Kültür Sanat
Mimari
 

Allah Rasûlü (sav)'nün Şehir Algısı Üzerinden Şehirleri Düşünmek

Şehri anlamak, “Endülüs’e öyle bir felâket çöktü ki yok bir eşi. Dehşetinden Medine’de Uhud, Necid’deki Şehlan dağları yerinden oynadı…” diyen Ebü’l-Bekâ er-Rindî’nin Mürsiye’ye, Valans’a, Şatiba’ya, Ceyyan’a ve Sevilla’ya olan ağıtına katılmaktır.

Şehirler, vahye muhataptır insanlar gibi. Şehirler insanlar gibi uyanık, insanlar gibi uykudadır. Şehirlerin bazısı beyazdır, bazısı siyah, bazısı kırmızı, bazısı karanlıktır, bazısı ışık… Medine, daha Peygamber ona ayak basmadan, Kuba’da henüz “Bırakın devem gideceği yeri bilir” sözü ağzından çıkmadan ve “Ay doğdu Veda tepeleri üzerinden…” nağmeleri henüz Medineli Müslüman kadınların zılgıt seslerine boyanmadan bin beş yüz yıl Peygamberinden yoksun, Peygamberine hasret yaşadı. Nuh’un torunları, Amalika’nın kadınları, Yahudi çocukları, onun sokaklarında gezinirken ve Harran kitabelerinde ve Batlamyus’un yazılarında ve Babil Kralı Nabukadnezar’ın dilinde o, sadece Yesrib olmaya mahkûm oldu. Ta ki güneydeki Yemen’den ve Arim selinin önünden oraya göç etmiş olmaları nedeniyle gerçekte kendileri de birer muhacir olan Evs ve Hazrec, bu sefer kuzeyden küfür selinin önünden oraya göç edenlerin hicretine şahit olana kadar... Belki de daha İbrahim Peygamber Kâbe’yi inşa ederken, Medine’nin kaderi yazılmaya başlamıştı. İbrahim Peygamber Beytullah’ın her taşını koyarken, manen koymaktaydı Mescid-i Nebevi’nin taşlarını.

Yoksa Allah Rasûlü (sav) der miydi “İbrahim’in Mekke’yi kutsal ilan ettiği gibi ben de Medine’yi kutsal ilan ettim” diye. (Buhari, Büyu’, 53)

Şehri anlamak, Medine’yi anlamaktır. Hicreti, Muhacirleri, Ensarı, muahatı, Medine vesikasını almaktır. Kısaca Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüşmesine tanık olmaktır. Şehri anlamak bir taraftan bilgiye değer vermek, hikmetin peşine düşmek, diğer taraftan kalbin en derininden hissetmektir. Bu anlamda şehri anlamak, Şehrazat’ın tılsımlı, Harunu’r-Reşid’in vakur, Mansur ve Mehdi’nin hikmetli şehri Bağdat’a “o evler ki artık sakinleri benim ailem gibi değil, o evler ki artık komşuları benim komşularım gibi değil” diyerek gözyaşı döken Şemseddin el-Kûfî’nin Bağdat’ın ardından akan gözyaşına ortak olmaktır.

Şehri anlamak, “Endülüs’e öyle bir felâket çöktü ki yok bir eşi. Dehşetinden Medine’de Uhud, Necid’deki Şehlan dağları yerinden oynadı…” diyen Ebü’l-Bekâ er-Rindî’nin Mürsiye’ye, Valans’a, Şatiba’ya, Ceyyan’a ve Sevilla’ya olan ağıtına katılmaktır.

Şehri anlamak “Ah ne olur! Bir gece bile olsa Mekke’de bulunsam, Sümbüller ve yavşanlarla bezeli bir dere kenarında uykuya dalsam, Bir gün Mecenne Pınarına varıp suya kansam, Şâme ve Tafîl Dağlarına doya doya baksam…” (Buhari, Fedailü’l-Medine, 12) diyen Bilal el-Habeşî’nin özlemine ortak olmaktır.

Ve böylece şehri anlamak, Bağdat’ı çizmeleri altında ezen Hülagu’ya isyan, Endülüs’ü kan gölüne çeviren Reconquista’ya (Endülüs’ü geri alma hareketine) reddiye, Bilal’in Mekke’ye ve Beytullah’a özlem dolu sözlerinde olduğu gibi müşriklerin putlarla doldurduğu Beytullah’ın hüznüne boyanmaktır.

Şehri anlamak, bir şehri, şehir yapanın ne olduğunu düşünmektir. Tıpkı Ahmed Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul için yaptığı gibi… Tanpınar İstanbul’u anlatırken “(…) Kuzguncuk’ta sular, sahil boyunca, arasına tek tük sümbül karışmış bir menekşe tarlası gibi mahmur külçelenirken, ince bir sis tabakasının büyük zambaklar gibi kestiği İstanbul minareleri, kendi hayallerinden daha beyaz bir aydınlığa benzer” diyor. Bursa için ise Evliya Çelebi’ye atıfla, Bursa çeşmelerinden bahsettikten sonra “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” diyerek sözü bitiriyor. Hayatımızda her konuda örnek olan Allah Rasûlü (sav)’nün şehrine ait karakteristik özellikler nelerdir? Medine neyden ibarettir. Kalabalığına ve fakir semtlerine inat, geçmişte olduğu gibi bugün de onun asude kalabilmesini, tatlı bir meltem dokunmuşçasına ziyaretçisine huzur vermesini sağlayan nedir? Zamanı geriye sarıp Allah Rasûlü (sav)’nün Medine’ye girdiği güne, hicretin ilk yılı Rebiülevvel ayının on ikisine, miladın 622’si 27 Eylül’üne dönebilseydik kuşkusuz ilk tanıklık edeceğimiz şey önce Kuba’ya yapılan mescit, sonra Mescid-i Nebevi’nin inşası olurdu.

Aslında şehirlerin hikâyeleri farklı tarihî eserler ve mimari unsurlarda kayıtlıdır. Mesela Londra’yı anlamak biraz da Thames Nehri boyunca sıralanmış köprüleri bilmek demektir. Bunun gibi Medine’yi anlamak bir ölçüde Allah Rasûlü (sav)’nün hayatına şahitlik etmiş olan Medine’nin mescitlerini bilmekten geçmektedir. Kuba Mescidi, Mescid-i Nebevi’ye beş kilometre mesafede, Medine’nin güneybatısında hicrete ilk şahit, ilk mescit.

Allah Rasûlü (sav)’nün şehirle ilgili yaklaşımına Medine’deki mescitler gibi şehrin dağları, tepeleri ve dereleri de tanıktır. Allah Rasûlü (sav)’nün, “Allah’ım! Mekke’ye verdiğin bereketin iki katını Medine’ye ver” diye dua edişinde (Buhari, Fedailü’l-Medine, 9), insanlar, Uhud dağının eteklerinde verdikleri şehitlerin acısı yüreklerindeyken şehre ve Uhud’a içten içe bir öfke duymasınlar diye Peygamberimiz'in söylediği “Uhud bizi sever, biz Uhud’u…” (Buhari, Cihad, 71) sözünde hep yaşanan yurdu sevmek vardır.

İslâm’ın ilk yıllarının zorluğuna tanık Mescidü’l-kıbleteyn, Allah Rasûlü (sav)’nün Mescid-i Aksa’ya ve Kâbe’ye doğru namaz kılışına tanık yapı… Ahzab savaşında Allah Rasûlü (sav) ve ashabının namaz kıldığı Fetih Mescidi… Hendeği geçip Medine’ye giren Amr b. Vüdd’e dur diyen Hz. Ali’ye teberrüken Ali b. Ebu Talib Mescidi… Hepsi de İslam’ın serüveninin sessiz tanıklarıdır.

Allah Rasûlü (sav), Medine’de Mescid-i Nebevi’nin yerini Ensar’dan satın almak istemiş, Ensar ‘Biz onun bedelini Allah’tan isteriz’ diyerek para almaya kabul etmemişti. Bölgedeki harabe yapılar ve yabani hurma ağaçları kaldırılmış (Nesai, Mesacid, 12.), başta Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlar ağızlarında ‘Daha iyisi yok, âhiret yurdundan başka. Allah’ım! Yardım et Muhacir ve Ensâr’a’ manileriyle taş taşımıştı. (Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 46) Böylece Allah Rasûlü (sav), Mescidi şehrin kalbi yapmıştı. (Müslim, Mesacid ve Mevziu’s Salat, 11)

Allah Rasûlü (sav)’nün şehirle ilgili yaklaşımına Medine’deki mescitler gibi şehrin dağları, tepeleri ve dereleri de tanıktır. Allah Rasûlü (sav)’nün, “Allah’ım! Mekke’ye verdiğin bereketin iki katını Medine’ye ver” diye dua  edişinde (Buhari, Fedailü’l-Medine, 9), insanlar, Uhud dağının eteklerinde verdikleri şehitlerin acısı yüreklerindeyken  şehre ve Uhud’a içten içe bir öfke duymasınlar diye Peygamberimiz'in söylediği “Uhud bizi sever, biz Uhud’u…” (Buhari, Cihad, 71) sözünde hep yaşanan yurdu sevmek vardır. Allah Rasûlü’nün bir sefer dönüşü, Medine ufukta uzanırken, “Aziz ve güzel şehir!” diye seslenişi (Buhari, Fedailü’l-Medine, 3) ve “Dünyada mezarımın olmasını en çok arzuladığım şehir Medine’dir” deyişi (Muvatta, Cihad, 14) Yesrib’in Medine-i Münevvere’ye dönüştürülmesini sağlayan bir ruhun tezahürüdür.

Mescid-i Nebevi’nin mihverinde yoğurduğu şehri birbirine bağlayan, Medine’nin nimetine olduğu kadar, mihnet ve sıkıntısına da beraberce katlanılması gerektiğini hatırlatan (Muvatta, Cami, 2.) Nebi, “Size zarar vermek isteyenler tuzun suda eridiği gibi yok olur” (Buhari, Fedailü’l-Medine, 7.) diyerek insanlara kolektif bir ruh aşılamaktadır. Bu çerçevede Allah Rasûlü (sav)’nün Medine’de yaptığı öncelikli iş, Muhacir ve Ensar’ı birbirine kardeş yapmak olmuştur. İslam tarihinde muahat (kardeşlik) antlaşması diye anılan bu olay, inanan insanları sağlam şekilde birbirine bağlamıştır. Allah Rasûlü (sav) bununla da kalmamış, inanan insanların bir tek ümmet olduğunu ifade eden ve çok kültürlü ve farklı inançlara mensup insanların bir arada yaşamalarını temin eden Medine vesikasını, insanlığa -bir insan hakları beyannamesi olarak- hediye etmiştir. Bu vesikada “Takvaya yönelmiş olan müminler, saldırganlara, haksız eyleme kalkışan, cürüm işleyen ve müminler arasında karışıklık çıkarmayı düşünen kimselere karşı olacaklar ve bu kimse müminlerden birinin evladı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhinde kalkacaktır” denilmekte, böylece adalet mülkün temeli hâline getirilmektedir.

“Bana, diğer şehirleri silip süpürecek olan şehre hicret emri verildi. Oraya Yesrib diyorlar, hâlbuki o bir medeniyet merkezidir. Bu şehir, demirci körüğünün, demirin pasını, pisini attığı gibi kötüleri bir bir dışarıya atar.”

Vesikada farklı inanç gruplarıyla birlikte yaşamaya yönelik tedbirlerin alındığı görülmektedir. Bu cümleden olarak “Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşmaksızın yardımımıza hak kazanacaklardır” denilmek suretiyle gayrimüslimlerin hakları güvence altına alınmaktadır. Bu anayasal metinde ırk, dil, din mefhumu gözetilmeden vatandaşların eşitliği, haklarının teminat altına alınışı, sosyal yardımlaşma ve sigortaya yönelik unsurların ortaya konulması, ifade ve inanç özgürlüğü gibi konular üzerinde hassasiyetle durulması günümüzde ihtiyaç duyulan pek çok uygulamanın Medine’de bizzat Allah Rasûlü (sav)’nün yönlendirmeleri ile gerçekleştiğini göstermektedir.

Allah Rasûlü (sav)’nün kardeşlik antlaşması, Medine vesikası ve şehri sevmeye yönelik sözleri, Onun vahyin ışığında, akıl, bilgi ve adaletle yoğrulmuş bir medeniyet oluşturmaya yönelik arzusunun temel dinamikleri olarak yer almaktadır. Bu medeniyete konu olan şehir, tıpkı “Bana, diğer şehirleri silip süpürecek olan şehre hicret emri verildi. Oraya Yesrib diyorlar, hâlbuki o bir medeniyet merkezidir. Bu şehir, demirci körüğünün, demirin pasını, pisini attığı gibi kötüleri bir bir dışarıya atar” (Buhari, Fedailü’l-Medine, 2) hadisinde ifadesini bulduğu üzere insanlarının her türlü haksızlığa ve ilahi rızaya uygun olmayan işe otomatik bir reaksiyonla karşı çıkacağı, kolektif bir ruh ile bir arada yaşamayı öngören bir yapıda değerlendirilebilir. Tarih boyunca İslam’ın büyük şehirleri, Semerkant, Merv, Buhara, Gırnata, Bağdat, İstanbul, Bursa, Konya ve diğerleri, hep Medine’yi örnek almış, İslam beldelerinde yaşayanlar Medine’de Allah Rasûlü (sav)’nün “Burada susuzluğa katlananlara ben şefaatçiyim” (Müslim, Hac, 484) sözünün muhataplarıymışçasına sevinmişlerdir. Böylece onlar, yaşadıkları her sıkıntının yeni bir Medine inşa eder gibi ulvi ve yüce değerlerin tahakkuku için vesile olmasını arzulamışlardır.

Allah Rasûlü (sav)’nün Medine’sine uygun huzurlu bir beldenin temini Bedir’de Sa’d bin Muaz’ın Allah Rasûlü (sav)’ne seslenişinde gizlidir. “Ey Allah Rasûlü! Dilediğin yere yürü. Bize ne emredersen sana uyarız. Berkü’l-gimad’a dahi gitsen senin yanındayız. Bize şu denizi gösterip dalsan seninle beraber dalarız…” Kuşkusuz Medine’yi anlamak için öncelikle insanın yolunun zorluklar ne olursa olsun, -kararlılık göstermenin bir ifadesi olarak Arap dilinde kullanılan Berkü’l-gimad kelimesine atıfla- Berkü’l-gimad’a uğraması gerekmektedir.

Bu doğrultuda ortak gaye etrafında ilahî rızaya uygun dost ve kardeşçe yaşama arzusunu gösteren, ecdadının tecrübesini numune edinen ve Allah Rasûlü (sav)’nün örnekliğinde medeniyetinin deruni ve eşsiz zenginliğini değerlendiren insanımızın -Nebi'ye olan muhabbetine uygun biçimde- bu yüksek medeniyetin bir gereği olarak ilim, hikmet, ahlaki güzellikler, estetik ve ruh dünyasıyla daha fazla zenginleşmesi, dünya metropollerinin yaşadığı sorunlara Peygamber'in ahlakıyla hemhâl olmuş insanlar eliyle nebevi bir dokunuş olacaktır.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.