Dosyalar
İhtida: Din Değiştirmek mi? Fıtrata Dönmek mi?
 

Atanasyus İman Açıklaması: Ya da İslam Yolculuğum

Modern teknolojinin hızla dünyanın sonunu getirdiğine ilişkin endişelere karşılık akl-ı selim sahibi insanların çözüm arayışları devam ediyor. Bu bağlamda dine dair sorgulamaları neticesinde İslam'ın sorunu büyük ölçüde giderebileceği inancı Batılı entelektüelleri İslam'a yakınlaştıran önemli bir faktör.

Abdu'l-Hakim Murad "sonpeygamber.info" okuyucuları için özel olarak kaleme aldığı yazısında bir muhtedinin ihtida tecrübesini anlatmanın yanı sıra Hırıstiyan inancının temel iman esaslarını ve felsefesini de sorguluyor. Yazar, ihtidayı felsefi ve sosyolojik açıdan temellendirdiği ilk bölümde mühtedilerin, geçmişte olduğu gibi günümüzde de İslam dünyasına entellektüel anlamda katkı sağlaması gerektiğini ve marjinal figüran rolünden kurtulması gerektiği yorumunu yapıyor.

Aileden devraldığı eleştirel bakış açısının etkisiyle sürdürdüğü arayışını, İslam yolculuğunda uğradığı durakları, İslam'ın peygamberlik algısı ve İslam Peygamberinin kendisini nasıl etkilediğini bundan sonra yayınlanacak olan bölümlerde ilgiyle okuyacaksınız.

Abdu'l-Hakim Murad Kimdir?

 

Timothy J. Winter (Şeyh Abdül Hakim Murad olarak da tanınır), Britanyalı bir İslam düşünürü. 1960 yılında dünyaya gelmiştir. Westminster Okulu'nda eğitim gördükten sonra Cambridge Üniversitesi'nde Arapça eğitimini 1983'te tamamlamış, daha sonra Kahire El-Ezher Üniversitesi'nde İslami ilimler ile ilgili daha derin araştırmalar yapmış, Mısır ve Cidde'de geleneksel İslam ilimlerinde dersler almıştır. Öğretmenleri arasında Şeyh Ahmed Mahsur el-Haddad ve Şeyh İsmail el-Edevi bulunmaktadır. 1989 yılında Britanya'ya geri dönmüş ve Londra Üniversitesi'nde Türkçe ve Farsça üzerine çalışmış olan Winter doktorasını Oxford Üniversitesi'nde Osmanlı İmparatorluğu'nda dinsel yaşam üzerine yapmıştır.

Müslüman-Hıristiyan ilişkileri, İslam ahlakı, aşırılığa karşı geleneksel Müslümanların verdiği cevap, Britanya Müslüman mirası ve Osmanlı Türkiye'si gibi konularda çalışmaları bulunmaktadır. Islamic Texts Society kuruluşunun İmam Gazali hakkında yayınladığı seri kitapların genel editörlüğünü yapan Winter, İmam Gazali'nin İhya adlı eserinin "Ölüm ve Sonrası Üzerine" ve "Ruhun Terbiyesi Üzerine" adlı bölümlerini, aralarında İmam Beyhaki'nin "İmanın Yetmiş Yedi Dalı" ve "Fethu'l-Bari'den Seçmeler" adlı eserlerin bulunduğu bazı Arapça klasikleri de tercüme etmiştir. Cambridge'de Pembroke Koleji üyeliği, Wolfston Koleji'nde İlahiyat Çalışmaları direktörlüğü, Muslim Academic Trust kuruluşunda vekillik ve genel sekreterlik, Anglo-Muslim Fellowship for Eastern Europe kuruluşunda direktörlük görevlerinin yanı sıra UK Friends of Bosnia-Herzegovina kuruluşunda başkanlık yapan Tim Winter ayrıca İslam çalışmaları alanında Şeyh Zayed Okutmanlık unvanına da sahiptir. Halen Cambridge Üniversitesi'nde İlahiyat Fakültesi'nde İslam çalışmaları alanında okutmanlık yapmaktadır. Bir İngiliz mühtedi olan Winter, hem İslami düşünsel disiplinlerde hem de Doğu'nun modern akademik yöntemlerinde eşit derecede uzmanlığa sahip birkaç çağdaş Müslüman şahsiyetten biridir.

I. BÖLÜM

 

Günümüzde Mühtediler İslam Dünyasına Nasıl Bir Katkı Sağlayabilir?

 

"Eski bir kilisede kalbim benden tövbe etmemi isteyen bir mihrab'dır, eski fakat hatırlanan günahların silintisi." (Sünbülzade Vehbi)

Bu anı bazı Türk arkadaşlarının ısrarlı isteği üzerine eski hayatı Anglikan Hıristiyanlık ile şekillenmiş fakat daha sonra İslam'ı seçmiş bir monoteist tarafından kaleme alınmıştır. Eski Osmanlı şiirinde cami haline getirilen bir kiliseyi anlatan kilise-camii metaforu gibi bu adam da mimari yönden farklıydı, fakat hak edilmemiş bir ilerlemenin sembolüydü: O mühtedi, kılavuzluk nesnesi, bir zamanlar ruhani bir göçmen ve her tarafı düşmanlar tarafından saldırıya uğrayan İslam'ın alem penah olduğu bir semboldü. Richard Bulliet İslam'ın gücünün her zaman enerji ve bazen de ‘uçlarda yaşayan' din değiştirenlerin can sıkıcı coşkusunu miras kalan dinin biçimlendirilmiş geleneksel dünyasına katan mühtediler tarafından korunduğunu düşünmektedir.(1) Belki de dine yeni katılan bu kişilerin, İbn Haldun'un yorumuyla, Tanrı ile yeni ve çoğunlukla püritanik bir yeniden bağlantı kurmak için dönemsel olarak sakin kaleleri istila eden çöl insanlarına (bedevi) benzediklerini ima ediyor.

Tabi ki gerçek şu şekildedir; kıblesi daha büyük bir tapınağın çaprazında bulunan bir insan tipik olarak verdiğinden fazlasını alır. Özellikle modern koşullar altında minnetle cankurtaran botuna binerek İslam'a sığınan kişi zaten güvertede olan şeylere az bir katkı yapar. Daha önceki çağlarda İbrahim Müteferrika, Ali Ufki ve Abdullah el-Tercüman gibi insanlar Müslüman olmuştu (daha da geriye, Salman'a ve Suheyb'e kadar gitmeli miyiz belki). Rakip kültürler kutsal kültürlerdi ve İslamiyet'i yeni benimsemiş bu kişiler, amaçları bir ya da birkaç Tanrıya hizmet etmek olan büyük medeniyetlerde eğitilmişlerdi. Öyleyse günümüzde Batılı mühtediler gerçekte hangi zenginlikleri, hangi enerjiyi beraberlerinde getirebilir? "Bizler ayrımcı zevki için pohpohlanmak istenen fakat bu ayrımcı zevki onun pohpohlanmasını sağlayacak bir hoşlanmadan öteye geçmeyen, bir züppenin üst düzey insanlara sığındığı gibi marka adlarına ve kaliteli ürünlere sığınan o ölümcül modern tür olan "tüketici" olarak, giderek mutlakçı hale gelen liberal kapitalizm tarafından yetiştirilen Mammon'un oğulları ve kızlarıyız. Kimsenin ‘bir şey' olmadığı ya da artık ‘şu anda olduğu kişi' olmak istemediği bir yerde tüm bir toplum belli belirsiz ortaya çıkıyor. İşte başka bir Nietzschevari kabus."(2)

Batı'da birkaç yıldır Müslüman toplumlarındaki yeni İslamcı hermenötik algı ile ilgili hararetli tartışmalar ne yazık ki yetersiz bir meşruiyet arayışı çerçevesinde sürüyor. Ürünleri uzun süredir kirletilmiş topraklarda yetişen Batı'nın dinî olarak ne kadar verimli olacağı belirsiz. "Işık Doğu'dan yükselir" şeklindeki antik kinaye belki de şu an hiç olmadığı kadar doğru. Geçtiğimiz çağda yaşamış Britanyalı Müslüman bir şair şu dizeleri yazıyor:

           Binlerce yıl doğdu güneş,

                        Doğu renklerinin parlaklığında,

            Binlerce yıl örttü güneşi Batı

                        Kasvet ve gözyaşları içerisinde çiğlerinden.

            Böyle olsa da, Doğu sabahında,

                        İman, gerçek! - saf Allah'a ait, O'na,

            Doğdu, Yeryüzü, güzelliğiyle, tezyin,

                        Ve battı, Batı - ve karardı, onun güneşi.

            Ey inananlar! İman'ın sabahına inanın!

                        Kendinizi tanıyın, Allah en iyisini bilir!

            Görün, Doğu'nun Işığını, döndürürken

                        Saf İslam huzmelerini Batı'nın üzerine.(3)

Çocukluk yıllarımda modern koşulun bayağılığından kurtulmak için sonsuz bir istek ile modern koşula karşı derin bir yabancılaşma içerisinde yaşadığımı hatırlıyorum. Bu, sosyolog Max Weber'in de kabul ettiği gibi doğal kısıtlamaların demirinin kendimizin ürettiği çelik bağlarla değiştirildiği ve hiçbir politik çözümün bizi kurtaramadığı kötü bir yabancılaşmanın yaşandığı ‘çelik kadar sert bir kabuğun' (stahlhartes Gehäuse) içerisinde hapsolmuş gibi görünüyor. Weber kötümser bir şekilde insanın mutluluğunun ve başarısının, tüm mantığı insan öznesini bir tüketici ve üreticiden başka bir şey olmayan bir varlık şeklinde yeniden oluşturmaya çalışan makine çağında kısıtlanmış olduğundan emindi.(4) Aydınlanma çağından beri Batı'nın kişisel tatminin temeli olarak aldığı bireyleşmenin esas prensibi bizim ‘diğer'i artan bir şekilde sadece manipülasyon için iyi olan bir obje olarak görmemizi sağlamıştır ve sonuçlar yıkıcı olmuştur. Aile, komşuluk ve toplum çelik kabukta yakalananlar için tefekkür, dua, ve kendisi dışındaki her türlü amaç için varolan sanat kadar uygunsuzdur. Herbert Marcuse 1960'larda zincirlerinin gücünün aynı anda birçok yerde mevcut bulunma kabiliyetinden, teknik yeterlilikten ve görünmezlikten kaynaklandığı teknolojiyi kullanabilen totaliter bir gerçeklik içerisinde seçim ve özgürlük retoriğinde sıkışmış ‘Tek-Boyutlu İnsan'dan bahsetmişti.

Bilim temelli totaliterciliğin karşısındaki yirminci yüzyıl ortası kötümserliği Marx'ın deterministik iyimserliğinin (doğal seleksiyonun ahlaki bir sonucu olduğu fikri) çöküşü ile birlikte paradoksal bir şekilde azalmış gibi görünüyordu ve kısa bir süreliğine Aydınlanmanın esas rüyasının gerçeğe dönüştürülebileceği yolunda bir düşünce hakimdi. Ancak, 1970'lerin populer kültüründe çoktan hissedilen Doğu Bloğu'nun çözülmesi Batı'nın ileri teknoloji zevk dünyasının amaçsızlığının altını çizmişti. Doğal çevre, teknolojimizin bizi korumak için geliştirilen zeka ile bizi tehdit ettiği tek bir tiyatro sunuyor. Walter Benjamin'in ifade ettiği üzere:

Homeros'un zamanında Olimposlu Tanrıların tefekkür objesi olan insanoğlu şimdi kendi başına. Kendine karşı olan yabancılaşması öyle bir noktaya geldi ki kendi yıkımını ilk emrin estetik bir zevki olarak yaşayabilir.(5)

Yeni turbo itmeli fakat şüphe dolu milenyumumuzda kim Benjamin'i endişelendiren tehlikelerin daha fazla ve daha ölçülemez olan tehlikelerin gölgesi altında yaşadığımızı inkar edebilir. Britanya Bilim Geliştirme Kurulu'nun başkanı Martin Rees şu değerlendirmeyi yapıyor: ‘Dünya üzerindeki mevcut medeniyetimizin bu yüzyılın sonuna kadar ayakta kalma şansının yüzde elliden fazla olmadığını düşünüyorum.'(6) Ciddi şekilde icra edilen sanat, şiir ve tiyatro bu kalıcı huzursuzluğu yansıtıyor.

O halde hikayesi hediye getirmek için Batılı olan mühtediye neden sorasınız ki? Ruhsal olarak, aslında bir zamanlar insan gelişimi olarak tanımlanan bütün başarımlar bağlamında, bizim ‘Batı Dünyamız', sonuçları onun kaderini düşünmekten korkutacak bir önemsizleştirmeye dönüşen bireyselci proje için, kendi gelişiminin kaynaklarına sırt çevirerek kendini verimsiz bir hale getirmiştir. Çocuklaştırma projesine İslam'ın kesinlikle karşı çıkması çağımızın büyük bir gerçeğidir; ve Müslümanların cinsiyet, cinsellik, dua, sanat ve doğanın anlamı gibi alanlarda tarihsel insan normalliğine saygı duyma konusundaki inatçı ısrarı Tanrı'nın devam eden iyiliğinin açık bir işaretidir. Fakat mühtedi cemaatleri bu sürükleyici dramda bugüne değin en fazla figüran olarak marjinal bir rol oynamışlardır.

 

II. BÖLÜM

Benim Hikayem: "Kiliseye Uymamak Kanımda Vardı"  

“Muhammed bir dağ sırası arasından boşalan bir nehir gibi dolaysızdı, çok mükemmel bir şekilde konuşabileceğiniz Tek Tanrıyla her sabah insanların sürekli "Merhaba, orada kimse var mı" diye haykırdığı ve cevap alamadığı "İsa" adı verilen telefon olmadan iletişim kurardı.” (Rainar Maria Rilke)

 

Aileden aldığım bilgiye göre benim atalarım her zaman sorun çıkaran kişiler olmuşlar. Baba tarafımdan bazı İskoç atalarımın Jul Sezar'a karşı savaştığı söyleniyor ve bunlardan biri de Bruce hanedanından I. Robert tarafından idam edilmiş. Annemin ailesinde azizleştirilmiş iki bakire teyze, radikal başkaldırıcılığı benimseyerek Anglikan kilisesini reddetmiş bir papaz ve ilahi yazarı olan Philip Doddridge'in (ö.1751) soyundan geldikleri için gurur duyarmış. Philip Doddridge kendi zamanındaki diğer insanlar gibi kabul edilen Ortodoksluğa karşı ciddi bir tepki başlatmak adına ilk Hıristiyanların inançlarına doğru bir geri dönüş için Reform isteğinde bulunmuştu. En ünlü ilahisi onun zamanlarının İbranileştirici havasını anlatır.

            Ey Bethel Tanrısı, toprağından

            Halen insanların beslendiği;

            Bu dünyevi hacılıkta

            Bütün atalarımıza önderlik eden:

 

            Yeminlerimiz, dualarımız, şu anda

            Merhamet krallığının önündeyiz:

            Ey İsrail Tanrısı, onların

            Muvaffak ırkının Tanrısı ol.

ImageDaha sonra Kraliçe'nin de papazlığını yapacak olan okulumuzun papazı Willie Booth eski Hıristiyan kilisesinin Yahudiliğine dikkatimi çekti. Anglikanlar gerçekten de İsrail'in Tanrısının ‘devam eden' ırkı mıydı? Booth tarafsız bir şekilde bizim bu düşünceye yönelik şüpheci yaklaşımımızı kabul etmişti. İsa açıkça görüldüğü gibi Yahudi'ydi. Eski Ahit'i dürüstçe okumamız bizi günlük olarak taptığımız Teslis Tanrısının yeni bir şey olduğunu görmeye itti.

Endişeli Anglikanlar olarak dua ediyorduk, fakat kiliseye uymamak kanımda vardı ve ben çocukların sadece İncil ile ilgili oyunlar oynayabildiği katı Şabat günlerinin taze aile hatıralarıyla büyüdüm. Büyükbabamın zamanına kadar ailemin erkekleri alkolü hayatlarına sokmamaya yemin etmişti. Büyükbabam bu geleneğin son temsilcisiydi, fakat orta yaşlarına geldiğinde arada sırada sosyal ortamlarda içmenin iş hayatı için iyi olabileceğini fark ederek bundan vazgeçti. Onun zamanında bu karar halen ciddi bir karardı. Onun İngiltere'si içki kullanılmayan otellerin, Pazar günü boş caddelerin görüldüğü ve nişan yüzüğü takmadan öpüşmenin olmadığı bir İngiltere'ydi ve şimdi böyle bir İngiltere düşünülemez bile. Blair jenerasyonu için böyle bir İngiltere uzak ve yabancı bir yer gibi. Yine de mühtedi burada bir paradoksun olduğunu bilir. İngiltere'nin kendi kimliğini terk etmesi karşısında birisi çıkıp bir İngiliz'in İslamiyet'i benimsemesinin yenilik adına kendi mirasını terk etmesi anlamına gelip gelmediğini sorabilir. Ailemin büyükanne ve büyükbabamın zamanında içerisinde tapındığı, evlendiği ve Pazar Okulu'na gittiği Norwich'in Chapelfield Gardens bölgesindeki küçük kilisenin bir cami haline getirilmesinde tabi ki bana göre her zaman hoş bir ironi mevcuttur. Dua etmek için buraya gittiğimde aile geleneğimizin yaşayan son temsilcisi mi oluyorum?

Booth beni resmi itikat Hıristiyanlığından vazgeçirmişti ve farkında olmayarak benim kiliseye uymama mirasını yeniden keşfetmeme yardımcı olmuştu. Bu durum dolaylı olarak kız kardeşim tarafından da desteklenmişti. Kız kardeşim Üniteryan papaz William Channing (ö.1842) tarafından kurulmuş olan bir okula gidiyordu ve Channing'in etkisi okulun değerler sistemi ve ibadeti üzerinde hissediliyordu. Channing en eski Hıristiyanların inançlarını keşfetmek ve yeniden diriltmek için Reform'u St. Atanasyus'un ve dördüncü yüzyıl politik piskoposlarının manüpülasyonlarının ötesine taşımak isteyen gerçek bir Ayrılıkçı kahramandı. Bu onun düşünce şekliydi:

Bizler [...] sadece ve sadece tek bir Tanrı olduğuna inanıyoruz. Tanrı'nın birliğini bozan Teslis inancına karşı çıkıyoruz. Bu inanca göre yüce kutsallığa sahip üç sonsuz ve eşit kişi var; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Din bilimcilerin tanımlamasına göre bu üç kişiden her biri kendi bilincine, iradesine ve algılarına sahip. Birbirlerini seviyorlar, aralarında fikir alışverişinde bulunuyorlar ve birbirlerinin toplumlarından hoşnutlar. İnsanın kurtuluşunda birbirlerinin işini üstlenerek farklı roller oynuyorlar. Oğul aracıdır, Baba değildir. Baba Oğlunu gönderir, kendisi gönderilmiş değildir ve Oğlu gibi ete kemiğe bürünmüş değildir. Burada farklı algılara sahip, faklı işler yapan ve farklı ilişkiler sürdüren üç zeki varlıktan bahsediyoruz ve bu varlıklar üç zekayı ima etmiyorsa üç zekanın nasıl oluşturulacağını bilmek konusunda kaybımız var demektir.

Bizler [...] mantıksız ve kitaba dayanmayan Teslis inancına karşı çıkıyoruz. Bizim düşüncemize göre Havarilerin ve [ilk] Hıristiyanların inandığı gibi Baba olarak adlandırılsa da tek bir Tanrı vardır. Bizim düşüncemize karşı olanları Yeni Ahit'ten Tanrı kelimesinin üç varlığı kastettiği bir pasaj bulmaya çağırıyoruz.

Teslis inancı doğru olsaydı zorluğu, tek olması ve önemi sayesinde büyük bir açıklık içerisine açıklanırdı [...] ve bütün olası hassasiyetiyle anlatılırdı. Fakat bu açıklama nerede ortaya çıkıyor? O'nun üç parçadan oluşan bir varlık olarak anlatıldığı Tanrı ile ilgili birçok pasajdan biz sadece ve sadece tek olanı istiyoruz [...] Yani bize karşı olan kişiler İncil'i bırakmak zorunda kalarak ve Yazıtsal deyiş-bilim (Scriptural Phraseology) tarafından onaylanmayan kelime çeşitleri icat etmek zorunda kalarak itikatlarına Teslis inancını koyarken Kutsal Yazıtlar  Teslis inancıdan tamamen kaçınıyor mu?

Bu inancın pratikteki etkisi ile ilgili de itirazlarımız var. Bu inancın zihni böldüğü ve zihnin Tanrı ile olan paylaşımını başka yöne çektiği için bağlılık konusunda uygun olmadığını düşünüyoruz. Tanrının birliği inancının bize üstün bağlılık, tapınma ve sevgiden gelen ve hepimizin iyi olarak nitelediği TEK VARLIK, Tek Sonsuz Baba sunması büyük bir mükemmeliyet göstergesidir.(7)

Channing ayrıca "Kan Kefareti"nde ima edilen adaletsizliğe karşı da tutkulu bir şekilde karşı çıkmıştı. Bu düşünce bende de yankı bulmuştu. Dokuz yaşında bir okul çocuğu olarak Hampstead'deki Anglikan kilisesindeki ayinlerde oturup karşımda duran büyük kanayan İsa'ya nasıl baktığımı hatırladım. Kendimi ne kadar küçük ve ne kadar da suçlu hissediyordum! İlahi kitabında da yazdığı gibi verilen mesaj şuydu; bu çile kendi günahkarlığımın bir sonucu idi. Bu kahramanca davranışı kabul etmeyerek ne kadar nankör olduğumu bir ses fısıldayacaktı. Daha sonra açık sözlü ve sert bir genç olarak bu türdeki bir dini ‘şantaj' olarak adlandırabilmiştim. Bu korkunç görüntü beni inanca zorluyordu. Fakat doğrudan affedebilecek bir Tanrı var mıydı?

1976 yılında Hayward Gallery İslam sanatlarını sergilediğinde bunlar arasında Hıristiyanlığın pişmanlık durumuna eşdeğer bir şeyler arıyordum. Örneğin, Ulusal Galeri'deki tek bir dini tabloda bile gülen bir yüz yoktur (Rönesans zamanında açıkça daha fazla bir rahatlama içerisinde görünen pagan tanrıları gibi değildiler). Fakat dini ya da dünyevi konuları ele alan Osmanlı minyatürlerinde herkes gülümser. Hat sanatı örnekleri, arabesk süslemeler, mozaik işleri ve İslam süsleme sanatının çiçek motifleriyle oluşturulmuş çizgileri iyi niyetli bir varlığın ve merhametli bir Tanrı'nın var olduğu gerçeğini hatırlatır. Bu iki dünyanın estetik ruhunu acemice ama şevkle karşılaştırmaya çalıştığım sırada gözüme çarpan şeyler bunlardı.

Daha sonra Londra'daki Morley Kolejinde akşamları Arapça dersleri almaya başladım. Emeklilerle dolu bir sınıfta okula giden bir çocuktum ve bu garip bir durumdu. Mozaikler ve arabesk süslemeler yukarıdaki gizemli yazıya itaat eder bir şekildeydi: fakat sanat tarihçileri bunu çevirmeye zahmet etmediler. Onun sırrı neydi? Sevgili Tanrının varlığını soluyan bu sanatın resmi mesajı neydi? Kim bize şeytan ve günahtan çok O'nun varlığını ve güzelliğini anlattı?

Kur'an-ı Kerim ruhani farklılığıyla ve egolardan arınmış anlatımının saflığıyla bende hayranlık uyandırmış gibi görünüyordu. İncil'in büyük bölümü saf ışığın ara sıra kendini gösterdiği amacı belli olmayan hatta hiçbir amaca hizmet etmeyen hikayelerden oluşuyor. Kur'an-ı Kerim tek başına bana ışığı bahşediyordu.

Bu soruların cevabı tabi ki Kur'an-ı Kerim'di. Halen dar görüşlü olan bu çağda, Kur'an-ı Kerim Rodwell ya da (benim okumaya başladığım baskısı) Zafrullah Khan demekti. Sör Zafrullah'ın hizipçi eğilimleri metnin asıl anlamını çok kötü bir şekilde örtmüştü: onun baskısında Yasin Suresi şöyle başlıyordu ‘Ey Mükemmel Lider' ve sonra daha da kötüleşiyordu. Aslında Kur'an-ı Kerim'in, o ‘mahrem gelinin' kendini ortaya çıkarması yıllar sürmüştü. Başlangıçta Kur'an-ı Kerim ruhani farklılığıyla ve egolardan arınmış anlatımının saflığıyla bende hayranlık uyandırmış gibi görünüyordu. İncil'in büyük bölümü saf ışığın ara sıra kendini gösterdiği amacı belli olmayan hatta hiçbir amaca hizmet etmeyen hikayelerden oluşuyor. Kur'an-ı Kerim tek başına bana ışığı bahşediyordu. İslamiyet'e geçtikten sonra bile metni ‘zor' buldum ve bazı sureler sıkça okumak için fazla zorluydu. Genelde Kur'an-ı Kerim'in diğer bölümlerinden önce öğrenilen ilk Mekke bölümlerinde anlatılmak istenen şey çok açık ve kesindi. Tam içtenlik, monoteizm, fakire karşı şefkat, ve nefsine karşı koymak. Bir insanın kalbi ve alışkanlıkları bu sözcükleri kabul etmezken o kişi nasıl olur da bu sözleri Tanrı'ya söyleyebilir? Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresi şöyle der; ‘Dini yalanlayanı gördün mü? İşte, öksüze kötü davranan odur.' Kilise sırasının rahat koruması olmadan Tanrı ile yüzleşirken kimin böyle bir dizeyi tekrarlamaya cesareti var? Tanrı neden bu kadar mutlak?

Foyles'un raflarında tek başıma yaptığım bir araştırma halen dar görüşlü olan bu çağda karşıma birkaç kılavuz çıkarttı. Maxime Rodinson'un karton ciltli Life of Mohammed (Hz. Muhammed'in Hayatı) adlı kitabı kendinden emin bir Fransız komünistin bakış açısını ortaya koyuyordu. Ortaçağ rahiplerinden aşağı kalmayacak şekilde kendini, resmettiği kişiyi indirgemeye ve bu kişiye başka anlamlar yüklemeye vermişti. Yine de hikayenin dram yönü ve kahramanlık yanı kendini gösteriyordu. Tamamen ve açık şekilde bir insan olan bu Peygamber dua eden bir yoksul olarak yaşarken onun dünyasını daimi olarak değiştirmişti. Rodinson olağanüstü olayları dışarıda tutmuş ve sınıf olgusu ile ekonomiyi vurgulamıştı; yine de bu hikayenin saf görkemli sürükleyiciliği benim kültürümdeki genç insanlardan o kadar başarıyla gizlendi ki kendisi en olağan durumda iken bile insanı şaşırtan bir ifşa idi.

 
Dini araştırmanın itici gücünün her zaman bir günah ve yabancılaşma bilinci olduğu düşünülür. Hangi bağışlayıcılık daha yücedir diye sormak zorundayım: elinde hiçbir güç bulunmayan çarmıha gerilmiş birinin bağışlayıcılığı mı, yoksa siyasi hayatının en parlak döneminde Mekke'nin Fethi sırasında düşmanları eline düşmüşken onları bağışlayan Kutsal Peygamber'in bağışlayıcılığı mı?

Rodinson'u okurken ve onun satırları arasında Tanrı'yı bulmaya çalışırken kendimi bağışlayıcılık ile ilgili düşünürken buldum. Dini araştırmanın itici gücünün her zaman bir günah ve yabancılaşma bilinci olduğu düşünülür. Hangi bağışlayıcılık daha yücedir diye sormak zorundayım: elinde hiçbir güç bulunmayan çarmıha gerilmiş birinin bağışlayıcılığı mı, yoksa siyasi hayatının en parlak döneminde Mekke'nin Fethi sırasında düşmanları eline düşmüşken onları bağışlayan Kutsal Peygamber'in bağışlayıcılığı mı? Bunun al-‘afw ma‘a al-qudra yani cezalandırma konumunda iken bağışlamak erdemi olduğunu keşfettim. Bu, yönetimin başına geldikten sonra kendisine daha önce işkence yapanları affetmiş olan ve belki de en büyük modern ahlak ikonu olan Nelson Mandela'nın erdemidir. Ayrıca zamanın sonunda bir final olacağını da öğrendim. Kim daha merhametliydi? Vahiy Kitabı'nda hiddetle insanları yargılayan ve onları cehenneme gönderen Pantokrator İsa mı(8), yoksa Hadislerde anlatıldığına göre Kıyamet gününde bütün işinin günahkarlar için aracılık etmek olacağı ve onlara Allah'ın bağışlayıcılığının ve merhametinin dini olan İslam'ı gösterecek olan Hz. Muhammed (sav) mi? Çocukluk zamanlarımdan beri anlamaya başladığım üzere Haç hiçbir şekilde bir bağışlayıcılık sembolü değildi. Geleneksel görüşe göre İlk Günah'ın sonsuzluğu Tanrı'nın kendi geçici ölümünün sonsuz fedakarlığı ile kefaret edilirken Haç bu borcun geri ödenmesini ifade eder. Bizler uzun itaatsizlik kaydımız hakkında düşünürken insanlığın acilen ihtiyaç duyduğu şey hesap yapmayan, hesap yapmadan bahşeden, sadece muhasebecilerin ve defterdarların hakkettiği cimri huylu bir ‘kurtuluş ekonomisi' şart koşmayan bir Tanrı'nın gerçek bağışlayıcılık modelidir. Harfler öldürdü - ruh hayat verdi.

Arayışımın bu safhasında, Katolik bir rahip olan ve kan kefareti ve yaradılışın günahkarlığı doktrinlerini protesto ederek kiliseden ayrılıp Yaradılış Maneviyatına yönelik etkili bir merkez açan Matthew Fox ile tanıştım. Günahtan çok keyif konusunu ve cinsel endişeden çok vücudumuza duyduğumuz minnet duygusunu vurguladı. Günah için tamamen bedel ödeme fikrini ahlaki yönden reddetme ışığında, aşırı derecede doğrusal olan Haç fetişimizden sıyrılıp daha açık bir sembol olan açık mezar sembolüne yönelmemiz gerektiğini söylüyordu.(9) Bu sembol benim düşünceme göre Haçtan farklı olarak, açık ve ayrıca dairesel olan Hilal olabilir. Haç ise görünen o ki sembolik ısrarı ile Tanrının yüz binlerce yıllık insan varlığı üzerindeki hâkimiyetini azaltmış ve tam anlamıyla kurtuluş sadece bir kez gerçekleşmiştir, yüce sevgi ve merhamet üzerinde ısrar eden doğru din, bu doktrini doğal olarak trajik biçimde yetersiz bulacaktır.

Daha sonra, Rukiyye Maksud'un sözlerini keşfettim: "Tanrı bir kişiyi affetmek için bir kurbana ihtiyaç duymaz. Hıristiyanlık'tan İslam'a geçişteki o kısa anda Müsrif Oğul kıssasının doğruluğunun farkına varılıyor."(10) Hikâyelerde, Tanrı doğrudan sevmek için yeterince sevgi doludur. Bu İsa'nın savunduğu Yahudiliğin tüm ihtişamıdır.

Öğrenciliğimde, bir Türk arkadaşımla beraber Anglikan kilisesini ziyaret etmiştim.  Kilise mihrabındaki haçı görünce, birden şöyle tepki verdi: "Hayır!" Cehaletim yüzünden, ön yargısını ifade ettiğini sanmıştım. Fakat bana kendisinin Tanrıyı sevmekten anladığı şeyle "bir kereliğine ve ebediyen kurtuluş" (Hz. İsa'nın çarmıha gerilmekle bütün insanlığı kurtarması) fikrinin birbirine son derece ters şeyler olduğunu söyledi.

Keşfettiğim şeylerden hiçbiri yeni değildi. Semitizm alerjilerinin üstesinden gelen, yanlış anlamaları bir kenara bırakmaya ve Yahudiliğin (ve şimdi daha yavaş olarak İslam'ın) bütünselliğini kabul etmeye hazırlanan din âlimlerinin sayısının giderek artması muazzam önem taşıyan tarihi bir değişim ve gerçek bir cesaret kaynağıdır. Bu durum Hristiyanların erdemi algılayış biçimlerinde derin değişiklikler olduğunu yansıtmaktadır.

Kendi kilise hiyerarşisinin Luther'in politikaya müdahale etmeme doktrini üzerindeki ısrarcılığı Berlin'in şehit edilen papazı Dietrich Bonhoeffer'ı o kadar dehşete düşürmüştü ki, "Din olmayan Hristiyanlık" olarak adlandırılan o ünlü çağrısını yayınlamıştır. Ben büyürken savaş hatıraları hala etrafımda taze olduğundan şehit Stauffenberg'in Hitleri öldürme girişiminden bahsedildiğini çok duymuştum, fakat Reich'a karşı çıkan tek bir Alman piskopos bile bilmiyordum.(11) Benim kendi ruhani yolculuğumda eski İsa imgeleri, pasifist teselli ve etkisiz hayalperestler Bonhoeffer ve özellikle özgürlüğü savunan din âlimlerinin çizdiği tamamen toplumsal sorumluluğa sahip yeni insan portresinden çok daha az etkileyiciydi.

Yaşadığı dönemde gerçek dinin pasifist veya apolitik olmadığını, fakat zengin ve otokrat kesime karşı devrimsel bir karşı çıkışı temsil etmesi gerektiğini savunan ve tüm radikal rahiplerin en tanınmış olanı Peder Jack Putterill (1892-1980) tarafından vaftiz edilmiş olduğum gerçeğinin çok önemli olduğuna inanıyorum.(12)Bildiğim kadarıyla Putterill; Tanrısı Fakirlerin Tanrısı olan, onların davaları için etkin bir şekilde savaşan ve onların hayat tarzlarını benimseyen ve büyük imparatorluklara kolayca teslim olmak yerine onlara meydan okuyan Peygamberi tanımadan öldü.

Sosyolog Bernard Shaw tarafından ‘dahi' olarak nitelenen bu Peygamberin,(13) rahat, burjuva tüketim kültürünün acil ama kendini belli etmeyen ihtiyaçlarına yakın bir ruhani figür olduğu ortaya çıkmıştır ve bu kültür temelinde uzaklarda silik bir zikirle değil, yoksulluk ve adaletsizlik gibi gerçek konularla cesur bir şekilde ilgilenmeyi arzu eder. Empatik bir Komünizme inanan ve bu nedenle Stalinci düşünceden uzaklaşan ve özgür ve hiyerarşi karşıtı İslami alana giren Roger Garaudy'yi de bu motivasyon yönlendirmiştir. Shaw ve Putterill gibi Garaudy için de laiklik sadece "çelik kafesin" sınırlamaları içerisinde özgürlüğü yaratabilmiştir. Gerçek özgürlük geride kalmış, ama kendini tanıtması gerekmiştir ve bu nedenle Tanrının yeryüzünü ve Onun kullarını alçaltanlara meydan okuma isteğini içermiştir. Radikal şeytan ile yüzleşildiğinde vaaz vermek ve tek başına tanıklık etmek trajik bir biçimde yetersiz kalmaktadır.

 
Shaw ve Putterill gibi Garaudy için de laiklik sadece "çelik kafesin" sınırlamaları içerisinde özgürlüğü yaratabilmiştir. Gerçek özgürlük geride kalmış, ama kendini tanıtması gerekmiştir ve bu nedenle Tanrının yeryüzünü ve Onun kullarını alçaltanlara meydan okuma isteğini içermiştir.

İster Kapitalist ister Marksist olsun, bu kafesten kurtulmak hem toplum için hem de ruh için gerçek bir kurtuluş olmalıdır. Ben on atlı yaşındayken, dindar bir Katolik ve bekâr olan tarih öğretmenimin Osmanlılara övgüler yağdırdığını ve onların modern zamanlar öncesinde Avrupa'da en fazla hoşgörüye sahip olan ve birçok farklı dinin bir arada yaşadığı bir toplumun yazarları olduklarını söylediğini duymuştum. Bu benim dini heyecanlarımla birleştiğinde, Yahudiliğin ve (yavaş yavaş) İslam'ın Avrupalı ilahiyatçılar tarafından git gide daha fazla tanınması Latin Hristiyan düşüncesinin tarihsel olarak toplu bir dışlama durumunun şekillendirdiği toplumlar ve düşünsel sistemler oluşturmasıyla fazlasıyla ilgili olduğunu görmeme yardımcı olmuştur. Görünen o ki insanlığın radikal bir şekilde ruhani açıdan kurtulmuş ve kurtulmamış olarak ayrılması Kilisenin sınırlarıyla aynı düzlemde olmakla beraber geleneksel Çin, Hindistan ve İslam'ın aksine içsel çeşitliliğe hoşgörü göstermeyen bir dünya oluşturmuştur.(14) Bu nedenle Peygamberin İngiliz dilinde ilk takdir edilişinin Osmanlı sisteminin çeşitliliğe ve dini içtenliğe, o zamanki katı kilise ve dinsel riayet baskısının hâkim olduğu İngiltere'den daha açık olduğunu gören bir Püritan tarafından gerçekleşmesi şaşırtıcı değildir. Bu kişi Henry Stubbe'dır ve An Account of the Rise and Progress of Mahometanism, with the Life of Mahomet, and a Vindication of him and his Religion the Calumnies of the Christians (Muhammetçiliğin Doğuşu ve Gelişimi üzerine Bilgiler, Muhammed'in Hayatı, Onun ve Dininin Hristiyanların Karalamalarından Kurtulması) adlı kitabı kendi yaşamında zorlukla basılabilmiş, fakat İslamfobik Britanya'nın imgelerinin kabul edeceğinden daha derin bir gizli İslam sevgisi ifade etmiştir.(15)  Bazı Müslümanlar Britanya İslam'ının olası öncülerine Üniteryanizm ve dini muhaliflerin müttefik muhteviyatı kapsamında işaret etmektedir. Goethe'nin parçalı halde bulunan Mahomets Gesang'ı Goethe'nin inanışına göre İslam'ın çöl kökeninden getirmiş olduğu radikal özgürlük ve saflık için yazılmış bir şiirdir. Aslında, Tanrı sevgisine sahip olan ve özgürlüğün büyük destekçisi olan birçok kişinin de İslam'a yönelmiş olduğu görülmektedir. Burada, örneğin Rilke'nin daha sonra İslam'ın melek inancından (angelology) esinlendiğini kabul etmiş olduğu Duino Elegies eserinde gözden kaçırılmış bir pasajı görmekteyiz:

Muhammed bir dağ sırası arasından boşalan bir nehir gibi dolaysızdı, çok mükemmel bir şekilde konuşabileceğiniz Tek Tanrıyla her sabah insanların sürekli "Merhaba, orada kimse var mı" diye haykırdığı ve cevap alamadığı "İsa" adı verilen telefon olmadan iletişim kurardı.(16)

Açıkçası ben telefonla arama yaptığımda hiçbir cevap alamıyordum. Her gün Teslis inancındaki bir Kişiyle konuşmayı seçerdim. Kutsal Ruh ‘kişisi' aralarında en yabancısıydı. Fakat şimdi tekrar ‘babasının sağ elinde' bulunan gezgin Mesih'e hitap etmek de bana mümkün olmayan bir muamma ile sıkıntı vermişti. Bana sadece ‘Tanrı'ya' veya belki de Tanrı ‘Babaya' dua etmek daha doğal gözüküyordu ve böyle yaptığımda kesinlikle Tanrının izlediği ve beklediğine dair bir bilinç oluşuyordu içimde. Aylar ve yıllar geçtikçe, Onunla satranç oynarken Mutlak'ın ‘bilinçli' doğasını tanımadan edemedim. Ortaya bir sav atardım ve O da bana cevabı gösterirdi. Sufilerin ‘gizli oyun' diye adlandırdığı hale büründüğümde tüm olaylar dini bir anlam almıştı. Beni Yunan Teslis ağından yumuşak bir şekilde kurtarırken, bana kendi varlığını tamamıyla göstermişti. Bilgiye yönelik arayış da devam ediyordu ve doğal olarak onu kendi kalıtımımda aradım. Gördüm ki sorduğum soruların hiçbir tanesi yeni değildi.

III.BÖLÜM

"Ve Sevgili Duvağını Kaldırdı"

Müslüman topraklarını bazı politik felaketler hâkimiyeti altına almış da olsa, çekirdek doktrinler ve uygulamalar mucizevî bir şekilde sağlam kalmıştır. Camide, insan sıradanlıktan yaşayıp sıkılmaz ve Çağların sarsılmaz kayası olan muhteşem iman çağından miras kalan bir ayin yaşar ve insan Tanrıyı ararken bu ayinin içine çekilip orada kaybolur. Başka hiçbir dini uygulama, kurucusunun ifa ettiği şekilde değildir ve başka hiçbir din hem coğrafyasına hem de kutsanmış geçmişine ayin bağlamında bu kadar bağlı değildir.

Stubbe'ın kendisi de pro-üniteryan trendin bir parçasıydı(17) ve artık büyük İngiliz şairi Milton'un da gizli Üniteryan olduğu bilinmektedir.(18) John Locke, Isaac Newton ve Charles Dickens teslis teolojisini açıkça reddetmiş olan kişilere örnek verilebilir. Diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha fazla bir karşıtlığın yaşandığı İngiltere'de Teslis doktrini sert eleştirilere maruz kalmıştı. Hampstead'de Rosslyn Hill'de Üniteryan Şapelini ziyaret ettim. İsa ile ilgili Din değil, İsa'nın Dini diyordu poster. Teslis engeli ortadan kalkmıştı, peki ya onun Yahudiliği? Bunun hiçbir anlamı yok muydu?

O zamanlar bazen teoloji ile ilgilenen daha geniş kültür bu zorluklar hakkında rapor veriyordu. Yetmişlerde yeni bulunan birçok yazı Teslis tutumuna karşı o eski Muhalif mücadeleyi canlandırmıştı. Anketler dini adamların gitgide Triune (birde üç) Tanrısı hakkında muhalif görüşlere sahip olduğunu gösterdi. Tek bir Tanrıya üç bilinç merkezini oturtan Teslis inancı, görünen o ki, birçok eğitimli insanın ezici bir zorluğa sahip olduğunu düşündüğü bir paradoks idi. Channing'in yaptığı gibi bu kişiler nihai gerçekliğin nihai olarak basit olmaması gerekip gerekmediğini soruyorlardı.  Bazıları buna umutsuzlukla cevap verdi ve Budizm'i, ‘alternatif ruhani akımları' veya agnostisizmi seçtiler. Fakat bu metafiziksel soru Hristiyan teolojisini taze ve ısrarcı bir şekilde Üniteryan olan bir yöne doğru genişletmeye başladı.(19)

Bununla birlikte İsa'yı tamamen yüceltmenin yolunun onu sadece tamamen insan olarak görmekle mümkün olduğu bilinci ortaya çıktı. 1977'de bir grup din bilimci ve İncil âlimi "The Myth of God Incarnate" adlı bir kitap yayınlayıp, beşinci yüzyıl inançlarının savunucularını kızdırıp onların acı odaklı düşmanlığını kazanınca çok şaşırmıştım.(20) Norfolk kıyısında hoş bir yaz günü bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Metodist bir papaz olan editör John Hick'e sempati duymak zor değildi, Hick'in tarihi İsa ile ilgili araştırması ve diğer dinlere olan açıklığı onu yeniden-doğuş menşeli Evangelizmden çok uzaklaştırmıştı. Kitaptan çıkarttığım derslerden biri de katı inançların İsa'yı gerçek bir insan olarak algılama veya onunla empati kurma olasılığımızı bizim açımızdan ortadan kaldırmış olmasıydı. Klasik kilise doktrinleri onun yüce bir varlık olduğu kadar insan da olduğunu savunuyordu, fakat yeni din bilimciler, unutkanlık, geçmiş ve geleceğe dair tamamen bilgi sahibi olmamamız ve hata yapma kapasitemiz de dâhil olmak üzere bizim insanlığımızı oluşturan bu şeylerin Akılcı İsa'da tam olarak mevcut olamayacağına çünkü onda Tanrı ile insanın birleştirildiğine işaret etmekteydiler. Geoffrey Turner şu şekilde bir eleştiri getirmektedir:

Bir kişinin kendi ibadet sürecinde, İsa'yı bizden biri olarak, tüm vücutsal ve zihinsel işlevlerimize sahip olduğunu algılaması kolay değildir: yemek yemek ve ifrazat, uyumak, dilleri öğrenmek, gülmek, baş ağrısı çekmek, yorulmak, kokuyu tatmak, şaşırmak ve tabi ki de ölmek.(21)

Çocukken içindeki yazıların çok yoğun bir güce sahip olduğunu düşündüğüm dört İncil dramatik bir şekilde Şeytanın onu kandırmaya çalıştığını ve ceza olasılığı ile yüzleşince, ‘Baba, bu kadehi benden uzaklaştır!' şeklinde dua ettiğini anlatıyordu. Fakat din bilimciler bu anlık duyguyu tamamıyla karmaşıklaştırıyorlar. ‘İsa kendi insani zihninde açığa çıkaracağı sonsuz plan anlayışının tamamına nail idi.' (22) Bu açık dramaya rağmen, İsa her şeyi biliyordu ve tam olarak söylemek gerekirse ben onun insan olmadığı ve hiçbir şekilde bize benzemediği sonucuna varmıştım.

Bu nedenle İsa ne kabul edilebilir şekilde insandır (ve bu yüzden çok zor erişilebilir bir insandır) ne de tam anlamıyla Tanrı'dır (zor, ama mantıklı), fakat bize tamamıyla yabancı olan üçüncü bir varlık olarak mevcudiyetini sürdürmektedir. Bu nedenle, yakın zamanda çıkan bir kitapta, din adamlarından biri şunları yazma cesaretini göstermiştir: "Mesih İsa ile ilgili geleneksel görüş hata yapmayı veyahut ta şeytana uyma olasılığını esasen ortadan kaldıran "yaradılıştan ilah" olma özelliğini ona atfederek aslında İsa'nın başarılarının ve kahramanlığının değerini düşürmektedir".(23) Yahudi-Hristiyan diyalogunda, özellikle geleneksel görüşe ait "kristolojik putlaştırmalar" açık bir şekilde kabul edilmiştir. (24)

Yakın zamanda çıkan bir kitapta, din adamlarından biri şunları yazma cesaretini göstermiştir: "Mesih İsa ile ilgili geleneksel görüş hata yapmayı veyahut da şeytana uyma olasılığını esasen ortadan kaldıran "yaradılıştan ilah" olma özelliğini ona atfederek aslında İsa'nın başarılarının ve kahramanlığının değerini düşürmektedir"

Hick'in kitaplarından bu dip akıntılarının sadece İsa'nın yabancılaştırıldığı ve Tanrının geleneksel fikirler ile daha karmaşık hale getirildiği düşüncesi tarafından yönlendirilmediği bu duruma İncil ile ilgili eleştirilerde bulunan daha cesur ruhların da katkıda bulunduğunu öğrenmiştim. Müslümanlar her zaman İncil metinlerinin İncili nihai olarak derleyen kişilere ulaşma yöntemlerinin gelişigüzelliğinden rahatsız olmuşlardır. B.D. Ehrman'nın kitabı The Orthodox Corruption of Scripture(25) özellikle İncillerin iletilme yöntemlerinin hassas bir şekilde belirsiz olduğu gerçeğini ilmi bir bağlamda açıklayan yakın zamana ait çalışmalardan biridir. Profesör Burton Mack ve diğerleri Meşhur "İsa Seminerinde" İsa'nın özgün üniteryan öğretilerini yeniden oluşturma arayışına gitmişlerdi, bu aşırı derecede zor bir süreç idi.(26) Tartışmalar kızışmaya devam ediyor, fakat son yüzyıl boyunca geleneksel resmin gitgide sayıları artan araştırmacılar tarafından savunulmaz bir husus olarak görüldüğü açık idi. Bazen bu durum Üniteryan kilisesinin veya Quaker'lar ve Yehova Şahitleri gibi Teslis inancını kabul etmeyen diğer mezheplerin daha fazla genişlemesine neden oldu. Genelde geleneksel Teslis doktrinini gizliden reddeden ve İsa'nın kendine inanışına dair algılayış biçimimi tüm kalbiyle kabul eden Anglikanlarla da karşılaşıyorum. İslam'ın akıbeti özellikle ilginç bir hal almıştır: 1999 yılında Daily Express yeni milenyumda görülebilecek önemli trendleri öngören bir dizi makale yayınlanmıştır. Bu düşünürlerden biri olan ve kitabı en fazla satılan "İsa Biyografisi Yazarı" A.N. Wilson şu şekilde yazmıştır:

İslam Tanrının hâkimiyetinin ahlaki ve entelektüel bir şekilde kabul edilmesidir ve onda Hristiyan mitolojik yükünün teşkil ettiği engel mevcut değildir. Bu nedenle Hristiyanlık gelecek milenyumda düşüşe geçecek ve insan kendi kalbindeki dini açlığa Haçta değil, Hilalde cevap bulacaktır.(27)

Kiliseye düzenli olarak giden kişiler İncil âlimlerinin ve din bilimcilerin ulaştıkları kanaatlerden haberdar edilmiyorlar ve naif bir inancı devam ettiriyorlar.(28)  Zira, herkes bu cehaletten korunamıyor. Açıkçası, İslam'a yönelişim, tamamen olmasa da, Tarihsel İsa'nın Atanasyus İmanının kavranması zor metafiziksel muammasını kabul edeceğinden şüphe duyan araştırmacılar sayesinde hız kazandı. İsa Kadıköy konseyinde bulunsaydı, Celile'li karizmatik gezgin haham kendi oyunu ne yönde kullanırdı?

 
Bir öğleden sonra, Kahire İmam Şerif Camii’nde sütuna yaslanarak oturuyor ve bir gence Tanrı’nın İsa'da vücut bulması ve Teslis inanışlarıyla ilgili endişelerimi anlatıyordum. Bu gencin İslam'dan ödün vermeden saygı çerçevesinde yorumlarda bulunması bana Tanrı'nın merhametini ve "Ehl-i Kitaba" duyduğu saygıyı hatırlattı.

Diğer teşvikler da bahsedilmeyi hak ediyor. İslam'a sevgi duymakla beraber ismen Anglikan olan ben, 1979 yılında Kahire'yi ziyaret ettim. İki hafta boyunca camilerde fotoğraf çekip, çizim yaptım ve orada ibadet eden kibar ama meraklı Mısırlıların ilgisini çektim. Bir öğleden sonra İmam Şerif Camiinde sütuna yaslanarak oturuyor ve bir gence Tanrının İsa'da vücut bulması ve Teslis inanışlarıyla ilgili endişelerimi anlatıyordum. Bu gencin İslam'dan ödün vermeden saygı çerçevesinde yorumlarda bulunması bana Tanrı'nın merhametini ve "Ehl-i Kitaba" duyduğu saygıyı hatırlattı.

O öğleden sonrayı tekrar hatırladığımda, Kutsal Peygambere seslenilen ayeti hatırlıyorum: "Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi." (3:159) Günümüzde bu camilerdeki kişilerin hepsi ziyaretçilere saygılı mı? O mutlak İbrahim erdemine hala sahipler mi?

Kahire'nin camilerinde mimariden fazlasını gördüm. Klasik ihtişamında dini gördüm. Benim için en büyük ödüllerden biri İslam'ın mucizevi değişmezliği olmuştur. Bugün bir İngiliz kilisesine girdiğinizde neler göreceğinizi bilemezsiniz. Bir zamanlar Cramer'ın "Book of Common Prayer" adlı eserine dayanan Anglikan ayini açıkça bu göreve layık olmayan adamlar tarafından güncellenip, ayrılığa neden oldu ve eski güzelliğin yerine cemaate içi boş performanslar sunuldu.

Bazen insan, kurulların "uygunluk" düşüncesini güzellik ve doğruluk fikirlerinin üzerinde tuttuğu izlenimine kapılıyor. Hangi dua kitabının kullanılması gerektiğine dair tartışmalar bitmiyor. 1965 yılında İkinci Vatikan Konseyinde Tridentine Latin Ayininin artık yapılmaması kararı alındığından beri daha fazla saygınlık ve güzellik çerçevesinde ilerleyen Katolik ayinlerinde bile bir kriz ortamı oluşmuştur; Papa Benedict şöyle bir itirafta bulunmuştur: "İnsan Konsey sonrası ayinlerin büründüğü donuk ortam karşısında irkilmekte veya sıradanlığı ve artistik standarttan yoksunluğundan sıkılmaktadır.'(29)

Müslüman topraklarını bazı politik felaketler hâkimiyeti altına almış da olsa, çekirdek doktrinler ve uygulamalar mucizevî bir şekilde sağlam kalmıştır. Camide, insan sıradanlıktan yaşayıp sıkılmaz ve Çağların sarsılmaz kayası olan muhteşem iman çağından miras kalan bir ayin yaşar ve insan Tanrıyı ararken bu ayinin içine çekilip orada kaybolur. Şu söylenebilir ki başka hiçbir dini uygulama, kurucusunun ifa ettiği şekilde değildir ve başka hiçbir din hem coğrafyasına hem de kutsanmış geçmişine ayin bağlamında bu kadar bağlı değildir. Eğer Türk okuyucularım için tek bir tavsiye vermem gerekirse, bu onların cemaat halinde camilerde sahip oldukları bu büyük ibadet etme şansını göz ardı etmemelileri gerektiğidir. Biz mülteciler için, ibadet geleneği muazzam ve yeri doldurulmaz bir hediyedir; Kur'an-ı Kerim ve ibadetimiz sırasında saygıyla algılanışının Hadis tarafından tarif edildiği üzere bu ayin "Tanrının Şölenidir".

Cambridge Üniversitesine gitmem benim Üniteryan törenlere düzenli olarak katılmama olanak vermişti. Ayrıca İlahiyat Okulunda kızışan bazı tartışmaları yakından takip etmemi sağladı. İlahiyat Profesörü Geoffrey Lampe Kutsal Ruh doktriniyle ilgili ayrıntılı ve gelenek karşıtı olan bir kitap yayınlamıştı, God as Spirit (Ruh olarak tanrı). Bu Hristiyan inanışını ve ibadetini mevcut şaşırtıcı doktrinlerden -ki Profesöre göre bunlar İngiltere'nin laikleşmesini hızlandırıyordu- kurtarmayı amaçlayan sistematik bir manifestodur.

Profesör kilisenin çeşitli "kurtuluş mitlerinin" Yeni Ahit yazarlarından genel olarak çok az destek aldığını yazmıştır.(30)  İbadete engel olan Teslis modelinin Triune (birde üç) olmayan Tanrının kullandığı üç modu işaret etmiş olduğu yorumlanmalıdır. "Aracıya ihtiyacımız yok",(31)  dedi ve sözüne şöyle devam etti:  Tanrı, tanım olarak, yeterlidir; "Oğulda" ise "Babada" tamamen mevcut olmayan hiçbir şey yoktur.

Kişisel ayrılıkların muhteviyatı yoktur ve bu nedenle ayrılıklar sadece ilişkilerin kendisinde mevcut oldukları anlaşıldığı sürece anlamsızdırlar. Eğer din Teslis inancı çerçevesindeyse, bunların anlamla doldurulmaları gerekir, fakat bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.(32)

Şehadet getirmenin aslında Tanrıya tanıklık etmek olduğunu gördüm. Üniteryan olarak ibadet ettiğim ama camilerin yakınından geçip, nasıl içeri gireceğimi veya kime yaklaşacağımı bilemediğim son aylarımdaki iki yüzlülük, Tanrının lütfünün basit kıldığı seremoni sayesinde artık sona ermişti. İmrenerek öğrendiğim her şeyi artık hayat biçimimin merkezine yerleştirmiştim. Şimdiye kadar Akşam duasından sonra kiliseden çıkmak benim için ayinden kurtuluşken, artık camiden çıkınca veya bir arkadaşla üniversite odasında söylenen bir dua bende muazzam bir alçak gönüllük ve dinginlik hissi oluşturmuştu.

Kilisenin papazlık işlerinde Eski Roma'dan çok fazla parça bulunmaktaydı, buna tiyatro aşkı da dâhildi. Namaz da ise yanınızda birisi olmadan egonuzu o eski sadelikle İbrahim'in Tanrısına teslim etme durumu mevcut idi.


 1) Richard Bulliet, Islam: the view the edge (New York, 1994). 

2) Robert B. Pippen, The Persistence of Subjectivity: On the Kantian aftermath (Cambridge, 2005), 328n.

3) 'W. Ubeidullah Cunliffe, “The Orient Sun of Islam,” The Crescent I (1893), 118.

4) Peter Baehr,  “The “Iron Cage” and the “Shell as Hard as Steel”: Parsons, Weber, and the stahlhartes Gehäuse Metaphor in The Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism,” History and Theory 40 (May 2001), 153-69.

5) Walter Benjamin, Illuminations (repr. London, 1967), 244.

6) Martin Rees,  Our Final Century (London: Heinemann, 2003), 8.

7) William Ellery Channing  (ed. I. Bartlett), Unitarian Christianity and other essays (New York: Liberal Arts Press, 1957). Bugün bile Pazar Okulları öğrencilerine şu dizeleri öğretiyor olabilir: “Cennet´te kayıt tutan üç kişi var, Baba, Oğul, ve Kutsal Ruh: ve bu üçü tektir.” (1 John 5:7). Ancak, neredeyse bütün din bilimciler bu dizenin Teslis inancı taşıyan kimseler tarafından İncil´e daha sonradan eklendiği konusunda hem fikirdir. Bu dize birçok modern İncil´den çıkarılmıştır. Bruce M. Metzger, A Textual Commentary on the Greek New Testament (London: United Bible Societies, 1971), pp. 716-718.

8) “Ağzından ulusları vuracak keskin bir kılıç uzanıyor. Onları demir çomakla güdecek. Her Şeye Gücü Yeten Tanrı´nın ateşli gazabının şarabını üreten masarayı kendisi çiğneyecek” (Vahiy, 19:15).

9) Matthew Fox, A Spirituality Named Compassion: Uniting Mystical Awareness with Social Justice (Minneapolis: Winston Press, 1979), 111-7.

10) Ruqaiyyah Maqsood, The Mysteries of Jesus: a Muslim study of the origins and doctrines of the Christian church (Oxford: Sakina Books, 2000), 60.

11) Bir piskoposun Nazizme etkin bir şekilde karşı çıkması miti için Bakınız: Beth A. Griech-Polelle, Bishop Von Galen: German Catholicism and National Socialism (New Haven: Yale University Press, 2002); Naziler ile gerçekleştirdiği işbirliği için özellikle sayfa 96 ile 135 arasına bakınız. '

12) Fr. Jack Putterill, Thaxted quest for social justice: Fr. Jack Putterill´in otobiyorafisi, turbulent priest and rebel (Marlow, 1977).

13) Dan H. Lawrence (ed). Bernard Shaw: Toplama Mektuplar 1926-1950 (Londra, 1988), sayfa 305.

14) İslam Hristiyanlıktan çok daha hoşgörülü ve barış dolu bir dindir (Karen Armstrong, The Guardian, Eylül 18, 2006).

15) Reprint Lahore: Orientalia, 1954.

16) Minou Reeves, Muhammad in Europe (Reading: Garnet, 2000), 275.

17) Arka planı için bakınız Philip Dixon, “Nice and Hot Disputes”: the Doctrine of the Trinity in the seventeenth Century (London: T & T Clark, 2003).

18) Michael Bauman, Milton´s Arianism (Frankfurt am Main, 1987).

19) Geleneksel Teslis düşüncesini reddetmiş önde gelen düşünürlerden biri de Cambridge Üniversitesi´nde kürsü sahibi ilahiyat profesörü Geoffrey Lampe´ydi; bakınız; God as Spirit (Oxford, 1977). Ayrıca bakınız; J. Gwyn Griffiths, Triads and Trinity (Galle, 1996). Bu geniş kapsamlı edebiyatın daha popular bir örneği için, bakınız Anthony Buzzard ve Charles Hunting, The Doctrine of the Trinity: Christianity´s Self-Inflicted Wound (Teslis Doktrini: Hristiyanlığın kendinde açtığı yara) (University Press of America, 1998).

20) John Hick (ed.), The Myth of God Incarnate (London: SCM, 1977).

21) Geoffrey Turner, “Jon Sobrino, the CDF, and St Paul,” New Blackfriars 88/1017 (Eylül 2007), 542.

22) Catechism of the Catholic Church, 474.

23) Mark H. Graeser, John A. Lynn ve John W. Schoenhurst, One God One Lord: Reconsidering a Cornerstone of the Christian Faith (Christian Educational Services, 2000).

24) A. Roy Eckhardt, Jews and Christians: the contemporary meeting (Bloomington, Indiana University Press, 1986), 153 Hristiyanlığın kristolojik putperestliği için ayrıca bakınız: Luke T. Johnson, “The New Testament´s Anti-Jewish Slander and the Conventions of Ancient Polemic”, Journal of Biblical Literature 108/3 (1989), 419-41.

25) Oxford, 1993.

26) Burton Mack, The Lost Gospel: The Book of Q and Christian Origins (San Francisco, 1993).

27) A.N. Wilson, “The Dying Mythology of Christ”, Daily Express 21/10/99. Wilson´un biyografisi, İsa (Londra: Sinclair-Stevenson, 1992), araştırmasının onun önceki Anglikan inancını reddetmesine ve kendini Teslis inancındaki Tanrı olarak değil bir Mesih, Peygamber ve tektanrıcı olarak gören bir İsa imgesine yönelmesine nasıl neden olduğunu açıklıyor. Yazar örneğin şöyle yazıyor: “Ultra-geleneksel Hristiyanlar - Katolik veya Protestan olsunlar - kendi dini inançlarını muhafaza etmeye öyle isteklidirler ki yeni Ahit ile ilgili ilmin ortaya koyduğu neticeler ile yüzleşmeye cesaret edemezler. (p.xv).”

28) Sheffield Üniversitesinden Profesör John Rogerson, The Expository Times, adlı kitabında 113/8, sayfa.255: “Çoğu cemaat İncil´e getirilen eleştirilerden haberdar edilmiyor ve cahil bırakılıyorlar.”

29) Joseph Ratzinger ile Vittorio Messori, The Ratzinger Report (Ratzinger Raporu) (San Francisco, 1985), 121.

30) G.W.H. Lampe, God as Spirit (Ruh olarak Tanrı) (Oxford: Clarendon Press, 1977), 16.

31) Lampe, 144.

32) Lampe, 226.

Bu yazı Sonpeygamber.info için yazılmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.