Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Arap Yarımadası Bir Yangın Yeri

Peygamberlerini yitirmeleriyle "geceleyin sağanak bir yağmura tutulmuş koyunlar" misali ciddi bir bocalama ve panik yaşayan müslümanlar, çok geçmeden "Allah'ın cehennemden azat ettiği" Ebu Bekir'in rehberliğinde toparlanmışlar, korkutucu sağanaktan sığınacak bir barınak bulabilmişlerdir. Ancak fırtına henüz dinmiş değildir. Peygamber yokluğunda yaşanan ilk bunalımı başarıyla aşan müminler, bu defa kendilerini çok daha çetin bir girdabın içinde bulmuşlardır. Zira çıktığı ilk günden itibaren müntesiplerine gösterilen her türlü düşmanlık ve işkence ile yayılışı durdurulmak istenen, ancak Mekke'nin fethinin ardından kısa sürede zaferini bütün yarımada sathında perçinleyen İslam, bu defa başka bir tuzak ile denenmekte; "dine karşı din" silahı ile inanç sistemini ve Hz. Peygamberin risalet mesajını hedef alan devasa bir propaganda ile karşı karşıya bırakılmaktadır.

Peygamber döneminde üç fırka bünyesinde Esvedu'l-Ansî, Museylime ve Tuleyha b. Huveylid liderliğinde yaşanan irtidat, Hz. Ebu Bekir döneminde yedi fırkayı daha içine çekmiş; Mekke ve Medine dışında neredeyse Cuma kılınacak bir yer kalmamıştı. Mekkeliler dahi bu yeni dinden dönmeye niyetlenmişler; ancak Suheyl b. Amr'ın "Kimin dinden döndüğünü görürsek boynunu vururuz" ihtarı ile sinmişlerdi. 

Henüz Nebi hayattayken patlak veren bu yıkıcı hareketler, Onun vefatıyla ciddi bir hız kazanmış, yeni devleti boğabilecek bir deprem dalgası gibi tüm yarımadayı etkisi altına almıştır. Hz.Aişe'nin "Rasulullah vefat ettiğinde babamın karşılaştığı zorluklar dağlara yüklenseydi onları paramparça ederdi," sözleri, bir nebze de olsa bu dehşete tanıklık etmektedir.

Kuzeyde Şam bölgesinden güneyde Hadramevt, Mehre ve Yemen'e; doğuda Bahreyn ve Umman`dan batıda Kızıldeniz kıyılarına kadar Arap yarımadasının her bölgesinden bir çok kabile, Medine`ye karşı toplu bir eylem gerçekleştirerek irtidat ediyorlar, iman ettikleri dinden dönüyorlardı.

Peygamber döneminde üç fırka bünyesinde Esvedu'l-Ansî, Museylime ve Tuleyha b. Huveylid liderliğinde yaşanan irtidat, Hz. Ebu Bekir döneminde yedi fırkayı daha içine çekmiş; Mekke ve Medine dışında neredeyse Cuma kılınacak bir yer kalmamıştı. Mekkeliler dahi bu yeni dinden dönmeye niyetlenmişler; ancak Suheyl b. Amr'ın "Kimin dinden döndüğünü görürsek boynunu vururuz" ihtarı ile sinmişlerdi. Keza Kureyş`in meşhur kabilesi Sakif de, vali Osman b. Ebi'l-Âs'ın "Siz zaten en son müslüman olanlardansınız. Bari dinden ilk dönenlerden olmayın," uyarısıyla kendine gelmişti.

İrtidat edenlerin bir kısmı yalancı peygamberler etrafında toplanırken, diğer kısmı ise sadece zekat vermemekte direnç gösteriyordu. Zira İslam'la tanışmaları henüz gerçekleşmiş olan ve dinî anlayışları yeterince oturmamış bu çiçeği burnunda inananlar, ne Peygamber sohbetinden feyizlenebilmiş, ne de ahlak ve mizaçlarını değiştirecek kadar İslam havası soluyabilmişlerdi. Medine ve Hicaz'dan uzaklaştıkça, İslam'ın hazmedilme oranı daha da düşmekteydi. Medine'nin liderliğinden ve yeni dinin üzerlerine yüklediği mükellefiyetlerden kurtulmak isteyen ve kanun ve nizam altına girmekte zorlanan bu kitleler, yetişme tarzları ve alışkanlıklarını tümden silecek bu din içinde kendilerini cendereye sokulmuş hissediyorlar, kendilerine hükmedenlere karşı düşmanca bir tavır besliyorlardı. İslam'ın henüz hakiki manasıyla idrak edilmediği bir ortamda mesele dinden ziyade Bedevi Arapların otorite tanımaz mizaçlarından kaynaklanıyor, İslam'ı kurtarıcı bir din olarak görmek yerine, Medine'nin sultasının aracı olarak telakki ediyorlardı. Yalancı peygamber Tuleyha'nın bozguna uğratılmasından sonra esir edilerek Medine'ye getirilen Uyeyne b. Hısn'ın, kendisine "Ey Allah'ın düşmanı! İman ettikten sonra kafir mi oldun?" diyen Medineli çocuklara verdiği cevap ilginçtir: "Allah'a yemin ederim ki ben bir an bile olsun iman etmedim."

Putperestliğe dönmekten ziyade İslam'ın belli ilkelerine siyasî anlamda başkaldırmayı teşvik eden sahte paygamberlere ve onun taraftarlarına tabi olan bir kitle de, İslam'ı kendileri ile Hz. Peygamber arasında gerçeklestirilmiş bir akit olarak görüyorlar ve Peygamberin vefatıyla bu akitin sona erdiğini düşünüyorlardı. Bedevi bir şairin "Rasulullah aramızda iken O'na itaat ettik. Ebu Bekir'e ne oluyor. O'na kim itaat edecek? O ölürse Bekir (deve yavrusu) mi bizi miras alacak? Vallahi işte bu katlanılamayacak bir şeydir" sözleri manidardır.

Zekatı "boyun eğme vergisi" olarak gören ve siyasî bağlılıklarını bildirdikleri Peygamberin vefatıyla bu bağlılıklarını kişisel bir anlaşma sayarak sona erdiren bu kimseler, "Biz zekatımızı ancak duası bizim için huzur ve sükun vesilesi olan Rasulullah'a veririz," tezinde ısrar ediyorlardı. İslâm'dan önce uygulanan ve "yenen kabilenin yenilenden zorla aldığı mal" anlamına gelen "itâvet" gibi algıladıkları zekatı, bir anlamda Kureyş'in hakimiyeti olarak görüyorlardı. Peygamber'in vefatıyla güçler dengesinin değiştiğini ve kendilerinin artık eski mükellefiyetlerden muaf olduklarını ilan eden azgın kalabalıklar, Medine merkezli İslam devletinin siyasî ve ekonomik nüfûzunu kırmayı hedefliyorlardı. Hz. Peygamber'in 23 yıllık emeğini boşa çıkartacak bu girişim, kolay söndürüleceğe benzemiyordu.

Hal böyle olunca herbiri birer kahin iddiasıyla ortaya çıkan ve mensup oldukları kabilelerin şefleri konumunda bulunan yalancı peygamberlere teveccüh de yoğun olmuştu. İslâm öncesi Arap toplumunun ruhuna kazınmış olan kabile asabiyetinin etkisiyle Kureyş vesayetinden kurtulmak isteyen kabileler, Cahiliyye düzenine dönmeyi körükleyen yalancı peygamberlere sarıldılar. Bunlardan Yemen'deki Esved el-Ansî millî, Yemâme ve doğuda taraftar toplayan Museylime el-Hanefî bölgesel siyasî oluşumlar teşkil ederken, doğrudan Medine'deki siyasî yapılanmayı ele geçirmek peşinde koşan yalancı peygamberler de büyük kalabalıklar oluşturdular.

Yangın, dört bir yandan Peygamber'ini yitirmiş Medine'yi yutmaya hazırlanırken, Peygamber dostu henüz fidan vermiş devleti bu yangından koruyabilecek; çok kısa bir süre sonra yeniden buluşacağı Nebi'ye, aldığı emaneti sağlam bir şekilde devrettiği müjdesini verebilecek miydi?
 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin