Hz. Muhammed
Sosyal Hayatı
 

Barış Peygamberi

Mekke fethini gerçekleştiren Allah Rasûlü (sav) Kâbe kapısının önünde yaptığı konuşmanın sonunda Mekkelilere şu soruyu yöneltti:

“Ey Kureyş topluluğu! Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” Onlar, “Sadece hayır bekliyoruz çünkü sen iyi bir kardeşsin ve iyi bir kardeş çocuğusun” dediler. Allah Rasûlü (SAV) “Gidin, hepiniz serbestsiniz” buyurdu.
(Sîretu İbn-i Hişam, 4/41.)

Bu tablo, sekiz yıl önce hemşehrilerinin ölüm tehdidi altında, arkadaşı Hz. Ebû Bekir'le birlikte mahzun bir şekilde terk ettiği ata yurduna muzaffer dönen bir peygamberin, düşmanlarına karşı gösterdiği âlicenap tavrın bir ifadesidir. Kendisine ve arkadaşlarına 13 yıl boyunca reva görülen her türlü düşmanlığa rağmen, neredeyse ansızın yakalayıp teslim aldığı bir şehir halkından taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacak şekilde intikam alma imkânı varken buna başvurmayan, üstelik engin merhametiyle, yapılanları affedip failleri serbest bırakan Allah Rasûlü (sav)’nün bu tutumu ancak onun bir barış peygamberi olmasıyla açıklanabilir.

Peygamber Efendimiz'in hayatını adeta savaşlardan ibaretmiş gibi göstererek onu şiddet yanlısı olarak takdim etmeye çalışan art niyetli kimselere bu gerçeklerin zaman zaman hatırlatılması ve Allah Rasûlü (sav)’nün, “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez,” buyuran Cenâb-ı Hakk’ın emrini titizlikle yerine getiren bir barış peygamberi olduğunun anlatılması gerekmektedir.

Sadece Mekke’nin fethi sürecini dikkatlice izlemek bile Hz. Peygamber’in hayatı boyunca takip ettiği barışçı tutumunu, başka hiçbir örneğe ihtiyaç hissettirmeyecek şekilde gözler önüne serecektir. Bilindiği gibi O, Mekke üzerine yürüme niyetini son ana kadar gizli tutmuş, eşleri dahil, en yakın arkadaşlarına bile bu fikrini açmamıştı. Allah’tan dileği de beldelerine varıncaya kadar Kureyş’in bu işten haberinin olmamasıydı. (Sîretu İbn Hişam, 4/29) Onun için bu gizliliği ihlal eden her girişime engel olmuş; örneğin, bazı işaretlerden hareketle böyle bir seferin olabileceğini tahmin eden ve Mekke’deki akrabalarını korumak isteyen sahabe Hâtıb b. Ebû Beltea’nın bir kadın aracılığıyla mektup gönderme teşebbüsüne mani olmuştu. Keşif birlikleri göndererek casusluk faaliyetlerini engellemişti. Mekke yakınlarındaki Merruzzahran’da konaklayan on bin civarındaki askerinin her birine ateş yaktırarak, muazzam bir ordu karşısında olduklarını düşünüp morali bozulacak düşmanın karşı koyma ihtimalini zayıflatmak istemişti. İşte bütün bu tedbirler, Allah Rasûlü (sav)’nün kan dökülmesini önlemek amacına yönelikti. Çünkü O'nun, Mekke üzerine yapacağı seferi önceden duyurması ve hazırlıklarını aleni olarak yapması halinde Kureyş’in gerekli tedbirleri alıp İslam ordusuna şiddetle karşı koyarak iki taraftan da pek çok can kaybı ve yaralanmaya yol açması kuvvetle muhtemeldi. Hâlbuki Mekke fethinin gerçekleştiği, Hicret'in 8. Yılında Müslümanlar daha önce hiç olmadıkları kadar güçlüydüler. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in, Hudeybiye anlaşmasını ihlal eden Mekkeli müşrikler üzerine bu haklı gerekçeyle savaş ilan edip büyük bir ordu ile alenen gitmesi de mümkündü. Ancak O'nun amacı intikam almak, toprak işgal etmek veya ganimet kazanmak değildi. Bu yüzden Ensar’ın bayraktarı Sa’d b. Ubâde’nin, Ebû Süfyan’ın önünden geçerken söylediği, “Bugün büyük savaş günüdür, bugün Kâbe’de kan dökmek helal kılınmıştır” sözüne karşılık, Sa’d yalan söylemiştir. Bugün Allah’ın Kâbe’yi yücelteceği gündür buyurmuştu. (Buhari, Megazi, 49) O, bu sefere çıkarken ata yurduna dönüp yerleşmek gibi bir niyet de taşımıyordu. Aslında çok doğal olan böyle bir arzunun gerçekleşmesinden endişe eden Medinelileri, “Asla! Ben Allah’ın kulu ve elçisiyim. Allah’a ve size hicret ettim. Hayatımda ölümüm de sizinledir” diyerek rahatlatmıştı. (Müslim, Cihad, 31.)

Allah Rasûlü (sav) Mekke’ye, asırlarca İslam’ın kutsal mabedi olan Kâbe’yi putlardan temizlemek, Hicaz’ın kalbi olan bu şehri İslam’a kazandırmak için gitmişti. O'nun hedefi, Mekke’yi fethetmekle birlikte insanların gönüllerini de fethetmekti. Nitekim kan dökmeye izin vermeyerek, evlerinde kalan, Mescid-i Harâm’a veya Ebu Süfyan’ın evine sığınan herkesin güven içinde olduğunu söyleyerek, endişe içinde bekleyen Mekkelilere “hepiniz serbestsiniz” müjdesini vererek ve nihayet genel af ilan ederek onların gönüllerini fethetmeyi de başarmıştı. İşte bu sayede Kur’ân-ı Kerîm’in, “Allah’ın yardım ve zaferi geldiği ve insanların akın akın Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile çünkü O tövbeleri çok kabul edendir” (Nasr, 1–3.) şeklinde tasvir ettiği olay gerçekleşti. İnsanlar bölük bölük İslam’a girdiler. Bunlar içinde Kureyş’in lideri Ebu Süfyan, Hz. Hamza’yı öldürten karısı Hind ve Ebu Cehil’in oğlu İkrime de vardı. Peygamber Efendimiz, geçmişte yaşanan acı olayları hatırlatıp onları utandırmadı. Kendi mahcubiyet ve pişmanlıklarını yeterli görerek onları affetti.

O'nun hedefi, Mekke’yi fethetmekle birlikte insanların gönüllerini de fethetmekti. Nitekim kan dökmeye izin vermeyerek, evlerinde kalan, Mescid-i Harâm’a veya Ebu Süfyan’ın evine sığınan herkesin güven içinde olduğunu söyleyerek, endişe içinde bekleyen Mekkelilere “hepiniz serbestsiniz” müjdesini vererek ve nihayet genel af ilan ederek onların gönüllerini fethetmeyi de başarmıştı.

Mekke’nin fethi münasebetiyle hatırlanması gereken bir husus da 23 yıllık peygamberliği döneminde Allah Rasûlü (sav)’nün yaptığı savaşların hemen tamamının savunma amaçlı olduğu gerçeğidir. Nitekim Müslümanların düşmanla ilk önemli karşılaşmaları olan Bedir, Uhud ve Hendek savaşları, Mekkeli müşriklerin kilometrelerce yol kat ederek Müslümanlara saldırmalarıyla gerçekleşmiştir. Diğer bazı gazvelerin arkasında da tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmek amacı bulunmaktadır. Tamamen Hz. Peygamber'in inisiyatifiyle gerçekleşen Mekke fethinin ise adeta bir barış harekâtı stratejisiyle planlandığı aşikârdır. Bu durumu dikkate alan bazı araştırmacılar; Hz. Peygamber’in savaşlarını, dünya harp tarihinin en az kan dökülen savaşları olarak değerlendirmişlerdir. Yapılan bir hesaba göre, bazı baskınlar hariç bu savaşlarda Müslümanların verdiği toplam şehit sayısı 138, düşman tarafın verdiği ölü sayısı ise Benî Kurayza olayı hariç, toplam 216’dır. (M. Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, 12–13) Peygamber Efendimiz'in hayatını adeta savaşlardan ibaretmiş gibi göstererek onu şiddet yanlısı olarak takdim etmeye çalışan art niyetli kimselere bu gerçeklerin zaman zaman hatırlatılması ve Allah Rasûlü (sav)’nün, “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda sizde savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara, 190) buyuran Cenâb-ı Hakk’ın emrini titizlikle yerine getiren bir barış peygamberi olduğunun anlatılması gerekmektedir.

 

Diyanet Dergi
 

Yorumlar

 
Kadri Arslan
Kadri Arslan05.04.2013

O merhamet peygamberiydi allahım bizi onun şefaatına nail eyle AMİN

05.04.2013