Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Emanet Ehli Olmak


Kur'ân'da emanet kavramı genel anlamda insanın yükümlü olduğu ilahî sorumluluğa ve insanın yalnız Allah'a kulluk etmesi yükümlülüğüne işaret etmektedir.

Bir hadisinde "emaneti olmayanın imanı olmaz" buyuran (1) Hz. Peygamber (sav), inanan insanın en önemli vasıflarından birisi olarak emanet ehli olmasına dikkat çeker. Peki, nedir emanet ehli olmak? Emanet terimi Kur'ân'da genellikle kulluk görevi, ilahî sorumluluk ve vahiyle belirlenen yükümlülük anlamlarına kullanılır.

"Doğrusu biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir. Bunun sonucu olarak Allah, münafık erkekler ve münafık kadınları, müşrik erkekler ve müşrik kadınları azaplandıracak; mümin erkekler ve mümin kadınların da tövbesini kabul edecektir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (2)

Burada söz konusu olan emanetle vahyin, teklifle yükümlülüğün, Allah'ın emrine itaatin ve insana özgü halifelik niteliğinin düşünülmesi mümkünse de bununla insanın ilahî sorumluluğu olan yalnızca Allah'a kulluk görevinin vurgulandığı açıktır. Nitekim sınırları vahiyle çizilen ve insanın uymakla yükümlü olduğu bu ilahî sorumluluk görevine İslam Hukukunda "teklif" ya da "teklifle yükümlü olmak" da denilir.

Kur'ân'ın diğer bazı âyetlerinde de emanet terimi aynı şekilde kulluk görevi anlamına kullanılmaktadır. Örneğin Müminun (23) 8'de geçen "onlar (müminler) emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler" ifadesiyle, Mearic (70) 32-34'de yer alan "emanetlerini ve sözlerini yerine getirenler, şahitliklerini gereği gibi yapanlar, namazlarına riayet edenler, işte onlar cennetlerde ikram olunacak kimselerdir" ifadesinde zikredilen emanet kavramı da genel anlamda insanın yükümlü olduğu ilahî sorumluluğa ve insanın yalnız Allah'a kulluk etmesi yükümlülüğüne işaret etmektedir.Kur'ân'da emanet terimi genel anlamda kulluk vazifesini ve ilahî yükümlülüğü ifade etmekle birlikte bazen özel anlamda bir kişiye itimat edilerek onun yanına bırakılan başkalarına ait malları ya da insanların üstlenecekleri görev ve makamı ifade eden tarzda da kullanılır.


Emanet vasfı bir müminin hayatının her safhasında gerçekleşir. Bu niteliğiyle mümin her şeyi yerli yerine koyar ve hayata bir bütün olarak sünnetullah gözlüğüyle bakar.
Emin olmak, eminlik veya emanet müminin karakteristik özelliklerinden birisidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber'e verilen lakaplardan birisi el-emin'dir. O, henüz nübüvvetle görevlendirilmeden önce bile güvenilirliği, hakka bağlılığı ve adalet ve hakkaniyeti ile meşhur olmuş ve Mekkeliler O'nu Muhammedu'l-Emin olarak adlandırmışlardır. Hatta nübüvvetin Mekke döneminde inanç ve düşünce olarak kendisine karşı olmakla birlikte O'na duyulan güvenden dolayı pek çok müşriğin kendisine çeşitli eşyaları emanet olarak bıraktıkları göz önünde bulundurulduğunda insanların O'na duydukları güven ve itimat duygularının boyutları daha iyi anlaşılacaktır. Ancak müminin eminliği ya da emanet niteliği sadece diğer insanlar için güvenilir olmakla sınırlı değildir. Bu nitelik insanlar için güvenilir olmayı da içeren bir nizama itaati, onun bir parçası olmayı ifade eder. Müminin eminliği hayatının her safhasına hakim olur ve her hareketinde mevcuttur. Bu vasıf diğer insanlarla olan ilişkileri kadar, kişinin kendisi ile olan ilişkilerini, çevreyle olan ilişkilerini ve hepsinden de önemlisi kişinin kendisi de dahil bütün âlemlerin Rabbi ve İlahı olan yüce yaratıcıyla olan ilişkilerini disiplin altına alır.

Emanet vasfı bir müminin hayatının her safhasında gerçekleşir. Bu niteliğiyle mümin her şeyi yerli yerine koyar ve hayata bir bütün olarak sünnetullah gözlüğüyle bakar. Sünnetullah, insanın da dahil olduğu kainatta Allah'ın koymuş olduğu ilahî yasaya ya da nizama verilen addır. İnsanın dışındaki bütün varlıklar bu nizama tam bir uyum içerisindedir. Bu nizamı koyan yüce varlığa yani Allah'a tam bir itaat içerisinde varlıklarını devam ettirirler. Ancak ilahî sorumluluğa muhatap olan ve buna bağlı olarak ceza ve mükafat sistemi içerisinde yer alan insan ise kendisinin dışındaki diğer varlıklara has olan kayıtsız şartsız mutlak itaat özelliğinin dışında kişisel irade özelliğiyle karakterize edilmiştir. Bu doğrultuda insana iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış ve yapılması ve yapılmaması gereken şeyler öğretilmiş, bütün bunlar tekrar tekrar hatırlatılmış ve yaptığı her hareketinden sorumlu olduğu bildirilmiştir. İşte inanan ve teslim olan insanı inanmayan isyankâr insandan ayıran bir özellik olarak emanet vasfı müminin hayatını ilahî irade doğrultusunda gerektiği gibi yaşamasını ifade etmektedir.

İman, bir kişinin Allah'ın kendisini yükümlü kıldığı ilahî sorumluluğu, emaneti, yani her türlü şirk ve inkardan uzak olarak yalnız Allah'a kulluk görevini kabul ettiğini ikrar etmesidir.

Bir müminin hayatında emanet vasfı her şeyden önce onun hukukullahı yani Allah'ın haklarını gözetmesiyle gerçekleşir. Hukukullahın gözetilmesi Allah'ın koymuş olduğu sınırlara (hadlere) riayet etmek ve bu sınırlar doğrultusunda hayatı devam ettirmektir. Hududullah yani Allah'ın koymuş olduğu sınırlar öncelikle kişinin kendi kendisiyle olan ilişkilerini bir düzene sokar. Kişinin duygu ve düşüncelerinin, zihninin ve her türlü istek ve arzularının yüce yaratıcının iradesi doğrultusunda şekillenmesini sağlar. Bu vesileyle inanan kişi başıboşluğun yerine Allah'ın iradesine teslimiyeti, egoizm ve menfaatçiliğin yerine Allah yolunda infak ve cömertliği, hırs ve tamah yerine hamd ve şükrü, statükoculuk ve çıkarcılık yerine hakta sabır ve sebatı, fuhuş yerine iffeti ve kibir ve riya yerine takva ve tevazuyu tercih eder. Hududullah kişinin diğer insanlarla olan ilişkilerini de düzenler. İnsanlar arası ilişkilerde adalet, doğruluk, dürüstlük, karşılıklı güven ve sadakat ilkelerini yerleştirir. Kişinin sevdiğini Allah için sevmesi ve nefret ettiğinden de Allah için nefret etmesi prensibini ön plana çıkarır. Böylelikle diğer insanlara yaklaşırken müminin tek ölçüsü emri bil maruf ve'n-nehyi anil münker, yani "iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak" prensibidir. Allah'ın koymuş olduğu sınırlar son olarak kişinin içinde yaşadığı doğal çevre ile olan ilişkilerini de düzenler ve disiplinize eder. Mümin, çevresini tahrip eden, bozan ve yıkan bir kişi değildir. O, çevreyi ıslah eden, çevreyle uyum içerisinde hayatını devam ettiren ve çevreyi koruyan bir varlık olma zorundadır. İnanmayan insanın geçici bir takım menfaatler, çıkarlar, arzu ve istekler uğruna çevreyi tahrip etmesi, yıkması ve yok etmesine karşılık, inanan insan -kendisi gibi- Allah'ın kudret, irade ve ilminin eseri olan kainatın bir parçası olan tabii çevreyi korur; tıpkı bir saatin uyum içerisinde işleyen bir dişlisi gibi çevreyle uyum içerisinde varlığını devam ettirir.

Böylelikle mümin, hayatı ilahî iradeye inanç ve teslimiyet şeklinde algılar. İman, bir kişinin Allah'ın kendisini yükümlü kıldığı ilahî sorumluluğu, emaneti, yani her türlü şirk ve inkardan uzak olarak yalnız Allah'a kulluk görevini kabul ettiğini ikrar etmesidir. Teslimiyet ise kabul ettiğini ifade ettiği yalnız Allah'a kulluğun gereklerini yerine getirmesidir.


 

(1) Ahzâb Sûresi (33, 72)

(2) Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 135

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.