Kültür Sanat
Edebiyat
 

Antoloji

Konu Peygamber olunca sevgi dile gelir, ruh O'na doğru akar. Onun gibi müstesna bir şahsiyet ancak şiirin soyut diline sığdırılabilir. Zamanla ortak bir dil ve kültür oluşturan, naat ve mevlid geleneğinin günümüze gelen en güzel örnekleri hala müminlerin duygu dünyasında yankı bulmaya devam etmektedir. Peygamber sevgimize tercüman olan, ruhumuzu besleyen, bizi Peygamber'le bir araya getiren  şiirlerin yer aldığı antoloji bölümünde şiir diliyle bir yolculuk için pek çok şairden örnekler bulacaksınız.  

 

YUNUS EMRE

CANIM KURBAN OLSUN SENİN YOLUNA

Canım kurban olsun Senin yoluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

Şefaat eylesin kemter kuluna

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

Mü'min olanların çokdur ceâsı

Âhiretde olur zevk u safâsı,

Onsekiz bin âlemin Mustafa'sı

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

Yedi kat gökleri seyrân eyleyen

Kürsünün üstünde cevlân eyleyen

Mî'râcında ümmetini dileyen

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

Dört, çâr-yârânın gökçek yâridir

Ânı seven günahlardan berîdir

Onsekizbin âlemin Sultânıdır

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana uymayanlar gider imansız

Âşık Yunus n'eyler dünyayı Sensiz

Adı güzel kendi güzel Muhammed.

 

 

AŞKIN İLE AŞIKLAR

Aşkın ile âşıklar yansın yâ Rasûlullah

İçip aşkın şarâbın kansın yâ Rasûlullah.

 

Şol Seni seven kişi komuş yoluna başı

İki cihan güneşi Sensin yâ Rasûlullah.

 

Şol Seni sevenlere kıl şefaat onlara

Mü'min olan tenlere cansın yâ Rasûlullah.

 

Âşıkım şol dîdâra bülbülüm şol gülzâra

Seni sevmeyen nâra yansın yâ Rasûlullah.

 

Derviş Yunus'un canı âlem şefaat kânı

İki cihan sultanı Sensin yâ Rasûlullah.

SÜLEYMAN ÇELEBİ

 

MEVLİD'den

"Hazret-i Muhammed'in  doğuşundan sonraki olaylar üzerine"

 

Yedi kat gök ehli cümle geldiler

 Ahmed'i görüp ziyaret kıldılar

 

Yerde vü gökte ferişteh kalmadı 

Kim Muhammed yüzünü ol görmedi

 

Hem sekiz uçmak içinde hûr-ı 'în  

Görmeğe geldi ol şahın manzarın

 

Her biri elinde bir nurdan tabak

Kim yaratmış sun'ı Birle anı Hakk

 

İçleri dolu cevahir anların 

Başına saçu için Peygamberin

 

Gelüben cümle saçu saçtı ana

Ay yüzün görüp bu(n)lar kaldı tana

 

Saçu saçıp çün ziyaret ittiler 

Hûrî vü Rıdvan melekler gittiler

 

Yaradılmıştan kime k'oldu nasîb 

Anlara dahi göründü ol habîb

 

Hem bu(n)lar dahi ziyaret kıldılar 

Ol resûl-i Hakk bu durur dediler

 

Çün cihâna geldi ol şâh-ı cihan 

Zahir oldu anda çok türlü nişan

 

Ol gece hep putlar oldu ser-nigûn 

Canına şeytânın uruldu düğün

 

Doldu küffarın içi vü taşı gam 

Urdu her biri başına taşı hem

 

Hem kiliseler dahi yıkıldı çok 

Kaldı altında keşişler oldu yok

 

Taak-ı Kisrâ öyle çatladı katı

K'işitenin gitti akl u takati

 

Sâve bahri yere geçti ser-te-ser 

Kimse anda bulmadı sudan eser

 

Ol Mecûsîler odı kim var idi 

Nîce yıllar idi kim yanar idi

 

Ana taparlar idi ol kavm-i şûm 

Hiç olup od söyündü san ki mum

 

Buncaleyin dahi  nice türlü var

Anları ger dersevüz key söz uzar

 

Bildi âlem halkı doğdu Mustafâ 

Cümle âlem nûr ile buldu safa

 

Olalı başladı ol sâhib-i kemâl

Ay vü gün buldu cemâlinden cemâl

 

Çünkü ol şâh erdi on dört yaşına 

Kamu halk and içer oldu başına

 

Ulu kişi hep kamu ehl-i Arab 

Cümle andan buldular ilm ü edeb

 

Görmediler ana benzer ademî 

Hulk ile tuttu cemî-i âlemi

 

Mu'cizâtı zahir ola başladı 

Cümle-i dillerde söylendi adı

 

Mevlidinden çün biraz kıldık beyân 

Mu'cizâtından dahi işit ey can

 

MUHAMMED'E MEDHİYE

 

Tuttu  cihanı  ser-te-ser  envâr-ı  Mustafâ 

Çünkim belirdi dünyâda âsâr-ı Mustafâ

 

Uruldu canda nevbet-i  şer'-i Muhammedi 

Doldu  cenan cinânına ezhâr-ı  Mustafâ

 

Tevhîd servi ravza-i îmânda bitti hoş 

Aktı çü ayn-ı hikmet-i esrâr-ı Mustafâ

 

Hakk gülşeninde öttü  ger ü  vahy  bülbülü 

Rahmet güliyle doldu bu gülzâr-ı Mustafâ

 

Oldu meşâm-ı akl u dil ü can    muattar 

Açıldı çünki nâfe-i güftâr-ı Mustafâ

 

Kalmadı kadr ü kıymeti dürr ü cevahirin 

Dürler çü saçtı  la'l-i  dürer-bâr  Mustafâ

 

Bâzâr-ı küfr ü kibr ü dalâlet harâb olup 

Hem hoş bezendi şer' ile bâzâr-ı Mustafâ

 

Dînin çerâğı yandı vü yandı kamu oda 

Küffâr-ı ehl-i şirk ü hep ağyâr-ı Mustafâ

 

Gerçi ki yok dürür bu Süleyman'da hoş amel

Lakin anın ümîdi dahi var-ı Mustafâ

 

Sen Mustafâ'yı cân ile tekrar eyle kim

Nûr artırır gönüllere tekrâr-ı Mustafâ

 

NÂBÎ

NA'T

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Huda'dır bu

Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafa'dır bu

 

Felekde mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir

Bunun kandîli cevzâ, matla'-ı nûr-i ziyadır bu.

 

Habîb-i Kibriya'nın hâb-gâhıdır fazîletde

Tefevvuk-kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriya'dır bu.

 

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı Adem zail

Âmâdan açdı mevcudat dü-çeşmin tûtîyâdır bu.

 

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metaf-ı kudsiyândır cilve-gâh-ı enbiyâdır bu. 

NESÎMÎ

NA'T

Yâ Resûl-i fahr-i âlem seyyid-i zât u sıfat

Bahr-ı zâtın gevherisin hem sıfatın ayn-ı zât.

 

Kuvvet-i zât-ı ezel dâim seninle müstakim

Hikmet-i dâru l-ebed kâim sanadır muhkemât.

 

Mazhar-ı sırr-ı dakâyık matla-ı nûr-ı ezel

Mahzar-ı kân-ı hakâyık menba-ı her mu'cizat.

 

Ahmed ü Mahmud u Kâsım  şâh-ı sultân-ı rusûl

"Künt ü kenz"in ma'deni hem keşf-i hall-i müşkilât

 

Vasfına "Ve'n-Necm"ü "Ve'ş-Şems"ü "Tebârek" söyledi

Şânına "Tâ-Hâ" ve "Yâ-Sîn" geldi Hakk'tan beyinât

 

Sûret-i envârının her zerresi şems ü kamer

Turre-i anber-feşânın Leyletü'l Kadr ü Berât.

 

İzz ü ikbâlinden ötürü oldu terkîb-i cihan

Yer ü gök ins ü melâik asi u fer-i kâinat.  

 

MEHMED AKİF ERSOY

 

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDİNE'YE

Şerif Ali Haydar Paşa Hazretlerine

 

 

Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş?

Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!

Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,

Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.

San'atın sırrını ressâm-ı ezelden okuyan;

Rûh-i ma'sumu bütün hilkati kendinde duyan;

Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar,

Şimdi tûfân-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar,

Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler,

Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,

Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummanı,

Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı,

Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan

Kumların üstüne bin türlü bedâyi' dokuyan

O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:

Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!

Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat;

Âh bir reng-i hayât olsa da görsem... Heyhat!

Benzi külden de uçuk... Nerde o masmavi semâ?

Yine bîçârenin üstünde o müzmin humma!

Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm,

Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm,

Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;

O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;

Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,

Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!

Ne soluk var, ne de ses... Bâdiyenin hâli harab!

Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;

Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.

 

Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı,

Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer,

Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder

Istırâbıyle, ne müz'ic uzanıp kıvranıyor!

İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.

Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,

Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer,

Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,

Gidiyor bulmaya, heyhat, yeşil bir toprak!

Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?

Nerdedir vahası, yâ Rab, bu serâbistânın?

Necd'in a'mâkına dalmış, iki aydan beridir,

Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir,

Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,

Görürüm, bir gün olur "Hayme-i Leylâ" diye!

Ne devam etmeye takat, ne karâr etmeye yer;

Bir ılık gölge, İlâhî... O da olmazsa eğer,

Kalmıyor sâhil-i maksûda vusul imkânı.

 

Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,

Karşıdan "Kubbe-i Hadrâ" edivermez mi zuhur?

O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!

Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrakı,

Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk'ı!

Ebedî fecrini gördükçe perişan lâhût;

Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!

Sanki feyfâ-yı taharride yanan ervaha,

Sayeler dökmek için Sidre'den inmiş vaha.

O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel!

En büyük şi'r tezadın mıdır, ey hüzn-i ezel?

Sana bir mısra'-ı bercestedir etmiş ki sünûh:

Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.

 

"Menâha"dan geçiyorduk, ikindi olmuştu. 

Çıkınca karşıma Cânân'ımın yeşil yurdu,

Gözüm karardı,atıldım harîm-i cazibine;

Yarıp cemâ'ati, düştüm direklerin dibine.

Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı,

Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.

Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan

İçimde dondu da bir ra'şe koptu ruhumdan;

Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!

Önümde sîneye çekmiş huşû'u titrerdi,

Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn

Zılâl-i camide halinde, bir cihân-ı sükûn!

Evet, o koskoca âlem... Tunuslu, Afganlı,

 Transvâlli, Buhârâlı, Çinli, Sudanlı,

Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,

Serendib'in, Cava'nın, Mağrib'in bütün şekli;

Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,

Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden,

O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,

Huzur içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!

 

Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!

Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekût:

Hurûş edip beşi birden yanık minarelerin,

Huda'yı bağrına basmış yığın yığın beşerin

Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı;

Deminki mahşeri inletti, Sûr'u andırdı!

Birinci "Eşhedü en-lâ-ilâhe illâ'llâh"

Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,

Duyuldu Merkad-i Pâk'in de, aynı ikrarı,

Derin derin gelen âvâzelerle tekrarı.

Bütün o ma'kese dönmüştü cebheler şimdi;

Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.

İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,

Huda'yı etti zeminden için için tevhîd.

Üçüncü oldu şehâdet ki: Tuttu eb'âdı,

Muhammed'in ebediyyet-güzîn olan yâdı.

Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!

Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan?

Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?

Kıyâm-ı Haşr'e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?

Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:

Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke,

-Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda-

Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da;

O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,

Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?

 

Minareler yeniden "Lâ-ilâhe illâ'llâh"

Teranesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh,

Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ'da;

Yayıldı velvelesiz bir inilti eb'âda.

Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;

Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;

Ne ihtiyarıma sâhib, ne i'tiyâdıma râm,

Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;

Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi,

-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,

İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,

Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,

İyân olur yeniden- öyle çalkanıp durarak;

Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!

Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,

Sükûna münkalib olmuş da bekliyor, medhûş.

İnince yerlere mahfilden akıbet bir enîn,

Boşandı gitti o binlerce sineden «âmîn!»

Boyun bükük, kol açık âsumâne, göz kapanık;

Ne inliyor o cemâ'at, ne inliyor artık!

Fezayı dolduran eller ki Hakk'a yalvarıyor;

Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu here ü merc âvâz,

Birer niyaz idi Mevlâ'ya...Hem de aynı niyaz!

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,

Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,

Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim?

Şu ben.ki... Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.

Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimîz, arşımız, Huda'mız bir;

Benim de beklediğim nûr onun da gayesidir.

 

O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir şabâh ister.

İnayetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kabe'n için; sermedi Kitâb'ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için; 

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm'ın! 

Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı...

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mazinin.

           

Henüz duâ ediyordum ki, "Yâ Resûlallâh!"

Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki "Babü's-Selâm" önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezada çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb'âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:

 

- Yâ Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

"Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak...

Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sudan'ı,

Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyabanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,

Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir...

Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş'ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!...

 

Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa "ah!"...

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sudanlı...

Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.

Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini, 

"Bakî'"a gitti şehidin vücûd-i fânisi;  

"Harem"de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi. 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

ALLAH'IN SEVGİLİSİ

Düşünüyorum: O'ndan evvel zaman var mıydı?

Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?

                                                            (1938)

O

O, Allah'ın emriyle Kâinat Efendisi; varlığın

Tacı, varlık nurunun ta kendisi...

                                                            (1974)

 

ÖLÇÜ

Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!

                                                            (1974)

 

PEYGAMBER

Sen, fikir kadar güzel; ve

Tek, birden daha tek! Itrim

Süzmüş ezel; bal Sensin,

Varlık petek...

 

Sensin ölüme hisar;

Bakisi hep inkisar..Sar

Bizi, çepeçevre sar,

Rahmet rüzgârı etek!

                                    (1958) 

ALİ ULVİ KURUCU

RUHUM SANA AŞIK

Ruhum Sana âşık, Sana hayrandır EFENDİM.

Bir ben değil, âlem Sana kurbandır EFENDİM.

 

Ecrâm ü felek, levh u kalem, mest-i nigâhım

Dîdârına âşık Ulu Yezdan'dır EFENDİM.

 

Mahşerde nebîler bile Senden medet ister,

Rahmet diyen âlemlere Rahmandır EFENDİM.

 

Kıtmîriniz Ey Şâh-ı Rusül, koğma kapından,

Âsilere lutfun, yüce fermandır EFENDİM.

 

Tâ arşa çıkar her gice âşıkların âhı,

Medheyleyen ahlâkını Yüce Kur'an'dır EFENDİM.

 

Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,

Sensiz bana cennet bile hicrandır EFENDİM.

 

Doğ kalbime bir lâhzacık ey Nur-i Dilârâ,

Nurun ki, gönül derdime dermandır EFENDİM.

 

(ULVİ) de Senin bağrı yanık âşık-i zârın,

Feryadı bütün âteş-i sûzandır EFENDİM.

 

ARİF NİHAT ASYA

NAAT

Seccaden kumlardı...

Devirlerden diyarlardan

Gelip göklerden buluşan

Ezanların vardı.

 

Mescit mü'min, minber mü'min...

Taşardı kubbelerden tekbîri

Dolardı kubbelere "âmin".

 

Ve mübarek geceler, dualarımız,

Geri gelmeyen dualardı..

Geceler ki, pırıl pırıl

Kandillerin yanardı!

 

Kapına gelenler, yâ Muhammed.

-Uzaktan yakından-

Mü'min döndüler kapından!

 

Besmele ekmeğimizin bereketiydi

İki dünyada aziz ümmet,

Muhammed ümmetiydi.

 

                        Konsun -yine- pervazlara

                        Güvercinler;

                        "Hû hû" lara karışsın

                        Âminler...

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!

 

Şimdi Seni ananlar,

Anıyor ağlar gibi...

Ey yetimler yetimi,

Ey garipler garibi;

Düşkünlerin kanadıydın,

Yoksulların sahibi...

Nerde kaldın ey Rasul,

Nerde kaldın ey Nebî?

 

Günler ne günlerdi yâ Muhammed;

Çağlar ne çağlardı:

Daha dünyaya gelmeden

Mü'minlerin vardı...

Ve bir gün, ki gaflet

Çöller kadardı.

 

Halime'nin kucağında

Abdullah'ın yetimi,

Âmine'nin emaneti ağlardı!

 

Hadîce'nin koncası,

Âişe'nin gülüydün.

Ümmetinin gözbebeği,

Göklerin Rasulüydün...

Elçi geldin, elçiler gönderdin...

Ruhunu Allah'a,

Elini ümmetine verdin.

Beşiğin, yurdun, yuvan

Mekke'de bunalırsan

Medine'ye göçerdin.

 

Biz bu dünyadan

Nereye göçelim, yâ Muhammed?

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor...

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü.) diyorlar:

 

Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

 

Neler duydu şu dünyada

Mevlid'ine hayran kulaklarımız

Ne adlar ezberledi, ey Nebî,

Adına alışkın dudaklarımız!

Artık yolunu bilmiyor;

Artık yolunu unuttu

Ayaklarımız!

Kâbe'ne siyahlar

Yakışmamıştır, yâ Muhammed,

Bugünkü kadar!

 

Haset gururla savaşta;

Gurur, Kafdağı'nda derebeyi...

 

Onu da yaralarlar kanadından,

Gelse bir şefkat meleği...

İyiliğin türbesine

Türbedâr oldu iyi!

 

Vicdanlar sakat

Çıkmadan yâ Muhammed yarına!

İyilikler getir, güzellikler getir

Âdem oğullarına...

 

Şu gördüğün duvarlar ki

Kimi Tâif'tir, kimi Hayber'dir;

Fethedemedik, yâ Muhammed,

Senelerdir...

 

Ne doğruluk, ne doğru;

Ne iyilik, ne iyi...

Bahçende en güzel dal,

Unuttu yemiş vermeyi...

Günahın kursağında

Haramların peteği...

 

Bayram yaptı yabanlar:

Semâve'yi boşaltıp

Sâve'yi dolduranlar...

Atını hendeklerden -bir atlayışla-

Aşırdı aşıranlar...

Ağlasın Yesrib,

Ağlasın Selman'lar!

 

Gözleri perdeleyen toprak,

Yüzlere serptiğin topraktı...

Yere dökülmeyecekti ey Nebî,

Yabanların gözünde kalacaktı!

 

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        "Hû hû" lara karışsın

                        Âminler...

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!

 

Ne oldu, ey bulut,

Gölgelediğin başlar?

Hatırında mı, ey yol,

Bir aziz yolcuyla

Aşarak dağlar taşlar,

Kafile kafile, kervan kervan

Şimale giden yoldaşlar?

 

Uçsuz bucaksız çöllerde,

Yine, izler gelenlerin,

Yollar gideceklerindir.

 

Şu tekbir getiren mağara,

Örümceklerin değil;

Peygamberlerindir, meleklerindir.

 

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi...

Hakkı göremeyen

Gözlerdeydi!

 

Şu kuytu cinlerin mi; perilerin yurdu mu?

Şu yuva -ki bilinmez,

Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-

Kuşlarını, bir sabah,

Medine'ye uçurdu mu?

 

Ey Ebvâ'da yatan ölü,

Bahçende açtı dünyanın

En güzel gülü;

Hatıran, uyusun çöllerin

Ilık kumlarıyla örtülü.

 

Dinleyene hâlâ,

Çöller ses verir;

"Yâleyl!" susar,

Uğultular gelir.

Mersiye okur Uhud,

Kaside söyler Bedir.

Sen de bir hac günü,

Başta Muhammed, yanında

Ebû Bekir;

Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü

Destan yap, ey şehir!

 

Ebû Bekir'de nur,

Osman'da nurlar...

Kureyş uluları, karşılarında

Meydan okuyan

Ömer bulurlar;

Ali'nin önünde kapılar açılır,

Ali'nin önünde eğilir surlar.

Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de

Hakk'ın yiğitleri, şehîd olurlar...

 

Bir mutlu günde ki, ölüm tatlıydı;

Yerde kalmazdı ruh, kanatlıydı...

 

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        "Hû hû" lara karışsın

                        Âminler...

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!

 

Vicdanlar, sakat çıkmadan,

Yâ Muhammed, yarına;

İyiliklerle gel, güzelliklerle gel

Âdem oğullarına!

 

Yüreklerden taşsın

Yine, imanlar!

Itrî, bestelesin Tekbîr'ini;

Evliya, okusun Kur'an'lar!

Ve Kur'an'ı göz nuruyla çoğaltsın

Kayışzade Osman'lar!

 

Na'tini Gâlip yazsın,

Mevlid'ini Süleyman'lar!

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinan'lar!

Çarpılsın hakikat niyetine

Cenaze namazı kıldıranlar!

 

Gel, ey Muhammed, bahardır...

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır!...

Hacdan döner gibi gel;

Mîrac'tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

 

Bulutlar kanad, rüzgâr kanat,

Hızır kanad, Cibril kanat;

Nisan kanad, bahar kanat;

Âyetlerini ezber bilen

Yapraklar kanat...

 

Açılsın gözlerin kapıları,

Açılsın perdeler, kat kat!

Çöllere dökülsün yıldızlar;

Dizilsin yollarına Yetimler; günahsızlar!

Çöl gecelerinden, yanık

Türküler yapan kızlar

Sancağını saçlarıyla dokusun;

Bilâl-İ Habeşî sustuysa

Ezanlarını Dâvûd okusun!

 

                        Konsun yine pervazlara

                        Güvercinler;

                        "Hû hû" lara karışsın

                        Âminler...

                        Mübârek akşamdır;

                        Gelin ey Fâtiha'lar, Yâ-sin'ler!

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.