Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Arzuların Teslimiyeti


 

عَنْ اِبْنِ عَمرِو بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : لا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لِمَا جِئْتُ بِهِ

Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallahu anhumâ, "Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu" demiştir:

"Arzuları (hevâsı) benim getirdiğim (İslâm gerçeğin)e uymadıkça hiç biriniz (ol­gun) mü'min olamaz."[1]

Hevâ, sadece kuru bir meyil demek değildir. Her yönelişin teme­linde bir sevgi ve istek bulunduğu gibi hevâ da muhabbetle meyletmek demektir. Bu sebeple de hakkın hilâfına (zıddına), istekle ve sevgiyle meyletmek asıl hevâyı anlatmaktadır. 

Hevâ ve heves

Nefs engelini aşmakta fevkalâde yönlendirici ve yol gösterici nitelik taşıyan hadisimizi açıklamaya, öncelikle “hevâ” kavramı üzerinde durarak başlayalım. Hevâ, genel olarak ifade edildiği zaman, “hakkın zıddına meyletmek” demektir. Dilimizde, nefsin arzuları anlamında "hevâ ve heves" kullanımıyla yer alır. Dinî bir terim olarak hevâ; nefsin, şer'i şerifin muktezası hilâfına meyletmesi demektir. Bunun en büyük zararı, "Hevâya uyma, seni Allah yolundan saptırır"[2] mealindeki ayet-i kerimede beyan edilmiştir.

Hevâ, sadece kuru bir meyil demek değildir. Her yönelişin teme­linde bir sevgi ve istek bulunduğu gibi hevâ da muhabbetle meyletmek demektir. Bu sebeple de hakkın hilâfına (zıddına), istekle ve sevgiyle meyletmek asıl hevâyı anlatmaktadır. Ayette işaret edilen sapıklık tehlikesi de bu sevgi ve muhabbete dayalı meylin sonucu olmaktadır.

Hisler ve hevesler, başıboş, serbest kayıtlardan uzak ve duygusal hareketleri öngörürler. Bağlılık, disiplin, düzen, ölçü ve denetimden hoşlanmazlar. Oysa insan, başıboş bir hayatın değil, her yönüyle hesabı verilecek bir ömrün sahibidir. Bu sebeple de kayıtsızlık isteklerinin, en esaslı kayda, "vahy"e bağlı kılınması, hayatın tadını çıkarmanın yolu olduğu kadar, ahireti kazanmanın da tek çaresidir. Nitekim bir ayette bu husus şöyle açıklanmıştır; "Kim rabbinin azametinden korkup nefsini, heves­lerin sevk ettiği kötülükten alıkoymuşsa, varacağı yer elbette cennettir."[3]

Mâverdî'nin haber verdiğine göre Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir: "Hakkınızda iki şeyden endişe ederim: Heveslere uymak ve tûl-ı emel... Heveslere uymak, hakkı görmeyi, hakka uymayı önler; tûl-i emel (uzun emeller beslemek) de ahireti unutturur.”[4]

Peygamberin tebliğatına uymak

Hadisimizin asıl mesajı, olgun mü'min olabilmek için hislerin ve he­veslerin Hz. Peygamber’in getirdiklerine tâbî kılınmasıdır. Bu da aklın vahiy aydınlığından yeterince ve serbestçe yararlanabilmesiyle mümkün olacaktır. Ne var ki, hisler ve hevesler, aklı bu noktada serbest bırak­mazlar. Yoksa aklın vahye uyması pek tabiidir. Eğer aksi oluyorsa orada aklın değil, hisler ve heveslerin hâkimiyeti söz konusudur.. Bu konudaki Kur’ân-ı Kerîm'in tespiti şudur: "Eğer sana cevap vermezlerse, onların sadece heveslerine uyduklarını bil."[5]

"Hevâ ve hevesini kendisine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar gerçekten davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludurlar."[6]

İman bütünlük ister

İman bütünlük ister. Yüce Rabbimiz; "Ey iman edenler, İslâm'a topyekûn ve tam olarak giriniz, şeytanın adımlarına tâbi olmayınız!"[7] buyur­maktadır. Hadisimizi şerh eden Aliyyu'l-Kaarî de, hadisteki "mü'min olmaz" ifadesini, imanın aslını nefyeden (ortadan kaldıran) bir ifade olarak anlamanın mümkün olduğunu söylemektedir. Zira Hz. Peygamber’in getirip tebliğ ettiği inanç esaslarını benimseyememiş kişi mü'min değildir. Nitekim biz, dinin inanç esaslarını kabul ettiği halde hükümlerine uymayanlara fâsık, hükümlerine uyar göründüğü halde aslını kabul etmemiş olanlara da münafık diyoruz.

Yine Aliyy'ül-Kaarî, "mü'min olmaz" ifadesini, imanda kemâli orta­dan kaldırma (nefy) anlamında yorumlayarak, Hz. Peygamberin tebligatı içinde yer alan emirler ve nehiylere uymayı his ve heveslerine kabul etti­rememiş olanların “olgun mü'min” olamayacağı sonucunu çıkarmanın da mümkün olduğuna işaret etmektedir.[8] Biz de bu ikinci manayı tercih ettik.

Hayatın her döneminde ve her meselede Hz. Peygamber'in tebligatına bağlı ve tâbi olmak, Müslüman için gerçek kurtuluş ve mut­luluk iken, inançlı insanları heveslerine bağlı, hislerine tâbî görmek, iman noktasında ciddî rahatsızlıkların varlığına işarettir. 

"Bana göre" yanılgısı

Hayatın her döneminde ve her meselede Hz. Peygamber'in tebligatına bağlı ve tâbi olmak, Müslüman için gerçek kurtuluş ve mut­luluk iken, inançlı insanları heveslerine bağlı, hislerine tâbî görmek, iman noktasında ciddî rahatsızlıkların varlığına işarettir. His ve heveslerin adeta ilahlaştırıldığı, böyle bir yozlaşmanın, çağdaşlık gibi bir yanıltıcı yorumla meşrulaştırıldığı çok karmaşık bir ortamı yaşıyor gibiyiz. İn­sanlarımızın çoğunlukla hislerini kullandıkları, akıllarına çok az müra­caat ettikleri görülmektedir. Herkes kendi his ve heveslerini "Müslümanlık" ya da "dindarlık" ölçüsü olarak almaya ve ona göre Müslüman olmaya heves ediyor, özeniyor. Konuları "bana göre" kaydıyla yorumluyor, "bana göre" derken, hislerine ve heveslerine yenildiğini, hislerini ölçü aldığı için ayrılığa, fitneye, fikrî anarşiye, hürriyetsizliğe, başıbozukluğa, eksantrikliğe düştüğünü akıl edemiyor. Hele hele his ve heveslere göre Müslüman olunamayacağını ya kestiremiyor ya da öyle görünüyor.

Unutulmamalıdır ki, bütün yanılgı ve günahların temelinde nefsin arzu ve isteklerini, aklın ve imanın gereklerine takdim etmek (onlardan önde tutmak) yatar. Allah saygısı ve sevgisi, Peygamber'e uymakla ispat edilebilirken, his ve heveslerin pe­şine takılmak, sonu gelmez hatalara, bid'at ve hurafelere, telâfisi çok zor dinî ve manevi zararlara düşmek olur.

Çare

Çare, hadisimizde pek beliğ ve net bir şekilde ifade buyrulduğu gibi “Hz. Peygamber’in ge­tirdiklerine uymayı his ve heveslere kabul ettirmek”tir. Demektir ki, imanda olgunluk, duyguların Müslümanlığındadır. Zira his ve heveslerin Hz. Muhammed'in tebligatına tâbî kılınması; onun hükmüne rıza göstermeyi, onun izini izlemeyi, sünnetini yaşamayı, davasına sahip çıkmayı, her yönden ona teslimiyeti, açıkçası iyi bir ümmet olmayı ve böylece iman hürriyetine kavuşmayı gerektirir. Bu da aynı zamanda arzuların hürri­yeti ve mutluluğu demektir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Yok yok, Rabbine andolsun ki, onlar, aralarında çıkan çapraşık işlerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiç bir dargınlık duymak­sızın tam bir bağlılıkla teslim olmadıkça iman etmiş olamazlar."[9]

Bu ayetten de anlaşılmaktadır ki, nefsin aşılması, onu Hz. Peygam­ber’in tebliğlerine tâbî kılmakla mümkün olacaktır. Gerçek hürriyet de bu nefs engelinin aşılmasından sonra belirecektir. Zira İslâm, İslâm dışı her türlü kayda ya da kayıtsızlığa karşı tam bir hürriyet ve mutluluk sistemi ve ortamıdır.

His ve heveslerin Hz. Muhammed'in tebligatına tâbî kılınması; onun hükmüne rıza göstermeyi, onun izini izlemeyi, sünnetini yaşamayı, davasına sahip çıkmayı, her yönden ona teslimiyeti, açıkçası iyi bir ümmet olmayı ve böylece iman hürriyetine kavuşmayı gerektirir. 

His ve hevesler dediğimiz, nefsin arzuları yerine getirildikçe, nefsin hâkimiyetinin güçleneceği muhakkaktır. Bu yüzden nefsi hak yolunda büyük bir engel olmaktan çıkarabilmek için onun etkinliğinin sınırlandı­rılması çareleri aranmıştır. Bunlardan biri de "nefsin haklarına değil, hazla­rına mâni olmak" şeklinde tanımlanan mücâhededir. Hadisimizde konu, "hevâ ve heveslerin Hz. Peygamber’in tebligatına tâbî kılınması" şeklinde tespit edilmiştir. Zira dinimizde hakların zayi edilmesi değil, aksine ko­runması esastır. Hz. Peygamber’e uymakta da kimsenin ve hiç bir hak sahibinin hakkının zayi olması söz konusu olamaz. Bu sebeple de Efen­dimiz, konu olarak seçtiğimiz hadis-i şerifte, genelde insanları, özelde inananları duygusal bir hayata değil; aklî ve imani, şuurlu ve denetimli bir hayata ve köklü bir hürriyete çağırmaktadır. Hislerin ve heveslerin, bu çağrı karşısına dikilmeye kalkışacak iç güçler olduğunu duyurmakta­dır. Müslümanların dış düşmanları karşısında başarılı olabilmelerinin, önce bu iç güçlere karşı kazanacakları zafere bağlı olduğuna işaret et­mektedir. Sürekliliği ve her türlü cihad hareketlerinin temelinde bulu­nuşu belki de bu mücadelenin "cihad-ı ekber" diye nitelenmesine vesile olmuştur.

O halde his ve heveslerin girdabından tebliğ-i Muhammedî ipiyle kurtulmak, tüm gayretimizle o ipe sarılmaya çalışmak gerekmektedir. Zira böyle bir gayrette başarının sonucu Allah Teâlâ’nın ihsan ve ikra­mına mazhar kılınmış bahtiyarlarla arkadaşlık ve tabiî büyük mutluluk demektir:

"Öyle ya; her kim Allah'a ve Peygambere tâbi' olursa, işte onlar Allah'ın kendilerine in'am ve ihsan ettiği nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihler ile birlik­tedirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar!"[10]



 

Dipnotlar:

1. Beğavî, Mesâbihu's-sünne, 1, 160 (tahkikli baskı); Şerhu's-sünne, 1, 212–213 Hatib Tebrîzî, Mişkâtu'l-Mesâbîh, 1, 55; 2. Nevevî, Kırk Hadis (hds. No:41), Hadis sened açısından değerlendirmesi için bk. İbn Receb el-Hanbelî, Camiu'1-ulüm ve'l-hikem, s.364–365

2. Sad (38), 26

3. en-Nâziât (79), 40–41

4. Mâverdî, Edebû'd-din ve'd-dünya, s.13

5. el-Kasas (28), 50

6. el- Furkan (25), 43–44

7. el-Bakara (2), 208

8. Mirkâtu’l-mefâtih I, 201–202

9. en-Nisa (4), 65

10. en-Nisa (4), 69

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin