Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Dokuz Yüz Elli Yıl

15 Mart 2023 Çarşamba Dosyalar


Bu yazıda, yaşadığımız son felakete Hazreti Nuh’un Kur’an’da anlatılan mücadelesi çerçevesinde sakince, akıllıca ve yapabileceklerimize odaklanarak bakmayı deneyeceğiz. Yani hem İslam düşünürlerinin hem de günümüz araştırmacılarının söylediği biçimde akıl, duygu, eylem bütünlüğünü bozmadan.

Bize göre, insanın bir felaketle ilişkisi sadece olay anı ve sonrasıyla ilgili değildir. Yaşanan acının bir de öncesi vardır. Göz göre göre geliyorum diyen bir akıbete bugünden nasıl ve ne kadar hazırlan(ma)dığımız olay anındaki ve sonrasındaki tutumlarımızı büyük ölçüde belirler. Dünyaya geldiğimizde öleceğimizi bilmek, bu kesin gidişe önceden hazırlanmayı her aklı başında kişiye durmadan hatırlatır. Akılı insan gelmesi kesin -veya yüksek düzeyde muhtemel- olan şeye şimdiden hazırlanan insandır. Bunun yüzlerce örneğini verebiliriz. En basiti eğitim hayatındaki sınavlardır. En ciddisi de az önce söylediğimiz gibi ölümdür. Jules Payot, “İrade Eğitimi” isimli eserinde tembel ve ertelemeci insanların safsata düzeyindeki gerekçelerini cevaplarken bu hazırlığın en önemli iki ilkesini uzun uzun işler. Bunlar: Bir durumun düzelmesinin bir anda mümkün olmadığı, dolayısıyla kararlılık ve iradenin neredeyse tüm ömre yayılması gereken bir süreç gösterdiği gerçeğiyle, “az her güne yeter” prensibiyle özetlediği, sorumluluğun tamamını yapamayacaksak tamamını terk etmemek gerektiği ilkesidir. Tek kelimeyle özetleyecek olursak “süreklilik” diyebileceğimiz bu iradi tutumun Kur’an’daki zirve örneği Hz. Nuh’tur. Payot bize sürekli çabadan dehşet duyan, konfor alanının dışına çıkmak istemeyen ve kendini bilgiye kapatanların zekâlarının, akıl yürütme ve düşünme güçlerinin köreleceğini haber verir. Hz. Nuh’un çabasıyla ona direnen çağdaşlarını bu kriterler açısından değerlendirdiğimizde, birindeki azme mukabil diğerinin sergilediği tutumun inat olduğunu açıkça görebiliriz. Azim doğruda, inat cahilce tutumlarda ısrar etmek demektir.

Akıllı insan dürtülerine hâkim ve istekleriyle hedefleri arasındaki uyumu korumak için iradesini sürekli aktif tutan insandır. Buna mukabil dürtüsel insan anlık haz ve menfaatle hareket eder, uzun vadeli düşünmez ve çoğunlukla eylemlerinin amacı ya anlık rahatlama hissi ya da onay almaktır.

Nuh Suresi, iki tarafın sergilediği tutumu detaylı şekilde ortaya koyar. Böylece yukarıda değindiğimiz azimle inat arasındaki farkı da açıkça görme imkânımız olur. Ayetlerin bildirdiğine göre, Hz. Nuh insanları gece-gündüz, gizli-açık hak yola davet etmiş, onlara sürekli Allah’ın nimetlerini hatırlatmış, iman edip hatalı yaşamlarından dönmeleri durumunda erişecekleri dünyevi-uhrevi nimetleri anlatmıştır. (Nuh 71 / 5-20) Kavmiyse ondan kaçmışlar, kulaklarını tıkamışlar, onun etrafındaki kişileri küçümseyerek aralarına katılmayı kibirlerine yakıştıramamışlar, zayıflara zorbalıkla şirk tanrılarını benimsetmişler ve ancak mal, mülk, statü sahibi olanların sözüne itibar etmişlerdir. (Nuh 71 / 5-24)

Akıllı insan (burada aklı, zekâdan tamamen farklı olarak “halim” anlamını içkin şekilde ahlaki bir akıl anlamında kullanıyoruz) dürtülerine hâkim ve istekleriyle hedefleri arasındaki uyumu korumak için iradesini sürekli aktif tutan insandır. Buna mukabil dürtüsel insan anlık haz ve menfaatle hareket eder, uzun vadeli düşünmez ve çoğunlukla eylemlerinin amacı ya anlık rahatlama hissi ya da onay almaktır. Bu ikisi arasındaki farkın zekâ olmadığını anlamışsınızdır. Dürtüsel insan da iyi derecede zeki olabilir. Fakat bu zekâ anlık çıkarları tatmin etmeye yönelmiştir. Payot der ki bunları sürekli eylem halinde görürüz, oysa derhal eyleme geçme dürtüsü, yani taşkınlık ve övgü ihtiyacı bütün felaketlerin sebebidir. (Bu yargıya, depremde mezar olan evlerimizin inşa süreci açısından bakmak, gösterişle birleşen aceleciliğin bedelini görmemize yardım edebilir.) Ona göre taşkınlığı çalışkanlık sanmak büyük bir yanılgıdır ve aralarındaki fark harıl harıl sürdürülen bir işgüzarlıkla, eleştirilere aldırmadan çabanın bir hedef doğrultusunda sürdürülmesidir.

Kur’an kıssalarında mekân, zaman, isim ve sayı gibi bilgilere çok az yer verildiği malumunuzdur. Buna rağmen Rabbimiz, -her daim tartışma konusu olacağını elbette bilerek- Hz. Nuh’un kavmiyle birlikteliğinin 950 yıl sürdüğünü açıkça söyler. (Ankebut 29 / 14) Yüzlerce yıl süren bir tebliğ için nasıl bir irade ve sabır gerekir? Üstelik ufukta yüz güldürecek bir gidişat da görülmemekteyken Hz. Nuh bu azmi nereden bulmuştur? Bu iradenin ilk dayanağı Allah tarafından görevlendirilmiş olmanın düşünsel kaçınılmazlığıdır. Yani Hz. Nuh görevini apaçık şekilde bilmektedir. İkinci olarak, bu bilgiden doğan şeksiz şüphesiz inanca eşlik eden uhrevi sorumluluk duygusu bu yüzlerce yıl süren mücadelenin en güçlü motivasyonudur. (Hud 11 / 28-29) Bilinçle inanç (yani bilgi ve duygu) birleşince oradan azim doğar. Bilginin kaynakları malumdur. Metafizik hakkındaki bilgimizi vahye, gözlemlenen dünya hakkındaki bilgimizi de akıl ve tecrübeyle evrenin yasalarını keşfetmeye borçluyuz. (Bu yasalardan “sünnetullah” diye bahsetmenin yanlışlığı hakkında bkz: TDV İslam Ansiklopedisi, “Sünnetullah” maddesi)

Hz. Nuh’un kendisine gelen bilgiye duyduğu güveni, bu bilgiden doğan sorumluluk duygusunu ve bu doğrultuda gösterdiği irade ve azmi içinde bulunduğumuz afet sürecine uyarlarsak, afet öncesinde nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini açıkça görürüz.

Yaşadığımız afet konusuna bu açıdan bakacak olursak, artık ülkemizde üzerinde yaşadığımız coğrafyanın faal deprem kuşağı olduğunu bilmeyen yok. Fakat bu bilginin üzerinde düşünen, hırslarını ve maddi doyumsuzluğunu (yani nefsanî ve dürtüsel duygularını) bu bilgiyi zihninden hemen uzaklaştıracak kadar başıboş bırakmayan, kendine hâkim, değerlerinin hiyerarşisini bilinçle kurmuş, sorumluluk sahibi insan az olduğundan sonuç ortada. Hz. Nuh’un gemiyi inşa etmek için önce ağaç diktiği rivayetine bakarsak, geminin tamamlanması yüz yıldan fazla sürmüş olmalı. Bütün bu süre içinde tribünlere oynamayan, ilahi bilgiyi esas alan, günü kurtarma ve adamlarını çoğaltma derdi gütmeyen, alaylara aldırmadan gerekeni yapan bir portre çiziyor bize ikinci babamız. (Hud 11 / 36-39)

Bu uzun süreçte, üstelik görünürde bir tehlike de yokken, gelen geçenin alaylarına aldırmadan gemi yapımını sürdüren Hz. Nuh’un kendisine gelen bilgiye duyduğu güveni, bu bilgiden doğan sorumluluk duygusunu ve bu doğrultuda gösterdiği irade ve azmi içinde bulunduğumuz afet sürecine uyarlarsak, afet öncesinde nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini açıkça görürüz. Yaşadığımız coğrafya bir deprem kuşağıdır, er ya da geç büyük depremler bizi bulacaktır, nitekim bilinen tarih boyunca böyle olmuştur. Bu, bilgi kısmı. Elindeki kesin bilgiye güvenerek ona göre hareket etmeyip, Hz. Nuh’un oğlu misali “bizi bulmaz” gibi aptalca iyimserliklerle -ki bunun diğer adı inattır- hakikate sırtını dönmek (Hud 11 / 42-47) ve üç kuruşluk kâr için vicdani/mesleki sorumluluklarının gereğine göre hareket etmeyen açgözlü çıkarcılık da konunun ahlâkî boyutu.

İnat, insanın bir şeyin doğruluğunu bilmesine rağmen reddedip aykırı davranmakta ısrar etmesi olarak tanımlanır. Peygamberimizin Allah’a sığındığı bir kusur olan bu davranışın afet öncesi almamız gereken önlemler konusunda tüketiciden üreticiye, vatandaştan yöneticiye kadar her aşamadaki sonucunu hep birlikte acı bir şekilde tecrübe ettik. İhmalkârlıkta, açgözlülükte ve bilimin söylediklerini göz ardı etmekte inat etmeyi sürdürürsek daha da edeceğiz. İradesini zayıflatan popülerliklerin etkisinden çıkıp doğruda azmetmeyi başaramayan kişi Nuh’un gemisindeki güvenliğe kavuşamaz; tereddüt ve şaşkınlıkla afet denizinde boğulur.