Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Bulutla Korunan Çocuğun Şehri: Busra


 

Diyar-Şam’da gördüğüm bembeyaz kubbelerin yarattığı sadelik ve mahviyet duygusu benzersizdir. Böyle kubbeler yapmak nasıl bir hissiyatın kuvveden fiile geçmesidir diye merak ettim bu yerlere her ziyaretimde. Sonra başka görüntüler, sesler, zihinsel yoğunluk alıkoyuyordu beni iz sürmekten.

Rahip Bahira’nın manastırını duymuştum elbette ama Busra diye bir şehirden haberim bile olmamıştı. Birçok haritada da yer almıyor tuhaf bir şekilde.


Şam’ın güneyinde Ürdün sınırında bulunan, Hristiyan dünyanın Bosora dediği kente vardık. Yıkık bir Suriye şehri diye de bilinen kent zamanında Hıristiyanlığın önemli merkezlerindendi.  

Şam’ın 107 km. güneyindeki Ürdün sınırında bulunan, Hristiyan dünyanın Bostra, Bosorra, Bosora dediği kente vardık. Yıkık bir Suriye şehri diye geçer Ana Britannica’da. Aslında zamanında Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biriydi. Romalılar zamanında yapılan amfi tiyatro hala çok etkileyici ve güçlü bir uygarlığın alameti. Sonra şehir Bizans’a intikal etmiş. Tiyatrodaki sıraların yükselişi öylesine dik ve ürkütücü ki nasıl gönül rahatlığıyla oturup da gösteri izlemişler havsala almıyor. Hatta akustik hala inanılmaz. Selçuklular döneminden kalan han ve hamamlar da sadelikleri ve insani yapılarıyla ayakta. Uygarlıklar üst üste yan yana biri diğerini yıkmamış olarak sergileniyor İkinci ve üçüncü gidişimde ise programımıza almayı çeşitli sebepler yüzünden başaramamıştık. Böyle yerleri görmek nasip işi ve beklemeyi bilmek gerekiyor demek ki. Dördüncü sefer bir gazeteci gurubuyla birlikteydik ve Malula’yı ve Hıristiyanlığa dair mübarek hatıraları içimiz titreyerek temaşa ettik. Sonra yol arkadaşlarımız ertesi gün Humus’taki Halid bin Velid camiinde iki rekat namaz kılmamızı bile beklemeye razı olmayıp Busra ziyaretini zaman kaybı olarak görünce rehberimize dedik ki kellim kellim la yenfa(konuş konuş boşuna), biz yol çatalında ayrılalım, kendimiz buluruz istikameti. Yolunu ayırmadan yolu bulamaz insan. Parlayan güneşin altında içinde kalpleri heyecanla çarpan yolcularıyla buluttan kubbenin membaına doğru ilerliyordu arabamız.  

Şehre ikindi vakti zeval vaktinden epeyce önce giriş yaptık ama tarifi imkansız bir hüzünle kaplıydı her yan. Hüzün ki en çok yakışan peygamberimize. Onun bildiklerini bilseydik az güler çok ağlardık kuşkusuz. Said Nursi’nin dediği gibi bu dünya hayatı bir lezzet verir bin tokat atar aslında. Şehirdeki her yapı ziyareti hak ediyordu, içimizi şekillendiren ruhaniyetleriyle dolduğumuz taş yapıları hızla geçip gidiyordu otobüsümüz. Çok kadim ve büyülü, büyük bir eşref-i mahlûku ağırlamış bir şehir. Caddeler sokaklar modernliğin izini taşımıyordu. Ağır bir yükü taşımaya hazırlanan çocuğun halesi taptaze duruyordu şehrin hücrelerine sinmiş olarak. Kervanı deveyi çocuğu konaklamayı yüce gönüllülüğü, rahibin müjdesini, ferasetini latif bir rüzgârla içimize almaya başlamıştık.

Peygamberimizin 9–12 yaşlarındayken amcası ve aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası olan Ebu Talip’in ticaret kervanıyla yola çıktığını hepimiz biliriz. Kervan ilerledikçe küçük bir bulut ta ilerliyor. Bulut neredeyse bilmeli ki altında kudret eliyle evirilip çevrilerek taşınması zor işe hazırlanan bir çocuk var. Kervanın tam üzerinde durduğumuz bu gölgeliğe konaklamış olması,  develerin çöküşü, özellikle bir devenin nazlı yolcusunu incitmeden yavaşça indirmesi muhayyilemizde geçit yapıyordu. Güneş bütün ışıklarını son kez salarken ortalığı bir hüzün sarmışken dolunay da çıkmıştı bizi ateşlere iyice bir salmak için. Onu dünya gözüyle asla görememiş olmanın elemini duyarak eski kapıdan içeri girdik. Bakımsız toz toprak eski bir mekân. İyi ki böyle. Hakikiliği bozulmadan. Üzerine küçük bir mescit yapılmış.  Kubbeyi görünce insanın kendinden geçesi geliyor. Topraktan pişirilmiş kocaman bir bulut gibi. İşte buluttan kubbelerin kaynağı burasıydı. Bir camiye bundan daha fazla yakışan bir kubbe bilmiyorum. Peygamberimizin devesinin çöktüğü yere yöre halkı Mabrûku’n-Nâka diyorlar. Hemen yanı başındaki aynı adlı camide “şükür buralara kavuşturana” namazı kılmak gerek.

 

Peygamberimizin 9–12 yaşlarındayken amcası Ebu Talip’in ticaret kervanıyla yola çıktığını hepimiz biliriz. Kervan ilerledikçe küçük bir bulut da ilerliyor. Bulut neredeyse bilmeli ki altında kudret eliyle evirilip çevrilerek taşınması zor işe hazırlanan bir çocuk var.

Şam-ı şerif denilince her yol Emevi’ye çıkar, bunu böyle bildim ben de. Fakat Busra’yı gördükten sonra bölgeye Halep kapısından değil, Busra’dan o kutlu çocukluğu selamlayarak giriş yapmanın yolculuğu daha müstesna yapacağını düşünür oldum.897’de vefat eden birçok ülkeler gezmiş ve Ülkeler Kitabı adlı eseriyle yeni bir coğrafya oluşturmuş olan Ya’kubî şimdi Suriye dediğimiz Dımaşk’ı bize Gassan meliklerinin yurdu olarak anlatır. Birçok sahabe de bu bölgede medfun. Hatta Şam’da bulunan Emevi Camisinin İslam dünyasında eşi benzeri olmadığını söyler. Şam-ı şerif denilince her yol Emevi’ye çıkar, bunu böyle bildim ben de. Fakat Busra’yı gördükten sonra bölgeye Halep kapısından değil, Busra’dan o kutlu çocukluğu selamlayarak giriş yapmanın yolculuğu daha müstesna yapacağını düşünür oldum. Ya’kubî burada yaşayan halkların Süveyde’den, Kelb’den, Beni Mürre’den topluluklar olduğunu yazmış, burası Havran bölgesi şehri de Busra demiş demesine ama bulutla korunan çocuktan söz etmemiş. Az da olsa kimi kaynaklar Bahira olayının doğruluğunu teyit etmez. Bölge halkı hiç bir şek ve şüpheye mahal bırakmayacak şekilde olanlara inanıyor ve birçok kaynak da doğruluyor. Diyorum ki kalp yanılmaz. Manastırdan kubbeye doğru bakınca içimizde şimşekler çaktıran şey nedir o zaman.

Rahip Bahira Mekke’ye giden kervanların gölgelik olan bu yerde konakladığına kim bilir kaç kez şahit olmuştu. Bu kervanda olağandışı olan şey alçaktaki bir bulutun kervanı izlemesiydi. Kervan konaklamak için durunca bulutun da tam orada durması irkiltti rahibi. Bir ağacın dallarını eğerek gölgesini genişlettiğini de görünce tümden heyecana kapıldı. Herkese görünmeyen Semur ağacıydı bu bir görüşe göre. Bu ağacın altında sadece peygamberler oturabilirdi. Bahira elindeki kitaplarda anlatılan, peygamber olduğu bildirilen kişiyle karşı karşıya olabilirdi. Yakın zamanda manastıra çok miktarda yiyecek hibe edildiğinden bütün kervanı köle hür genç yaşlı demeden yemeğe çağırdı. Peygamberimizi develeri beklemesi için bırakmışlardı. Rahip gelenler arasında aradığı alametleri taşıyan bir kimseyi göremeyince, geride kalan olup olmadığını sordu ve çağırın o çocuğu da gelsin dedi. Ebu Talip oğlumdur! deyince hayır dedi rahip kat’i bir şekilde. “Oğlun olamaz çünkü yetim olmalı”. O zaman hayretle bakıp yeğenimdir dedi amca. Bahira manastırın bir odasında baş başa görüştü çocukla, her hali tariflere uyuyordu. Sırtını da göstermişti Bahira’ya ricası üzerine. Peygamberlik mührünü görünce ağlamaya başladı kendini tutamayarak. Şimdi o odanın kapısı taşlarla kapatılmış. Manastırın kubbesi yıkılıp gitmiş ama yan duvarlar hala duruyor. Bu duvarlar o günün hissini aynıyla veriyor. 

Rahip Bahira Mekke’ye giden kervanların gölgelik olan bu yerde konakladığına kim bilir kaç kez şahit olmuştu. Bu kervanda olağandışı olan şey alçaktaki bir bulutun kervanı izlemesiydi. Kervan konaklamak için durunca bulutun da tam orada durması irkiltti rahibi. Bir ağacın dallarını eğerek gölgesini genişlettiğini de görünce tümden heyecana kapıldı. Herkese görünmeyen Semur ağacıydı bu bir görüşe göre. Bu ağacın altında sadece peygamberler oturabilirdi.

"Yeğenini alıp hemen memleketine geri götür. Vallahi Yahudiler onu görüp de tanırlarsa muhakkak onu öldürmeye kalkarlar. Yahudiler gelecek peygamberin İsrailoğulları’ndan olmasını isterler. Senin yeğeninin hali ve şanı çok büyük olacaktır, onu sakın düşmanlıktan."Ve rahibin Ebu Talip’i çağırıp heyecan içinde söylediği unutulmaz sözler:

Yıllar sonra Hz. Osman Şam’a Kur’ân’ın ilk nüshalarını yolladığında bu kutsal emaneti taşıyan deve de aynı yere çökmüştü. Burada bir de taştan oyma usulü geçmeli bir kapı vardı ki böyle bir kapıyla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Devenin çöküşünü, daha doğmadan babasını, çok küçük yaşta annesini, ardından onu himaye eden dedesini kaybeden öksüz ve yetim çocuğun vakarla inişini, Bahira’nın davetine icabet için herkes çekilip gidince orada develerin yanında beklemek üzere kalışını, bulutun bir an bile onu bırakmayışını, her şeyi hissedebiliyorduk. Devesinin ayak izi bulunan yer işaretlenmişti bir taşın üzerine.

Vakt erişti hefte vü eyyam ileHicri 812’de Bursa’daki Ulu caminin imamı Süleyman Çelebi’nin Mevlid adlı kasidesindeki beyitler, alametler geldi aklıma. Kasidenin Veladet Bahri bölümünde denilir ki:  

Hem Muhammed gelmesi oldu yakin

Çok alametler belirdi gelmeden

...

Sonra annesi Amine’nin dilinden söyler Çelebi:

Huriler geldi bölük bölük

Buğur yüzleri nurundan evim doldu nur

Çevre yanıma gelip oturdular

Mustafâyı birbirine muştular

Dediler oğlun gibi hiçbir oğul

Yâradılâlı cihan gelmiş değil

Çocukluğumda annemle gittiğim mevlitlerde tam bu beyitlere gelince, meleklerin Amine annenin arkasını sıvazladığı bu anda, bütün kadınlar ayağa kalkar, göz yaşlarıyla birbirlerine dokunurlardı. Meleklerin kanat seslerini, aramızda gezinmelerini hayal meyal hissederdim.  

Daha önceki Dımaşk ziyaretlerimde dikkatimi çeken ama anlamını çözemediğim ağaçları şimdi Busra’nın aziz hatırasına hamletmeye başlamıştım. Şehirler böyledir sırlarını tam ne zaman açacakları belli olmaz. Genelde ilk ziyaretlerde ancak kör cehaleti giderebiliriz.


Busra’ya yaklaştığımızda ezan okunuyordu. Ağaçlara dokunuyordu herkesten önce. Onların canına değiyordu. Bir hatıraya karşılık geldikleri belliydi.

Busra’ya yaklaştığımızda ezan okunuyordu. Ağaçlara dokunuyordu herkesten önce. Onların canına değiyordu. Bir hatıraya karşılık geldikleri belliydi. Şehre girince bu ağaçların başında bulutuyla geçen yolcunun anısına nesilden nesile halden hale geçtiklerini düşündüm. Sebeb-i hikmetleri buydu belki de. Şehri arkamızda bırakırken Medine’den ayrılışın benzeri bir acı vardı içimizde. Müstesna çocukluğun aziz hatıraları her fırsatta ziyaret edilmeli, o masumiyetin boyasından bir fırça darbesi almalı ruhumuz. Halep’ten giriş yapınca Hama, Humus, Şam diye devam ederiz. Yol boyunca bazı ağaçlara rastlardım ki bunlar eğilmiş, neredeyse yan yatmış, rükûda, secdede ya da çırpınıp durulmuş halde bulunurlardı. Eğilen konuşmak isteyen, varlıklarını belli eden, hislerini açığa vuran içi dışı bir olmuş, tevazu dolu, hakikat içinde sakin, bazen harekete geçmek ister gibi fısıldayan, gaipten sesler taşıyan ağaçlar. Ne iş diye kendime sorardım. Hakikatin ağırlığı mı, çölün sürprizi mi, yoksa rüzgârın azizliği mi bu acayiplik. Kasyun dağına hürmeten mi kol gibi uzanan kıvrılan dallar. Çamlar söğütler, talip ve salik olan ağaçlar.

Fatih Sultan Mehmet’in oğullarından bahtsız şair Cem Sultan’ın dizeleriyle bitirelim.

Gör kim yetîm iken sadefi mâ-sivâda yok

Dürr-i yetîm gibi bahâsı Muhammed’in

......

Şükründe âciz oldu çü akl-ı akîle bâl

Ya Rab ne dille ola sipâsı Muhammed’in

 


Kaynaklar

Şam Kitabı, Taha Kılınç, Fide yay. 2005, İst

Ülkeler Kitabı, Yâ’kubi, çev. Murat Ağarı, Ayışığı kitapları, 2002, İst

Peygamber Şiirleri, Dr. Hasan Ali Kasır, Düşün yay, 1997

 

Yorumlar

 
Zeliha
Zeliha18.11.2011

Busra sehri..gercekten de peygamberimizi hissettigimiz yer.Yildiz Hnm cok guzel ifade etmis.Sam a bir de bu kapidan girmeyi. Yikik ama sizi icine alan. Manastirin tepesi yok sizi bulutlara bakip o gunlere goturuyor. Yildiz Hnm bugun duygularara ayna olmus eline saglik.

18.11.2011