Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Aşkın ve İktidarın Sembolü: Mukaddes Emanetler

Güneşin ilk ışınlarının Sarayburnu üzerinden Enderun Avlusu'na düşüp Has Oda Koğuşu'nun pencerelerinden içeri vurmasıyla, pervazlara kıvrılmış sarayın içoğlanları silkindiler kısa uykularından. Zira padişahın sarığından kıyafetlerine, vücut bakımından içtiği kahveye kadar çeşitlenen hizmetlerine bakan Enderun mezunu bu gençleri, ayrı bir telaş beklemekteydi o gün. Her günü, her gecesi sarayda ayrı bir şaşaa, tantana ve heyecan ile geçen Ramazan ayının on beşinci günü yaşanacak özel merasimin son hazırlıklarına adanmıştı o gün.

Padişah geldiğinde, büyük gümüş sandığın içindeki daha küçük bir altın sandukada muhafaza edilen Peygamber'in kutsal hatırası, altın bir anahtarla kilidi çözülen sandukanın içinden günışığına çıkarılacak; hırkayı kucaklayan yedi işlemeli bohça, incilerle bezenmiş şeritlerinden sıyrılarak açılacak ve bizzat padişah tarafından özel olarak hazırlanmış sergisine yerleştirilecektir. 

Hummalı bir telaş sarmıştır Has Oda'yı. Odanın temizliğinden sorumlu Tülbent gulamı sahurdan beridir eli sopalı gezmektedir. Has Oda dahilinde bulunan Hırka-i Şerif Dairesi ve Arzhane'nin her köşesine dağılmış içoğlanları bir taraftan yan gözle Tülbent Ağası'nın elindeki sopayı kollarken, diğer taraftan da bu odaların dört duvarı içine emanet edilmiş mukaddes emanetlerin ve mushafların son bir kez tozlarını almakta, gümüşleri parlatmakta, gül suyu serpmekte ve öd ağacı tütsülemektedir. İçoğlanlar günün bu erken vaktinde yorgundur; zira bu hummalı temizlik üç günden beri devam etmektedir. Önce Has Oda'nın tüm kıymetli envanteri Revan Köşkü'ne taşınmış, sonra burası dipli köşeli süpürülmüş; tabiatın kanunu biriken tozlar, Peygamber'in yüce varlığının emanetlerindeki tecellisine hürmeten biriktirilmiş ve temizlik sonrası avludaki bronz kapaklı kuyuya dökülmüştür.

Hünkârın öğle namazından iki saat önce arz ağaları ile birlikte Hırka-i Şerif Dairesi'ne gelmesi beklenmektedir artık. Padişah geldiğinde, büyük gümüş sandığın içindeki daha küçük bir altın sandukada muhafaza edilen Peygamber'in kutsal hatırası, altın bir anahtarla kilidi çözülen sandukanın içinden günışığına çıkarılacak; hırkayı kucaklayan yedi işlemeli bohça, incilerle bezenmiş şeritlerinden sıyrılarak açılacak ve bizzat padişah tarafından özel olarak hazırlanmış sergisine yerleştirilecektir. Öğle namazını Ayasofya Camii'nde kılmış olan başta şeyhülislam, sadrazam ve sair vüzera olmak üzere teşrifata dahil devlet erkanı ve ulema sırayla, Peygamber hırkasına bir tülbend üzerinden yüz sürecek; hayatları boyunca o günün hâtırası niyetine saklayacakları bu tülbendle çıktıkları huzurdan, sanki Peygamber'in ruhaniyetiyle bütünleşmiş gibi ayrılacaklardır. Kur'ân tilavetinin Has Oda'dan Enderun Avlusu'na taştığı merasim sonunda, Ebed Dâim Osmanlı Devleti'nin tüm idarecilerinin önünden geçtiği sergi, altın bir maşrapa içinde getirilen su ile yıkanacak; kullanılan atık su dökülmeyip saklanacak, geride kalan rutubet öd ve amber ile kurutulacaktır.

Osmanlı Devleti'nin şaşaalı teşrifat anlayışı içinde özel bir ihtimam gösterilen mukaddes emanetlerin bu yeri Ramazanla sınırlı kalmamıştır. Padişahlar tahta çıktığında ilk biatlarını Hırka-i Şerif'in huzurunda almış; sultan kızlarının nikah törenleri kutsal emanetlerin şahitliğinde yapılmış; savaşlarda cepheye götürülecek sancak-ı şerif, zafer muştusu temenni ve dualarla hep buradan uğurlanmıştır. Ahirete intikal eden padişah ve şehzadelerin cenazeleri Has Oda avlusuna kurulan çadırda yıkanıp kefenlenmiş; tabuta konan cenazenin dostlarıyla son helalliği, Hırka-i Saadet'in girişindeki mermer üzerinde istenmiştir. Şehzadelerin hatim, padişahların dua ve merasimleri hep bu daire önünde gerçekleştirilmiştir. Yavuz Sultan Selim'in hilafeti devralmasıyla birlikte Mısır'dan taşınıp Has Oda'ya yerleştirilen mukaddes emanetlerin başında okunan Kur'ân tilaveti, bugüne kadar neredeyse kesintisiz olarak devam etmiştir.

Kutsal emanetlerin başında gelen ve Peygamber'e aidiyeti hususunda diğer emanetlerden çok daha az şüphe duyulan Peygamber'in hırkası, bu bakımdan özellikle dikkate değerdir. Dört halife sonrası dönemde, devlet mührü gibi, bir halifeden diğerine miras kalan bu hırkanın hikayesi de, sanki devlet başkanları özellikle nasiplensin diye suç, ceza ve af kavramları etrafında şekillenen kulaklara küpe bir yöneticilik dersi barındırmaktadır.

Kutsal emanetlerin Osmanlı devlet teşrifatına bu kadar dahil olmasının hiç şüphesiz dönemin şartları içinde tabii gerekçeleri olmuştur. Peygamber'in bizzat kullandığı rivayet edilen eşyalara ümmetin gösterdiği teveccüh, meşruiyetini Raşid Halifelere, oradan da Rasûle kadar uzatmak isteyen hilafet makamı için kullanılması kaçınılmaz bir kaynak teşkil etmiştir. Böylece kutsal emanetler sadece Peygamber sevgisini sembolize etmemiş; aynı zamanda iktidarı da ihya etmiştir. Emevilerden Osmanlılara uzanan saltanat silsilesi, bu güçlü sembolle İslam'ın savunucusu ve Müslümanların hamisi konumunu pekiştirmiştir.

Kutsal emanetlerin başında gelen ve Peygamber'e aidiyeti hususunda diğer emanetlerden çok daha az şüphe duyulan Peygamber'in hırkası, bu bakımdan özellikle dikkate değerdir. Dört halife sonrası dönemde, devlet mührü gibi, bir halifeden diğerine miras kalan bu hırkanın hikayesi de, sanki devlet başkanları özellikle nasiplensin diye suç, ceza ve af kavramları etrafında şekillenen kulaklara küpe bir yöneticilik dersi barındırmaktadır. Zira Peygamber, hırkasını şiirleriyle Peygamber'i hicvetmiş ve karalamaya çalışmış olan dönemin önde gelen şairlerinden Ka'b b. Züheyr'e hediye etmiştir:

Hakaret nevinden yazdıkları sebebiyle idam edilmek üzere aranan Ka'b, yaptıklarından pişman olunca Müslüman olan kardeşinin refakatinde Allah Rasûlu'nun huzuruna çıkmış ve yazdığı övgü dolu kasideyi insanlığın efendisine okuyarak Müslüman olmuştur. Allah'ın sevgilisi, bundan duyduğu memnuniyeti ifade etmekle kalmamış; Ka'b'a sırtından çıkardığı hırkayı da hediye etmiştir.

Hilafeti her fırsatta sorgulanmış olan Muaviye'nin, çok istediği bu hırkayı sağlığında Ka'b'dan alamasa da, onun ölümünden sonra varislerinden 20.000 dirhem ödeyerek ele geçirdiğini yazar tarih kitapları. Rivayete göre, daha sonraları son Emevi halifesi II. Mervan'ın öldürülüşüne şahit olan hizmetlisi, kendisinin bağışlanması karşılığında hırka ve Nebî'den kalan diğer emanetlerin yerini, hilafetin yeni temsilcileri olan Abbasilere göstermiştir. Abbasiler de, tıpkı Emeviler gibi, bu hırkayı devletin önemli törenlerinde giymiş; Peygamber'e ait olduğu söylenen sancak ve onun Hz. Osman tarafından kaybedilen mührünün bir kopyası olduğu anlaşılan nübüvvet mührü ile birlikte hırkayı hilafet alametlerinden biri olarak kullanmışlardır.

Bağdat'ın Hülâgü tarafından istilası sırasında Mısır'a kaçırılan, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesiyle de İstanbul'a getirilen ve bilahare Osmanlıların da bu mirasa başka nadide parçaları ilave etmesiyle genişleyen koleksiyonun, saltanat müessesesi tarafından çok daha gösterişli bir şekilde kullanılması kaçınılmazdı. Öyle ki, III. Mehmed'in Haçova Savaşı sırasında Hırka-i Şerif'i giydiği ve bu sayede ordusunun moralini yükselterek kaybedilme noktasına gelen savaşı zaferle taçlandırdığı rivayet edilmektedir. Söz konusu rivayette, geri hizmetlerde görevli aşçı, yamak ve sâir sivilin de heyecanlanarak savaşa girdiği kaydedilmektedir.

Ancak mukaddes emanetlerin hilafet makamında oturanlar için sadece bir meşruiyet sembolü olarak görülmediğini, bilakis İslam ümmetinin Peygamber aşkını müşahhaslaştıran bu maddi mirasın, onları da çağları aşan bir muhabbet bağı ile Allah Rasûlu'ne bağladığını görüyoruz. Bu muazzam bağlılığın en canlı ifadesine de, Efendimiz'in ayak izini muhafaza etmek amacıyla altın kaplı bir mahfaza yaptıran II. Abdülhamid'in mahfaza üzerine yazdırdığı şu sözlerde şahit oluyoruz:

"Senin mübarek ayağın yeryüzüne değmeseydi, hiç teyemmüm insanı temizler miydi?"  

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.