Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Peygamber İslam’ın Kalbidir

13 Haziran 2023 Salı Hz. Muhammed / Sünnet ve Hadis


Editörün notu: Bu yazı, Prof. Dr. Kasım Küçükalp’in 8 Mayıs 2023’te konuk olduğu DiyanetTV programı Farklı Bakış’taki konuşmalarından derlenmiştir.

● Din meselesi, maruz kaldığımız seküler çağda aktüel değerini yitirmemekle birlikte çeşitli şekillerde değer kaybına uğratılan bir mesele. Bu çağda dinle ilgili olmak, dindar olmak, bir şekilde dinle alakalı olarak oradan açılan ufukta var oluşunu toparlamaya çalışmak çok muteber şeyler olarak algılanmamakta. Bu biraz da bu çağın bizde kaybettirdikleriyle alakalı bir şey.

● Charles Taylor adlı bir filozof var, Seküler Çağ diye bir kitap yazmıştır. Orada der ki, “Tanrı’ya, hatta bir dine inanmamanın neredeyse imkânsız olduğu zamanlardan Tanrı’ya inanmanın giderek imkansızlaştığı ve rasyonel olarak meşrulaştığı, bireysel bir tercih meselesi haline getirildiği zamanlara nasıl geldik?” Bu soru aslında bizim üzerine tefekkür etmemiz gereken meselelerden birisi. Tabii dinin kimin tarafından tanımlandığı meselesi burada önemli olan. Yani dini kim tanılıyorsa, dinin ontolojik statüsünü, hakikatle insan arasında kurduğu varoluşsal zemini ya hesaba katıyor ya da katmıyor. Çağımızda ve büyük ölçüde de Batı metafizik geleneği içerisinde din, büyük ölçüde tezahürleriyle tanımlanır hale gelmiştir. Mesela “Din, toplumsalı bir arada tutmaya yarayan bir mayadır” derler. Dolayısıyla dinin toplumsal işleviyle tanımlanması gerekir. Elbette dinin böyle bir toplumsal işlevi olmakla birlikte dini din kılan mesele bu değil. Bir dinin din olabilmesi için gerekli olan üç temel unsur söz konusudur. Bunlar Allah, kitap ve peygamberdir. Peygamberin hesaba katılmadığı bir din, din olma vasfını yitiriyor. Peygamberini yitirmiş olan bir din, Allah’ı soyut bir tasavvur nesnesine, kitabını da üzerinde epistemik cambazlıklar yapacağı bir metne dönüştürüyor. Dolaysıyla peygamberin ontolojik statüsü sayesinde Allah, insani öznenin epistemik bir nesnesi olmaktan, bir tasavvur nesnesi olmaktan, kitap da üzerinde metin hermenötiği yapacağımız bir metne dönüşmekten kurtuluyor. Burada tabii Allah, kitap ve peygamber üçlüsü çerçevesinde dini anladığımız zaman, İslam’dan başka dinin olmadığı gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Tabii bu bir Müslüman’ın ağzından çıkan cümleler, elbette ki böyle konuşulacak.

Şimdi bazıları diyorlar ya ben Kur’an-ı Kerim’i açarım okurum, dinimi öğrenirim, hatta ileri gidenler var, vahyi yeniden alıyormuş gibi. Kusura bakmasın kimse, vahyi alan aldı. Vahyi alan vahyin gerekliliklerini de bizzat masumiyetiyle varlığında açığa çıkardı. Yani “Hakikatle insan nasıl bir varlıkoluşsal irtibat içerisinde olur” sorusuna bir cevap verecek olursak, bizatihi Peygamber’e bakmak gerekiyor.

● Din, insan oluşun neresinde bulunmaktadır? Yani din ne yapar insana? Dinin olmadığı bir yerde insan, içinde bulunduğu varlık alemini nasıl anlamlandırır? İnsanın anlamlandırması kaçınılmaz. Ama bu anlamlandırmayı ya beşerî idrak düzeyindeki imkânlar muvacehesinde gerçekleştirecektir ya da onu da kuşatan onu da aşan bir referans sistemi içerisinde gerçekleştirecektir. Dolayısıyla ikisi arasında çok büyük bir mahiyet farkı söz konusu. Ben bu meseleyi felsefi olarak açımlarken Platon’un mağara örneğini veririm. Platon bize bir mağaradan bahseder. Bu dünyayı bir mağaraya benzetir. Mağaranın bir dışa açılan boyutu vardır, bir de mağaranın içi vardır. Mağaranın içinde iç duvara yakın bir yerde ona yakın bir iç duvar daha vardır. Tam böyle mağaranın duvarı ile cephe olacak şekilde. İnsanlar sırtları o iç duvara dönük olacak şekilde yüzleri de mağaranın duvarına dönük bir vaziyette ellerinden ayaklarından prangalanmışlardır. O sırtlarını dayandıkları duvarın arkasından birtakım nesneler hareket ettirilmektedir. Onun arkasında da bir ateş yanmaktadır. Ve o ateş hareket ettirilen nesnelerin gölgelerini duvara yansıtmaktadır. İnsanlar da o gölgeleri görmekte ve onlara gerçeklik izafe etmektedir. Bu mağara metaforu gerçekten çok manidar. Aslında mağaranın kendisi bir bütün olarak insanın epistemik evrenini, zihinsel evrenini ifade ediyor. Aslında bakarsak mağaranın içerisi bizim halihazırdaki dünyamıza karşılık gelmekte. Ve bu dünya sadece somut nesneler düzeyini ifade etmez, aynı zamanda matematik ve bir şekilde teorik evrenimizi de içeren bir güce sahiptir. Şimdi bu dünyanın içerisinde, bu dünyanın mağara olduğunu nasıl bilebiliriz? Yani biz nasıl olur da dünyaya burası mağara diyebiliriz. Mağara nitelemesi zaten beraberinde mağaranın çıkılması gereken bir yer olduğunu da ifade eder. Ama dünya içre mevcudiyetimizde mağaranın mağara olduğunu bilme şansımız yoktur.

● Mağaradan dışarıya çıkmak mümkün değildir. Mağaranın dışından, oranın mağara olduğunu ifade edecek bir haberin gerekliliği ortaya çıkıyor. Aslında bakarsak biri Platon’un mağarasından dışarı çıkmadı, dışardan geldiler. Ve oranın mağara olduğunu ifade ettiler. Dünyanın ontolojik statüsünü dünyaya kazandıran dindir. Aksi takdirde insan fizik ve metafizik evrenin içerisinde kalacaktır. Fizik dediğimiz alan bizim bilim yaptığımız duyulur âlem, duyulur olduğu ölçüde düşünebilir, bilimsel teorileri de bunun içinde görebiliriz. Metafizik dediğimiz âlemse düşünülür alem. Fakat her ikisinde de ben kendi zihinsel mağaramın içerisindeyimdir. Kendi epistemik evrenimin içerisindeyimdir. Dolayısıyla bunun dışı vardır, ötesi vardır yargısını ben kendi epistemik evrenim içerisinde ortaya koyamam. Buna ben fiziğin, metafiziğin yanına bir de gayb kavramının eklenmesi gerektiğini ifade ediyorum. Zaten din de bunu söyler. Din, müminleri ifade ederken gayba iman ettiklerini söyler. Dolayısıyla ötesi olduğu fikri, müteal bir varlık alanının olduğu fikrini insan din sayesinde kendi kültürüne dâhil etmiştir.

● Peygamberin ontolojik statüsü, gayb ile fizik ve metafizik arasındaki irtibatı, yani insan hak ve hakikatle irtibatının tam kavşak noktasında bulunmasıdır. Şimdi bazıları diyorlar ya ben Kur’an-ı Kerim’i açarım okurum, dinimi öğrenirim, hatta ileri gidenler var, vahyi yeniden alıyormuş gibi. Kusura bakmasın kimse, vahyi alan aldı. Vahyi alan vahyin gerekliliklerini de bizzat masumiyetiyle varlığında açığa çıkardı. Yani “Hakikatle insan nasıl bir varlıkoluşsal irtibat içerisinde olur” sorusuna bir cevap verecek olursak, bizatihi Peygamber’e bakmak gerekiyor. Bu yüzden din sünnet dinidir aslında. Sünnetini yitiren din öğretiye dönüşüyor.

Peygamber İslam’ın kalbidir. Ve İslam vurulursa kalbinden vurulur. Bugün oryantalist çabaların kitaptan ziyade Hazreti Peygamber’i değer kaybına uğratıp Müslüman zihinleri rölativizme düçar etme çabaları da bununla alakalı olsa gerek.

● Önümde kitap var. Kitabın bahsettiği bir öte var, Tanrı var, bunları nasıl düşünmem gerektiğini, bunlarla nasıl bir ilişki içinde olmam gerektiğini -somut örneklerini- yani peygamberin sünnetinde ete kemiğe bürünen, varlık durumunu hesaba katmaksızın kendi epistemik imkânlarıma, bilgi imkânlarıma referansla temellendirdiğim zaman aslında kendi idrakimin indirgenmiş halini dinleştirmiş oluyorum. Bu aslında peygamberin yitirilmesiyle beraber Allah’ın soyut bir tasavvur nesnesi haline getirilmesi. Tanrıyı düşünebilirsiniz. Tanrının düşünce tarihi, felsefe tarihi, jeoloji tarihi boyunca onlarca tasavvuru geliştirilmiştir. Deizim, Ateizim, Apanteizim, Parantaizim hatta süreç teolojisi tarzı yaklaşım biçimleri, mistisizmin envai türleri filan bunların hepsi bir şekilde belirsiz bir kutsal kavramı, belirsiz bir gayb kavramı içerisinde bir şeyler söylüyor insana. Fakat bu şeyleri belirsizlikten kurtararak belirli hale getirebilmek ancak peygamberin varlığıyla mümkün. Aynı şekilde benim kitapla kurduğum ilişki de peygamber sayesinde kurulduğu takdirde ortaya çıkacaktır.

● Öyle bir Tanrı çıkarılıyor ki ortaya affetmekten başka seçeneği kalmayan sevgi pıtırcığı, işte ne yapayım da ben kullarımı rahatsız etmeyeyim, hakikatin onları radikal düzeyde aşan boyutlarıyla tedirgin etmeyeyim gibi tamamen hümanistik bir biçimde hizaya getirilmiş bir Tanrı. İnsanın şerrinden korkan bir Tanrı yaratılıyor. Ben kendi başıma düşünürsem kendi evrenimin parametrelerimi kıstas olarak almak zorundayım. Mesela Tanrı’yı düşünürken zaman, mekân, nicelik, nitelik, bağıntı gibi kategoriler içinde düşünmeliyim. Ben mahdut olarak, sınırlı bir varlık olarak sınırsız olanı, mukayyet olarak mutlak olanı kendi epistemik imkânlarım içinde tüketemeyeceğim. Tüketme iddialarım da hümanistik teoriler olarak kalacak. Dolayısıyla benim soyut tasavvurlarım yoluyla ortaya koyduğum dinin benim öğretim olmaktan başka seçeneği kalmıyor.

● Sünnet, teorisini içeren pratik demektir. İslam dini teorik bir bakış açısıyla dinin içeriğini belirlemez. Pratiğinden teorisini çıkarır. Sünnetin, yani pratiğin içinden çıkan teoriye de biz usul diyoruz. Yani sünnetin mantığı demektir aynı zamanda. Peygamber Allah’ı nasıl tasavvur etmiş? O tasavvur düzleminde vahye nasıl muhatap olmuş? Varlığına nasıl çeki düzen vermiş? Olaylara karşı nasıl bir refleks geliştirmiş? Bu refleks içerisinde nasıl bir mantık iş başındadır? Usuller, bu mantığı o pratikten söküp, anlayıp, gelmekte olana da aynı mantıkla mukabelede bulunma çabasının ürünleridir. Dolayısıyla bu dinamik bir süreci ifade eder. Sünneti kaybetmek bu anlamda oluşan geleneğin bütününü kaybetmek demektir. Sünnet tek başına cansız, tarihsel bir zaman diliminde olmuş bitmiş bir şey değil. O devam eden ve bize de ulaşan bir şey. Dolayısıyla bizim şu anda İslam’ı temellük edebilmemiz, içselleştirebilmemiz sünnetin varlığı sayesinde gerçekleşebilmiştir. Mesela Hıristiyanlık, sünnetinin son kırıntılarını Protestanlık ile kaybetmiştir. Yani ne kadar tarihsel bir Hıristiyanlık olsa da kilise bir şekilde belli izleri taşıyordu ama Protestanlıkla birlikte bireysel özne artık metinle kendisi arasındaki bütün aracıları ortadan kaldırdı. Bunlar Hıristiyan teolojisi tartışmaları açısından manidar şeyler olmakla birlikte bunu böyle ayırıp çekip İslam’a uyarlamak mümkün değildir. Yani Peygamber İslam’ın kalbidir. Ve İslam vurulursa kalbinden vurulur. Bugün oryantalist çabaların kitaptan ziyade Hazreti Peygamber’i değer kaybına uğratıp Müslüman zihinleri rölativizme düçar etme çabaları da bununla alakalı olsa gerek.

● Allah’ı, Peygamber’i, dini hesaba katmaksızın bu dünyada bulunmak çok vahim bir şey. Ama bu dünya bize o vahameti unutturduğu ölçüde bizi kendisine cezbediyor. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir deniliyor. Seküler dünya bu oyun, bu konfor bozulsun istemiyor. Bu konforu bozacak tek imkân da İslam’dır. İslam’ın İslam olarak kalabilmesinin imkânı da Hazreti Peygamber’dir, sünnet-i seniyyedir. Dolayısıyla bugün İslam’ı içeriksizleştirmek istiyorsanız Hazreti Peygamber’in ontolojik statüsü ile oynamanız gerekiyor. Sünnetsiz bir din yaratmanız gerekiyor.

Müslüman olarak yaşamak ve mümin olarak ölmekten daha büyük bir derdi olmayan insandır Müslüman. Bu kaygının ete kemiğe bürünmediği bir varlıkoluş koşulları içerisinde bizim maruz kaldığımız entelektüel kültürleşme de savrulmuş bir benlik, şizofren bir benlik yaratıyor.

● İyi niyet kişiyi kurtarır ama hakikati kurtarmaz. Yani kişiler elbette ki iyi niyetle bir şekilde öteyle ilgili şey yapabilirler. Kurtuluşları mümkündür. Kimseyi yargılamak, kınamak, sınamak hadsizliğini bir mümin yapamaz. Hatta bizim sufiler yargılamak, kınamak, sınamak Allah’a mahsustur derler. Ötede ne olacak? Olup biteceğin hükümranı O’dur. Biz sadece hiç kimseyi ahirette şaşırtmayacak olan bir Allah’a iman ediyoruz. Ama bu adaletin bizim beşerî terimlerle açıklanabilir bir tarafı yok. Yani terazimiz sıkletimizi çekmiyor. Dolayısıyla burada içeride de modern entelektüel kültürleşmeyi mutlaklaştıran ya da onun içerisinde öznelleşen benlikler yeni referans sistemine uygun muhakeme mantığını geliştirerek dini de onun içerisinde alımlamaya çalıştıkları için hata yapıyorlar. Müslüman olarak yaşamak ve mümin olarak ölmekten daha büyük bir derdi olmayan insandır Müslüman. Bu kaygının ete kemiğe bürünmediği bir varlıkoluş koşulları içerisinde bizim maruz kaldığımız entelektüel kültürleşme de savrulmuş bir benlik, şizofren bir benlik yaratıyor.

● Müslüman’ın dünyayla kurduğu ontolojik statüde nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini ete kemiğe büründürmüş bir hadise vardır. Ebu Talip gelir Hazreti Peygamber’e. Müşriklerin ileri gelenlerinin Peygamberimizi davasından, dininden dönmesi için teklifleriyle gelir. Peygamberimiz’in gelen teklifler karşısındaki duruşu, Müslüman’ın ontolojik konumunu nasıl üstleneceği, yani varlıkoluşsal statüsünü göstermesi bakımından son derece önemlidir: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler, Ey amca, sen de beni terk etsen…” Yani bu dünyaya ait her şey elimizden gitse bile onun karşısında bizim kaybetmememiz gereken tek şey Müslüman oluş kimliğimizdir, varlığımızdır. Bunun ehemmiyetini de Peygamberimiz’in dünya karşısındaki bu sünnetinde görmek mümkündür.