Kültür Sanat
Edebiyat
 

Aşk Makamının Söz Elçisi: Bizim Yunus

Tarih boyunca birçok sefer varlık ve yokluk savaşı veren Anadolu toprakları, tarihindeki en acı günlerinden birini yaşıyordu. Dönemin Yecuc ile Mecuc’u olan Moğollar, bir bir bu mukaddes topraklara girmiş, birçok medeniyetten tevarüs eden nice maddi ve manevi güzellikleri berbad etmişti. Göğüslerini bu hayâsızca akına siper eden Ahmed Yesevî’nin Türkmen dervişlerinin de arasında aşk ve inanç tükenmeye başlamış, gözlerinden kanlı yaşlar durmandan boşalmış, ellerini semaya kaldırıp ilahi nidalarla bir âşıkın gelmesi için dualar edilmişti. Bu duaların bereketi olarak Anadolu’nun karanlık seması aydınlatan, Türkçenin söz elçisi olan, Allah’ın biricik Habibi’nin aşkını dillere ve gönüllere nakşeden bir yıldız doğmuştu. Dillerde âşık, miskin, biçare olarak anılan âşık,

Ete kemiğe büründüm

Yunus diye göründüm

diye kendini tanıtmış, Mevlana’nın Farsça haykırdığı aşkı, Türk dilinde söylemek için ilahi hikmetin bir nişanesi olarak Anadolu’da peyda olmuştu.

Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin aşk bahçelerindeki çiçeklerinden topladığı özü, Tapduk Emre’nin kovanına taşıyan bu garib derviş, şeyhinin elinden içtiği aşkın şarabı ile gönlü maddeden arınıyor; Tur’da Musa (as)’yı mest eden haller kendisine de tecelli ediyordu.

Dalındaki üzümün bile yaratılmadan önceki safa meyhanesinde aşkın şarabı ile mest olan âşıkların “bela” sözündeki ilahi hikmet hazineleri Yunus’a açılıyordu. Yunus da bu şarabın mest edici haliyle kâinattaki her eşyanın hakikatini temaşa ediyor, Tapduk’un dergâhında kadem kadem aşk ülkesinin miracına huruç ediyordu.

Kapı kapı 950 sene aşkı haykıran Nuh (as)’un aşkı kabul etmeyenlere ettiği âhla gökyüzü aşığın bahtı gibi kapkara bulutlara bürünüp coşmasından, aşka iman etmeyenlerin dağdan dağa koşmasında da evvel aşk vardı…

Birinci Kapı: Aşk

İçtiği şarap onu manevi aşk makamına doğru bir yolculuğa çıkartmıştı. Her makamda gördüğü hikmetler onu aşka hayran ediyordu. Ve aşk semasına doğru aşkın sultanına salât okuyarak, aşk miracının birinci katına yükseldi. Yükseldiği ilahi kattaki cennetin kapısında yaratıcının isminin yanında “aşk” sultanının ismini gördü. Ve dudaklarından her aşk makamında bir name döküldü:

 

Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammed’in
Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in

 

Varlık “ol” emriyle bina olunmadan, gece küfür mehriyle gündüze nikâhlanmadan, Tur-ı Sina’da Musa (as) ilahi hitaba mazhar olmadan, ruhlar “bela” diyerek aşkın sultanını ikrar etmeden, bir avuç toprağa ruh üflenmeden evvel aşk vardı…

Meleklerin insanı mı yaratacaksın iddiasına, Kabil’in Habil’in kanını dökerek toprağa, Âdem’in kanlı gözyaşlarıyla ettiği âhının sadasına, meleklerin kan dökücü nidasına muhatap olmadan evvel aşk vardı…

Kapı kapı 950 sene aşkı haykıran Nuh (as)’un aşkı kabul etmeyenlere ettiği âhla gökyüzü aşığın bahtı gibi kapkara bulutlara bürünüp coşmasından, aşka iman etmeyenlerin dağdan dağa koşmasında da evvel aşk vardı…

Yıldızlar, ay ve güneş Yusuf (as)’a secde etmesinden, kuyuların karanlığından, Mısır saraylarında gömleğinin parçalanmasından da evvel; İbrahim (as)’in devirdiği putların alevlenip Nemrut’u yakmasından, İsmail (as)’in boynundaki bıçakla “lebbeyk” haykırışları göklerdeki rahmet şimşeklerini çaktırmasından, Musa (as)’nın asasının denizleri yarmasından evvel aşk vardı…

İsa (as)’nın gökteki ismini haykırdığı, çarmıhta canların gerildiği andan evvel aşk vardı…

Aşk, Medineli çocukların “taleal bedru” nidalarıyla karşıladığı enbiyaların hatemi ve serveri, aşk yolundaki evliyaların rehberi, Hz. Muhammed (sav) idi. Cennetin kapısında ismi yazılan, Âdem (as) tövbelerinde anılan hep O idi.

Yunus’ta bu sözlerin ilahi neşvesiyle nice hakikatleri temaşa ediyordu. Ve aşk sultanın bekleyen Medineliler gibi aşk makamın ikici kapısı açıldı. 

 

İkinci Kapı: Ahit

Kâinata “kün” emri verilmeden, Âdem (as) yasak ağaca yönelmeden evvel; ezel meclisinde bütün ruhlar, mahşerin ilk provası için saf saf dizilmişti. Allah’ın “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabına kullar “bela” (evet) demişlerdi. Bu sözlere melekler şahit olmuş, Allah kaleme her olacak hikmeti levh-i mahfuza nakşettirmiş, kalemde aşk sultanına tabi olacak maşukları bir bir kaydetmişti. Nice peygamberler dahi yüce nebiye ümmet olabilmek için dua etmiş, kalemin yazdığı vakit gelmişti. Allah, ruhların verdiği bu ahde sadık kullarını ebedi cennetine almak için, en sevdiği elçisini Habibi’ni bu hatırlatmak için göndermişti.

Ve kalem yazdı, mürekkep kurudu…

Ve aşka ahit oldu…

 

Ol dedi oldu âlem, yazıldı levh ü kalem
Okundu hatm-i kelâm, şanına Muhammed’in

 

Hak Teâlâ aşk sultanı olan Habibi’ni âlemlere rahmet olarak göndermiş, bu sevinçle ay ile gün bu aşkla şevkle devran etmeye başlamıştı. Bu âlemi âdem ile müzeyyen olmuş, ilahi levh-i mahfuz’a aşkın isimleri nakşedilmişti.  Âlemlere “kün “emrine itaat edip bina olmuştu. Bu bina içindeki nice âşık o aşk sultanın ismini ilahi kelamda okuyor, okunan nice kelamda “en güzel örnek” diye her hâli yüce kılınıyordu. Şanı her vakit binlerce minareden âlemlere duyuruluyor,  her dem bu hitabı duyan meleklerde Beyt-i Mamur’da, arş-ı âlâda bu aşka salât getirerek mukabele ediyorlardı.

Aşk makamının üçüncü kapısı açıldı.

Aşk, Medineli çocukların “taleal bedru” nidalarıyla karşıladığı enbiyaların hatemi ve serveri, aşk yolundaki evliyaların rehberi, Hz. Muhammed (sav) idi. Cennetin kapısında ismi yazılan, Âdem (as) tövbelerinde anılan hep O idi.

Üçüncü Kapı: Aşk Ateşi


Hep Erenler geldiler, dergâha yüz sürdüler
Zikr-i tevhit ettiler, nuruna Muhammed’in

Leyla’nın karanlık zülüflerinin sardığı o çehresinden Mecnunların gördüğü, Yusuf’u bakanların ellerini, gömleklerini parçalatan, Ferhat’ın dağlara kazıdığını Şirin suretlerde hep o aşkın ateşinin şulesiydi. Bu ateşin düştüğü bedenler bir bir yanıyor, sinelerden yükselen ahlar gökteki yıldızları tutuşturuyordu. Mecnunları Leylaların zülfüne bende eden, çölde kurda kuşa yoldaş eyleyen, aşka müptela olan erenler bir bir ulu dergâha yüz sürüyor, Allah’a yüce nebisine kendilerini ümmet kıldığı için dua ile zikrediyordu. O yüce nebiye durmadan salât ediyorlardı. 

 

Dördüncü Kapı: Hidayet

 

Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi
Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in

 

Ellerindeki prangalar ile çöllere bırakılan Mecnunlar gibi olan Veysel Karânî, gönlündeki susuzluğa âb-ı hayatı arıyordu. Her baktığı yerdeki yalancı güzellikler ona serap oluyor, bulduğu yıldızlara İbrahim gibi hakiki aşkı soruyor, ay yüzlü yârinin gece karanlığı gibi olan gönlüne doğması ümidiyle Yemen’in sahralarını âşiyân ediyordu. Beklenen vakit gelince ay değil, hidayet güneşi doğmuş, yüce nebinin hakikati gökte yarılan ayla kendini ispat etmişti. Artık Veysel’in ellerindeki prangalar çözülmüş, hidayet güneşinin aydığınla yüreği ısınmış ve o kutlu peygambere iman etmişti. Bu kutlu nebi de kendisini görmeden iman eden Veysel’e, gönül gözüyle gördüğü ümmetine, mübarek sırtından çıkarttığı hırkasını hediye gönderdi.

Veysel Karânî gibi o görmeden iman edip nebiye ümmet olma şerefine erenlere cennetin sekiz katı bezenmişti. Bu aşkın güzelliğini temaşa eden nice âşık, cenneti isteyene ver, bana seni gerek seni, makamına yükseliyordu. Âdem (as)’den İbrahim (as)’e nice peygamberin alnına O’nun nuru taşınmıştı. 

 

Beşinci Kapı: Marifet

 

İmansızlar geldiler, andan iman aldılar
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

 

Kalpleri kör bir kuyuya düşen nice fakir, ilahi hikmet kervanı ile sultan oluyordu. İmansızlık kuyusundan onları çıkartıp iman etme şerefine erdiriyordu. Gönül zindanında esir olan elleri prangalı imansızlar, iman ederek Yusuf (as) gibi bu zindandan kurtulup, iman edip dünya ve ahiret âlemine sultan oluyorlardı.


Ve Aşk makamının son kapısı açıldı. Kapıda “kimdir gelen” diye soran ilahi makamın bekçisine kendini Yunus diye tanıtmadan melekler bir ağızda o aşığın ismini haykırdılar: “Bizim Yunus, Bizim Yunus!”

Altıncı Kapı: Hakikat


Ferişteler geldiler, saf saf olup durdular
Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

Miraç gecesi binlerce melek “Ettehiyyâtü lillâhi vessalevâtü” diyerek selam ederek, binlerce peygambere imam olan aşk sultanı Hz. Muhammed (sav)’in arkasında saf olmuşlardı. Her mümin de Miraç gecesindeki bu yüce olayın armağanı olarak günde beş vakit ona salât ediyorlardı. Yunus gibi nice hakiki âşık kıldığı namazla Hakk’ın “kulum” hitabına mazhar olmuş, bu aşkın Tur dağına çıkmış, manevi tecelli varlık binasını yıkmış, ilahi nida mest olmuştu. Gerçek âşık olan kişi de artık bu âlemin o aşk sultanını ve nefsini bildikçe rabbin hikmetlerini anlıyordu.


Havada uçan kuşlar, yaşarıp dağ ü taşlar
Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in

Yerde ve gökte her ne varsa Allah’ı zikrediyordu. Bu zikirler âlemdeki her canlının kalbine nakşoluyordu. Allah Kur’ân’da ve melekleri dahi arş u alada Yüce Peygamberi’ne tazim ve selâm ediyordu. Bu ilahi fermanı duyan müminler, dağlar taşlar, gökteki kuşlar, dallarındaki yapraklar da o seçilmiş Nebi’ye aşkını niyaz ediyordu.

 

Yedinci Kapı: Sadakat


Yunus kim ede methi, över Kur’an ayeti
An, vergil salâvatı, aşkına Muhammed’in

 

Yunus gibi nice âşık o yüce Aşkın Sultanını övse de sözler hep kifayetsiz kalıyordu. Çünkü Allah Kur’ân’da o yüce Nebisi’ni ve üstün ahlakını övmüştü. O’nun yüce vasıfları Kur’ân hilyesinde okuyan âşıklar, O’na salât ve selam vermekle kalpleri şifa buluyordu.

 

Son Kapı: Vuslat

Âşıkın değeri söylediği sözle mizan olunuyor, uşşak içinde kendine söylediği sözün hikmetine göre değer veriliyordu. Artık beden kafesine hapis olan, Allah ile kul arasındaki ‘elest’ ahdinin tezahürü gönül kuşunun artık kafesten uçma vakti gelmişti. Ballar balını bulan, nice kovanları yağma eden Yunus’a aşk sultanının kapısında ecel şerbetini içmiş, o yüce sultana vasıl olmuştu.

Ve Aşk makamının son kapısı açıldı. Kapıda “kimdir gelen” diye soran ilahi makamın bekçisine kendini Yunus diye tanıtmadan melekler bir ağızda o aşığın ismini haykırdılar: Bizim Yunus, Bizim Yunus!”

 

Yorumlar

 
abdullah toprak
abdullah toprak28.03.2014

hakikaten yunus emre(ks) hazretleri yüzyıllardır bir aşk çağlayanı gibi coşmakta , duru Türkçemizle yazdığı beyitler aynı zamanda Edebiyatımızın en güzel örnekleridir.

28.03.2014