Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hz. Ömer: Hilâfette Rahmet - II

Halkın iktidardan memnuniyetini esas alan böylesi bir yönetim anlayışı, Hz. Ömer döneminin temel yönetim felsefesini oluşturmuştur. Yöneticiler, gösterdikleri liyâkat nispetinde görevlerinde kalabilmişler; haklarında çıkan en küçük bir şikayetin ispatı halinde azledilmişlerdir.

Hz. Ömer'in İslâm tarih ve medeniyetinin zirvesine yerleşen rahmet iktidarını seyre devam ediyoruz. Çocuğunu diri diri toprağa gömerken titremeyen bir kalbin, kapısının önünden geçen develerin yaralarına beze sürdüğü katran ile şifa arayışına geçişinin ve böylesi bir dönüşümle inşa edilmiş rahmet iktidarının izlerini sürüyoruz.

Nübüvvetle aydınlanan yarımadada yeşeren genç İslâm devletinin temellerinin yeniden atıldığı ve fetihlerle büyüyen İslâm toplumunun ihtiyaçlarına uygun çözümlerin üretildiği Hz. Ömer iktidarı, İslâm dünyasında doğmuş çoğu müessesenin varlık nedenini oluşturur. Bir yandan fetihlerin müslümanlara açtığı yeni topraklar ve bu topraklar üzerinde yaşayan halklarla ilgili problemler, diğer yandan fethedilen bölgelerde yeni hayat biçimleriyle tanışan müslümanların karşılaştıkları yeni durumlar, Hz. Ömer döneminin çözüm bekleyen acil meseleleri olmuştur. Dünyanın iki büyük gücü Bizans ve Sasanî devletlerinden kalma çok yönlü ve çok kültürlü atmosferin getirdiği çıkmazlar, Hz. Ömer'in dirayetli içtihatlarıyla bir bir aşılmış; İslâm medeniyetine büyük bir zenginlik getiren bu hükümlerin taşıdığı insanî boyut, asırlar boyunca model teşkil etmiştir.

Bu çerçevede, daha sonraki müslüman devletler için temel bir uygulama niteliğine dönüşecek olan fetih politikası özellikle dikkat çekicidir. Zira Hz. Ömer, savaşla ele geçirilen topraklarla, anlaşma ile itaat altına alınmış bölgeler arasında kesin çizgilerle belirlenmiş bir ayrım gütmüştür. Savaşmadan boyun eğen bölgelerin toprakları, bir anlamda ödül olarak sahiplerinin ellerinde bırakılmıştır. Bu yolla gelirinden bir kısmını İslâm Devleti'ne ödemeleri karşılığında toprağı işlemeye devam eden halkın hoşnut edilmesi hedeflenmiştir. Arapların bir günde köylü olmalarının ve toprağı işleme konusunda maharet göstermelerinin mümkün olmadığını gören Hz. Ömer'in bu uygulaması iktidarın da maslahatına olmuş; fatih müslümanların hızlı fetihlerle genişleyen toprakları yönetmeleri konusundaki yükleri hafiflemiştir.  Toprağı sahiplerinin elinde bırakan Hz. Ömer, yeni fethedilen bölgelerdeki mahalli yöneticilerin de görevlerine devam etmelerine izin vermiş; atadığı kumandan, vali ve âmillerle bu bölgeleri Medine'ye bağlı kılmıştır.

Sıkı bir denetim ve takip altında tutulan söz konusu yönetici kadro ve devlet hizmetindeki bütün idarî amirlerin halka hesap verdiği bir iktidar inşâ etmiş olması, Hz. Ömer iktidarının en can alıcı yanını teşkil etmiştir. Zira halk temsilcileri ile her hareketleri murakabe altında tutulan, merkezden gönderilen müfettişlerle de icraatları teftiş edilen idareciler, her yıl hacda, halk temsilcilerinin huzurunda halifeye hesap vermiştir. Halkın iktidardan memnuniyetini esas alan böylesi bir yönetim anlayışı, Hz. Ömer döneminin temel yönetim felsefesini oluşturmuştur. Yöneticiler, gösterdikleri liyâkat nispetinde görevlerinde kalabilmişler; haklarında çıkan en küçük bir şikayetin ispatı halinde azledilmişlerdir.

Fethedilen bölgelerle ilgili bir başka önemli uygulama, fetihlerde büyük başarı gösteren askerî birliklerin fethedilen bölgelerdeki yerli halkla yakın ilişkiye girmelerinin önlenmesidir ki, bu politikayla da askerlerin fethettikleri yerleşim yerlerindeki müreffeh hayatlara imrenerek cihad fikrinden uzaklaşmaları tehlikesi bertaraf edilmek istenmiştir. Yerli halktan tecrit olma dışında, görevleri iç huzuru sağlamak olan bu askerlerin her acil durum için hazırlıklı olmalarını da temin amacıyla kurulan Basra ve Kufe gibi "ordugâh şehirleri", başlangıçta yalnızca asker ve asker ailelerinin kabile düzenine göre kışlalara yerleştirildiği askerî üsler olarak varlık gösterirken, zamanla yerleşik topluluklara da kapılarını açmış ve böylece İslam tarihinin ilk şehir modelleri olmuşlardır.

Devletin vatandaşın ihtiyaçlarını karşılamakla mükellef bir birim olarak algılandığı Hz. Ömer iktidarında, düzenli bir malî sistemin kurulması yolunda önemli adımlar atılmıştır. Gelirleri sahiplerinin ellerinde bırakılan toprakların vergileri, kamulaştırılan arazilerden alınan kiralar, zekat, haraç gibi şahsî vergilerden oluşan bu kamu hazinesiyle devletin halihazırdaki ve gelecekteki ihtiyaçlarının karşılanması hedeflenmiştir. 

Fethedilen bölgelerdeki mahalli yönetime dokunmayan Hz. Ömer, toprak konusunda da benzer bir politika izlemiş ve fethedilen toprakların savaşçılar arasında dağıtılması yerine, toprak sahiplerinin ellerinde bırakılması yoluna gitmiştir. İşlenen toprak karşılığında İslâm Devleti'ne vergi ödeme yükümlülüğü getirilmiştir. Bu yolla biriken vergiler "Beytülmal" denen devlet kamu hazinesinde toplanmıştır. Toprağın savaşanlar arasında paylaştırılmasının, sonra gelecek nesillere birşey kalmayacağı anlamına geldiğini söyleyen ve ümmetin toprağa bağlanıp mağlup ettikleri halklar içinde kaybolmalarından endişe eden Hz. Ömer'in toprağı ganimet olmaktan çıkaran bu yaklaşımı, son derece önemlidir. Onun kadar çarpıcı bir başka reform ise, insan unsuru ile ilgili olup, savaş esirlerinin "ganimet" statüsünden çıkarılmasıdır. Toprağın ve insanın savaşanlar arasında dağıtılmaması anlamına gelen bu uygulamalar, toprak ve insan konusunda çok ağır hükümlerin geçerli olduğu Ortaçağlar için olduğu kadar insanlık tarihi açısından da son derece insanî ve medenî özellikler ihtiva eder.

Devletin vatandaşın ihtiyaçlarını karşılamakla mükellef bir birim olarak algılandığı Hz. Ömer iktidarında, düzenli bir malî sistemin kurulması yolunda önemli adımlar atılmıştır. Gelirleri sahiplerinin ellerinde bırakılan toprakların vergileri, kamulaştırılan arazilerden alınan kiralar, zekat, haraç gibi şahsî vergilerden oluşan bu kamu hazinesiyle devletin halihazırdaki ve gelecekteki ihtiyaçlarının karşılanması hedeflenmiştir. Savaşçılara yıllık olarak belli bir para tahsisi (atıyye) ile aylık olarak verilen aynî "rızık" tahsisini öngören bu malî sistemde, devletten maaş alacak kimseler kayıt altına alınmış ve bu listenin tanziminde İslâm'a girmedeki öncelik esas alınarak atıyye miktarları farklı seviyelerde tespit edilmiştir. "Divan teşkilatı" adıyla anılan ve bir maaş sicili özelliği taşıyan söz konusu yapı, hem o dönemde, hem de müteakip asırlarda tartışma konusu olmuştur. Dağıtılan şeyin geçim vasıtası olduğunu, bunda eşitliğin esas alınması gerektiğini, İslâm'a hizmet konusunda gösterilen önceliğin mükâfatının ahirete kalması gerektiğini düşünen Hz. Ebû Bekir'in uygulaması başta olmak üzere, Hz. Ömer dönemindeki bu farklı tasnifin mahsurları üzerinde duran yorumlar yapılmıştır.

Sonuçları ne olursa olsun, Hz. Ömer dönemi icraat ve hükümlerine baktığımızda, insan unsurunun ve dönemin özel şartlarının hesaba katıldığı, duygu ile aklın harmanlanıp buluştuğu dinamik bir iktidar modeli ile karşı karşıya kalıyoruz. Müslümanların mal ve menfaaatlerinin korunması yönünde gösterilen özenin yanısıra, Hz. Ömer iktidarının rahmet boyutuna küçük bir kapı aralayan aşağıdaki rivayet, Hz. Ömer iktidarının asırlara ışık tutan felsefesini de bir çırpıda özetleyivermektedir:

Devletin hazinesine ait develeri çoğu zaman kendi eliyle yağlayan Hz. Ömer, bir gün Beytülmalin develerini meraya götüren Eslem'in, şahsi eşyalarından birini develerden birinin üzerine attığını görürek, onu şu sözlerle uyarır: "Müslümanların hazinesine gelir getiren bir deveye ağırlık veriyor, onu yoruyorsun!"
 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.