in kastedildiği anlaşılmaz hale getirmişler; müşriklerden ve kendi din mensuplarından Efendimiz'i ve sıfatlarını büyük ölçüde gizlemeye muvaffak olmuşlardır. Bu muvaffakıyetlerinde Tevrat'ı ve İncil'i okuma, anlama, yorumlama ve ümmetlerine uygulama hak ve salâhiyetinin özellikle iki dinin din adamlarının tekelinde olmasının etkisi büyüktür.

Yani bugün Yahudi ve Hristiyanların ellerinde bulunan, din ve şeriat kitabı olarak onlarca kabul edilen, "Eski ve Yeni Ahid" de denilen Kitab-ı Mukaddes metninde her ne kadar Hz. Muhammed (sa)'in adı ve nitelikleri açık bir şekilde yok ise de Kur'an-ı Kerim'in bize bu âyet-i kerimede haber verdiği üzere bu bilgiler hem Tevrat'ta, hem de İncil'de tahrif edilmiş olmalarına rağmen asr-ı saâdetin başlarında dahi mevcut idiler ve onlardan, Yahudi âlimlerinden biri olan Abdullah ibn Selâm ve arkadaşları, Hristiyan âlimlerinde olan Temim ed-Dâri ve arkadaşları gibi Hz. Peygamber (sa) peygamberliğini ilân eder etmez hemen müslüman olanlar bu bilgilerle o'nu tanıyarak bu yeni Hak dine girmişlerdi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de iki ayrı âyet-i kerime'de: "Kendilerine daha önceden Allah tarafından kitab verilmiş olanlar O'nu, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanır/bilirler. Böyle iken onlardan bir grup Hakk'ı bile bile insanlardan gizlerler." (Bakara Suresi, âyet: 146; En'âm Suresi, âyet: 20) buyrulmuştur.

Bugün için Yahudi ve Hristiyanların elinde bulunan Kitab-ı Mukaddes'e baktığımızda meselâ Eski Ahid (Tevrat)'in Tesniye bölümünün 33. Babının başında (1-2. cümleler) "Ve Allah adamı Musa'nın, ölümünden evvel İsrail Oğullarına okuduğu dua şudur: Ve dedi: Rab Sina'dan geldi ve onlara Sair'den doğdu, Paran dağı'ndan parladı..." O'nun Sina'dan gelmesi Tevrat'ı vermesi; Sair'den doğması Hz. İsa'ya İncil'i vermesi, Mekke dağlarından olan Paran dağından parlaması da Hz. Muhammed (sa)'e Kur'an'ı vermesinden başka bir şey değildir.

Aynı şekilde İncillerden Yuhanna İncili'nin 15. Babının sonunda (26-27. cümleler) "Baba'dan size göndereceğim Tesellici, Baba'dan çıkan Hakikat Ruhu geldiği zaman, benim için O şehadet edecektir. Siz de şehadet edersiniz, çünkü başlangıçtan benimle berabersiniz." İfadelerindeki "Tesellici", eski nüshalarda ve tercümelerde "Paraklit" olarak geçmekteydi ki bu kelime İbranicede doğrudan doğruya "Ahmed" ile karşılanmaktadır (Ahmed Mustafa Meraği, Tefsiru'l-Meraği, Kahire, 1974, IX,81) ve Yuhanna İncili'ndeki bu âyet, Saff Suresinin 6. ayetinin tercümesi gibidir.

3."O, kendilerine ma'rûfu emreder, münkeri yasaklar." Daha doğrusu Yahudilerin ve Hristiyanların, bozulmamış zamanlarında kitablarında kendilerine beyan olunmuş ma'rûfu, iyilikleri, güzellikleri onlara yeniden hatırlatır ve emreder; münkeri, çirkinlikleri, günahları onlara yeniden hatırlatır ve kendinden önceki kardeşleri olan peygamberlerin yaptığı gibi bunları yasaklar.

Buradaki emretme ve yasaklama'nın sadece sözlü bir anlatım, bir öğüt, bir va'z, bir tavsıyeden ibaret olmadığını, Peygamber'in görevinin iyiliklerin yapılmasını, kötülüklerin toplumdan yok edilmesini, silinmesini sağlama gibi ümmet üzerinde hâkimiyet ifade eden bir konumu olduğunu da özellikle belirtmeliyiz. Peygamber Efendimiz (sa)'in bu vasfı verilirken "Emreder", "Yasaklar" fiilerinin kullanıldığına dikkat ederek emretme ve yasaklama'nın bir toplumda ancak "Üstün bir makamda, yaptırım gücü olan" biri tarafından gerçekleştirileceğini hatırlamalıyız.

O, ins ve cinni ile bütün kullara, bunlar içinde kitablarını tahrif eden, değiştiren, kendi kafalarına göre kitap yazıp "Allah'ın kitabı bu." diyen Ehl-i kitabdan Yahudi ve Hristiyanlar için de bir rahmettir; uğradıkları lânetten ve zilletten kurtulabilmeleri için eşsiz bir fırsattır.

Aslında Hz. Peygamber (sa)'in saadet asrından uzaklaştıkça müslüman toplumlarda, burada Hz. Peygamber (sa)'in vasfı ve işi olarak verilen "Ma'rûfu emretme, münkeri yasaklama"nın anlamının özellikle son asırlarda sadece bir "öğüt ve tavsıye"ye dönüştürülmüş olması, müslüman toplumlarda iyiliklerin azalması ve kötülüklerin yayılması sonucunu doğurmuştur. Tavsıyede bulunanın yaptırım gücü olmamakla yaptığı işin hiçbir tesiri kalmamış; dolayısıyla müslüman toplumlardan, imanın bir şartı olarak telâkki olunan "İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama" adeta kalkmış, yok olup gitmiştir. Müslüman toplumların huzur ve refahının bu şartın geri kazanılmasıyla mümkün olacağını da bilvesile hatırlatmış olalım.

4." Temiz ve hoş şeyleri helâl kılar, murdarı da haram kılar." Kendisinden önceki peygamberler tarafından gerçeği bildirildiği halde daha sonra gelenler tarafından değiştirilen ve çoğu belirsiz, muğlak hale getirilen helâl-haram şeyleri yeni baştan Rabbının emriyle beyan eder, açık açık neyin helâl, neyin haram olduğunu bildirir. Ümmetine temiz, hoş ve insana yarayışlı yiyeceklerin, içeceklerin, eşyanın Allah tarafından helâl kılındığını; pis, murdar, zararlı şeylerin de haram kılındığını getirip tebliğ eder. Pis ve murdar olmadığı halde insanların kendiliklerinden kendilerine haram kıldıklarının haram olmadığını; insan aklını gideren içki gibi, ekonomiyi tahrip eden faiz gibi zararlı şeylerin gerçekte Allah tarafından inananlara haram kılındığını bildirir ve insanları gerçek, Hakk şeriata döndürür.

5. "Onların ağır yüklerini ve üzerlerineki bağları, zincirleri kaldırır." Allah'ın emirlerine karşı gelmeleri, Allah'ın haram kıldıklarını işlemeleri sebebiyle daha önceden Allah Tealâ'nın İsrail Oğullarını cezalandırmak üzere onlara yüklediği bir takım yükleri, boyunlarına geçirilen zillet ve horluk zincirlerini, bağlarını bir rahmet peygamberi olması hasebiyle, getirdiği Hakk dine girmeleri halinde kaldırılacağını, diğer mü'minlerle aynı haklara kavuşacaklarını; Allah tarafından boyunlarına geçirilen zillet ve lânet halkalarının çözüleceğini onlara bildirir.

İşte Allah'ın Hakk peygamberi, peygamberler zincirinin son halkası, âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed, Kur'ân-ı Kerim'in anlatımıyla böyle bir peygamberdir. O, ins ve cinni ile bütün kullara, bunlar içinde kitablarını tahrif eden, değiştiren, kendi kafalarına göre kitap yazıp "Allah'ın kitabı bu." diyen Ehl-i kitabdan Yahudi ve Hristiyanlar için de bir rahmettir; uğradıkları lânetten ve zilletten kurtulabilmeleri için eşsiz bir fırsattır.

En doğrusunu yine de Allah bilir vesselâm.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.