Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Peygamber Mescidini Kalemiyle Kuşatan Bir Çelebi

Image

1937'de Erzurum'da doğdu. Muhtelif camilerde imamlık yaptı. Çocukluğundan beri merak ettiği Hat yazısını meşke 1964 senesinde Hattat Halim Özyazıcı'da başladı. Onun vefatından sonra Hamid Aytaç'tan meşke devam edip nesih-sülüs, bestekar hattat Kemal Batanay'dan ise rika ve talik icazetini aldı. Yurt içinde Sultan Ahmet Camii'nin yazılarının restorasyonunun yanı sıra başta Büyük Millet Meclisi Cami olmak üzere ve yurt dışında ise Kazan'dan Güney Afrika'ya, Belçika'dan Almanya'ya kadar geniş bir coğrafyada pek çok caminin kuşak yazılarını yazdı. 1976'dan bu yana sürdürdüğü hat dersleri süresince yurt içinden ve yurt dışından pek çok kişiye icazet verdi. Ekim ayında altmışıncı öğrencisine icazet verecek olan Hasan Çelebi, ilk sergisini 1982 yılında İslam Tarih Sanat ve Kültür Merkezi (IRCICA)'nde açtı. Daha sonra yurt içi ve yurt dışında sayısız sergiye katıldı. Birçok Hat sanatı yarışmalarında jüri üyeliği yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır.

- Hocam bütün Müslümanların gitmek, görmek için büyük iştiyak duyduğu Harem-i Şerif'te bir süre çalıştığınızı biliyoruz. Bu konuda ilk girişiminiz nasıl oldu, süreç nasıl başladı?

1982 senesiydi. Ağustos gibiydi gazetede bir ilan okudum. Harem-i şerif'in tamiri için Türkiye'den hattat aranıyordu. İlanda bulunan adrese gittim. Aksaray'da Laleli Camii'nin biraz altında üç veya dört katlı yeni bir binadaydı. Dışarıya işçi gönderiyorlarmış. Suudi Arabistan'dan Harem'in tamir edileceğini duyunca ilan vermişler. Ancak o sırada bir süreliğine işçi gönderme durdurulmuş. Ben de adresimi bırakıp ayrıldım.. Aradan epey zaman geçti, tahminen beş altı ay. Ben başvurduğumu dahi unuttum. Meğer bir firma Harem'in tamirat, tadilat, tanzifat ve tenvirat işlerini almışlar.

Bu firmadan ilgili kişiler İstanbul'a geldiklerinde bu mevzu ile ilgili bana telefon ettiler, gittik görüştük. Beni konsolosluğa götürerek vizemi aldılar ve yanıma da bir yardımcı nakkaş almamı istediler. Ben de Semih İrteş'i aradım, işi anlattım ve birlikte gittik.

- Orada nasıl bir ortamla karşılaştınız hocam?

Gittiğimizde bize yazıları tamir edeceksiniz dediler. Tabi ben biliyordum silik yerleri. Daha önce hacca gittiğimde dikkatimi çekmişti. Tezyinat işlerini Semih Bey yapacak, silik olan yerlerdeki yazıları da ben yazacaktım. Öyle bir iş bölümü yaptık kendimize göre, hareme gittik, Semih Bey işe başladı. Herkes yatsı namazından çıktıktan sonra, biz içeriye giriyoruz, kapı kapanıyor. Kimse yok...

Ama esas bunun evveliyatı var... 1969'da ve 72'de Hacca gitmiştim. O zamanlarda Ali Ulvi (Kurucu) Bey Harem için bir tamiratın düşünüldüğünü ve altın işi yapan birini bulup bulamayacağımızı sormuştu. Ben de ‘buluruz' demiştim. İstanbul'da o zaman Semih İrteş'in babası nakış işleri yapardı. Bir de Hanefi Usta vardı. Hanefi Usta'yla bir vesile ile görüştüm ve ona restorasyon işinden bahsettim. "Ben gidemem, rahatsızım" dedi, bir teklif de yok henüz. Semih'in babasıyla yani Sabri beyle, o sıralar tanışmıyordum. Rahmetli Ali Ulvi Bey'le konuşma öylece orada kaldı. Sonradan Medine'nin Hint asıllı belediye başkanı vardı. Tamir edecekleri zaman başkan Ali Ulvi Bey'i çağırıp, "Harem'i tamir ettirmek istiyorum, bu sizin -Osmanlı'yı kastediyor-eseriniz. Adam bul, getir, yaptır. Yoksa ben şuradan birini bulur yaptırırım. Sonra da mesul edersiniz beni, beğenmezsiniz. Ona göre tedbirimi alayım" demiş. Ama Ali Ulvi Bey yardımcı olamayınca başkan da oradan bir badanacı bulup bazı işleri yaptırmaya çalışmış.

- Hocam herkes yatsı namazından sonra mescidi boşaltınca kapının kapandığını, kimsenin kalmadığını söylediniz. Rasulullahla baş başa olmak nasıl bir duyguydu?

Bu nasıl biliyor musunuz? Birdenbire sizi denize atarlarsa ne düşünürsünüz? Ne düşünebilirsiniz? Yani bir boşluk... Hiçbir şey düşünemiyor insan. Dua etmek bile akla gelmiyor. Gidip Peygamberin yanına oturdum... Ne diyeyim? Ne denir bir büyüğün yanında? İnsanın ağzı dili tutulur ya, işte o hale geliyor insan!

- Peki hocam nasıl işe başladınız? 

Hanımlar için Ravza'yı ziyarete açtıkları zaman görülüyor, Ashab-ı Suffe'de durduğunuzda iki köşe vardır. Bir köşede "İhlas Sûresi", diğer köşede ise"Yâ eyyühe'n-Nebiyyü..." diye başlar kûfi yazı ile... Semih Bey işe evvela onları altınlayarak başladı. Onların kenarlarını yaptı. Onlar iki gecelik işti, birini bir gecede ötekini de ertesi gece.

- Malzemeyi siz mi getirdiniz, onlar mı verdiler? Image

Tabii malzemeyi bildikleri için onlar verdiler. Biz malzemeyi hazır bulduk. Ama biz buradan da götürmüştük, her ihtimale karşı. Semih Bey onları kullandı. Biz ayrıca malzeme istemedik. Gittiğimizde orada çalışan bir badanacı vardı. Bu adamcağız bizden önce orada bulunan nakışları tamir etmeye başlamış. Kubbelerdeki nakışları tamir ediyordu. Ustanın esas işi nakkaşlık olmadığı için dikkat ettim baktım, yuvarlak boya kutuları var. Avrupa'dan bir yerden getirmişler. Kırmızı şişeyi açıyor, bir kaba da koymuyor. Şişenin içerisine fırçayı batırıyor, sürüyor, batırıyor, sürüyor. Yani boyanın renginin kırılması, ayarlanması, bir başka şeyle karıştırılması gerektiğini bilmiyor. Yeşili, kırmızıyı görüyor, hemen fırçayı o renk kutuya batırıp, sürüyor. Öbür taraftaki yeşil başka, o başka. Birbirini tutmuyor. Şimdi tabii bunları böyle gördük.

Ama Semih Bey o gece işe başladı. Evvela tamir edeceği yeri temizledi. Haremin müdürü geldi, bakıyor nasıl olacak diye. Semih Bey işini yaptı bitirdi. Ertesi gece Makam-ı Cibril var. -Şimdi oradan kapı açtılar.- kapının hemen çıkışının üstünde, çini taklitleri var. Çini gibi, görünüyor ama boyayla yapılmış. Sultan Mecit döneminde yapıldığı için, oldukça dağdağalı karışık bir zaman. Harem içine baktığınız zaman bir çok çini çeşidi görürsünüz. Özel olarak bir şey yapılamamış. Çünkü o dağdağalı zamanda ona vakit bulamamışlar. Sultanahmet Camii'nden veya başka bir camiden kalan, depolarda bulunan çinileri Harem'in tamiratı için Medine'ye sevketmişler ve o çiniler uygun yerlere konulmuş. Bir kısmına da çini yetmemiş, oraları da boya yapmışlar.

- Hocam çalıştığınız sürece kapılar hep kapalı mıydı?

Evet ama işçiler için kapıların sadece birisi açık kalıyordu, öbürlerini kapatıyorlardı. Sabah namazı için müezzin Dar-ı Cibril'den geliyordu. İçeride de nöbetçi vardı, kapılar içeriden kilitleniyordu. Müezzin dışardan kapıya gelince kapıyı vurmadan "La ilahe illallah" diye sesleniyordu. İçerideki de "Muhammedur Rasulullah" diyerek kapıyı açıyordu. Yani parola bu idi.

- Peki Hücre-i Saadet'in kapıları, onlar ne zaman temizleniyordu?

Onlar açılmadı o zamanlarda. Fakat o arada ben bir akşam kubbelerdeki yazıların zeminlerinin sağlam olup olmadığını kontrol için asansörle yukarı çıktım. Onların zeminini kontrol ettim. Baktım kabuk gibi. Çünkü onları yumurta akı, mermer tozu, alçı karıştırarak yapıyorlar, yazı altı sıvasını. Bir parça da ince kum, çok ince ama. Öyle bir yapmışlar ki, böyle kabuk gibi duruyordu, çıktım baktım. Bu arada da fırsat bulmuşken Hücre-i Saadet'e yukarıdan baktım. Edepsizlik ettim. Üç gün sıkıntıdan neredeyse delirecektim. Bunu da söylemedim kimseye şimdiye kadar. Ama şimdi ifşa ediyorum. O da ayrı bir mesele.

- Hocam Medine-i Münevvere'ye restorasyon için bir kez mi gittiniz?

1986'da "Kuba Mescid"inin yeniden inşası başladığında bu Mescid'in yazıları ve tezyinatı için çağırdılar. Kuba Mescidi'nin ön cephesini bir hafta içerisinde yazdık. Bu sefer yeni dört beş kişilik bir grup kurdum ve bu ekiple işi tamamladık.. Kûfi yazı istedikleri için fırçaya da ihtiyaç kalmadı. Kûfi yazı olunca, düz, bazı noktaları alttan yapıştırıyorlardı. Sonra bantı çekiyorduk düzgün çıkıyordu. Rabbim kolaylığını verdi. Fırçayla o kadar düzgününü yapamazsın. Sonra o kıble cihetinin alt zeminlerinde şimdiki görünenlerin altında yazılar vardır. Hepsini kûfi yazdık. Sonra istedik ki kıble ciheti sülüs olsun. Medine'de birine iki üç defa ricada bulunduk. ‘Peki' dediler ‘kıble ciheti sülüs olsun, öbürlerini kûfi yapalım'. Onları sonrada sac üzerine yaptık. Tekrar oraya dübelledik. Şimdi onlar kızar kaldırırlarsa altından kufiler çıkar. Yani ikisi de var. 1400 metre.

- Ne kadar sürdü bu iş toplam?

8 ayda bitirdim.

- Çabuk değil mi hocam?

Çabuk evet ama öyle istiyorlar. Gece gündüz çalıştık. Hesap et ki ben hazırlıyordum, beş kişi onunla uğraşıyordu, altınlıyorlardı, yapıştırıyorlardı. Benim için de zaman kısıtlı. Günde 15-20 metre kûfi yazmak mecburiyetindeydim. Ailemi götürmüştüm. Elhamdüllillah öyle bir iş oldu. O gün işin ehemmiyetli olduğunu anlayamıyordum. Ama bugün bakıyorum ki tarih için Türk milleti için hakikaten mühim bir şey. Şu anda da hala ayakta duruyor. Sapasağlam, gidip geldikçe görüyorum.

- Bunun kariyerinizde nasıl bir yeri var sizce?

Hiç aklıma gelmiyor bunlar. Çünkü her sanatkarın hakikaten düşündüğü, ulaşmak istediği bir nokta vardır. Bunu düşünür. Zaten bir insan, gaye edindiği şey neyse onu eğer göz önünde tutarsa başka şeyi görmez. O güne kadar olanları görmez, manileri görmez, sıkıntıları duymaz.. Şimdi sanatkarlar da öyledir. Sanatın nihayetine ulaşmak, öğretecekse öğretmek, yapıp da bir eser bırakacaklarsa o eseri yapmak gayesinde olduklarında aradakilerin hepsi unutuluyor. Bunu başka zaman da tecrübe ettim.

- O gazete ilanını gördüğünüzde bu işin içinde neden bulunmak istediniz? Maddi gerekçelerle mi, mübarek yerlere hizmet olsun diye mi? Image

Birinci derecede manevi, evet. Tabii ikinci derecede de o zamanlar bizde bu işi pek tanıyan bilen yoktu. Dünyada yoktu. Gidip geliyordum ama, Arap ülkelerindeki durumu bilmiyordum. Şimdi bugün bile, Suudi Arabistan, Mısır, bunları düşündüğümde bu İslam sanatlarının zirvede olduğu memleketler gibi düşünüyordum. İşin içine girince gördük ki hiçbir şey yok. Ne varsa elhamdulillah ülkemizde var. Osmanlı kökleri çok sağlam tutmuş ki zamanımızda bile hala o gelenek devam ediyor. Çok şükür. Halbuki işin başında düşünüyorduk ki oraya gidersek her yönden hem bu sanat bakımından bir şeyler öğreniriz, hem de maddi bakımdan faydalanırız, ama birinci derecede manevi olarak Medine'de, Mekke'de hizmet etmiş oluruz. Birinci derecede önemli olan oydu. Ama sonradan gördük baktık ki pek bir şey yok.

- Hocam, bugün aynı teklif olsa gider misiniz?

Bugün, yine öyle bir hizmet düşse yine giderim. Çekinmem. "Kuba" işi bittikten sonra 93'te tekrar bir teklif geldi. Oradaydım o zaman. Bu Harem'in işleri, Ravza'nın işleri için tekrar bir teklif gelmedi değil. İşte o zaman, tamir değil de, yazıların değiştirilmesi söz konusuydu. Yazıları resm-i Osmaniye çevirmek istiyorlardı. Ailemi götürmek istediğim için anlaşamadık, gitmedim. Şartları uygun olursa bugün de gider çalışırım.

- Değerli Hocam bize değerli vakitlerinizi ayırdığınız için müteşekkiriz.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.