Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Bir Dikenin Feryadını Duymak

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi filmi (2016) yönetmen Mecid Mecidi’nin kendi sübjektif muhayyile ve hissiyatının göz önüne alınması gerektiğine dair açıklamasıyla başlıyor. Farklı sinema salonlarında seyirciyle ilgili küçük bir gözlemimi aktarmak isterim. Öncelikle edeben kimse filmin adını anmadı, genel olarak Mecidi’nin Filmi söylemi ağır bastı. Kimi dindar insanlar zaten çok iyi bildiklerini düşündükleri bir hikâyeyi sinema formunda izlemek üzere geldiklerinden patlamış mısırlarıyla kaykılarak izliyorlardı. Bazı mütedeyyinler ve dine mesafeli insanlar ise her halûkarda Peygamberden söz edilen bir filme bilgilenmek hislenmek üzere, diğer filmlerden daha farklı bir anlam vererek tazimle gelmişlerdi. Üç saat boyunca saygılı oturuşunu bozmayanlar vardı. Bunlar insanların iç dünyaları ve yaklaşımlarıyla alakalı.

Vesîlet-ün-Necât (mevlid) kasidesinin yazarı Süleyman Çelebi eserin Veladet Bahrinde kendi muhayyilesinde canlandırdığı doğum anını, sanki tam da Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada oradaymış, annesi Âmine hatunun kalbinin hararetini duymuş, saf saf inen melekleri görmüş gibi anlatır. Hepimiz çocukluğumuzdan itibaren nice Peygamber hikâyeleri, şemail-i şerif anlatıları, miraciyeler dinledik. Abartıları, sübjektif hayaller, itibarî ve menkıbevî söyleyişler olarak dışlamak yerine, Mevlid’de olduğu gibi geleneğimizin köşetaşı metinlerinden biri olarak bağrımıza bastık.

Vesîlet-ün-Necât (mevlid) kasidesinin yazarı Süleyman Çelebi eserin Veladet Bahrinde kendi muhayyilesinde canlandırdığı doğum anını, sanki tam da Peygamberimiz dünyaya geldiği sırada oradaymış, annesi Âmine hatunun kalbinin hararetini duymuş, saf saf inen melekleri görmüş gibi anlatır. Hepimiz çocukluğumuzdan itibaren nice Peygamber hikâyeleri, şemail-i şerif anlatıları, miraciyeler dinledik. Okuduklarımız ve dinlediklerimiz içindeki abartıları, sübjektif hayaller, itibarî ve menkıbevî söyleyişler olarak dışlamak yerine, Mevlid’de olduğu gibi geleneğimizin köşetaşı metinlerinden biri olarak bağrımıza bastık. Mecidi de çocukluğundan itibaren biriktirdiklerini ilmi araştırmalarla harmanlamış, elde ettiği kısmî hakikati hülasa etmiş, elinden geldiği kadar Peygamber sevgisini ve vahiyden süzülenleri dünyaya gösterebileceği bir film yapmak istemiş. Birçok sahnede Müslüman bir çocuğun içinde beslenip büyüyen masumiyet dolu hayallerin yansıması var.  

Peygamberimizin çocukluğunu anlatan filmde küçük çocuğu siluet olarak görüyoruz fakat yüzü itinayla saklanmış, kamera zor bir teknikle O’nu omuz hizasından ve arkadan izliyor. Peygamber olacak çocuğun göz hizasından, bakış açısından çekim yapmak, dünyasına daha iyi girebilmek açısından da, yüzünü göremeyişimizi telafi bakımından da iyi bir çözüm. Yüzünü göremiyoruz ama gözlerinin baktığı yerleri görebiliyoruz. Yıllarca emek verilen filmde oyuncu kadrosu ve film ekibi de bir Peygamber filmi yaparken gösterilmesi gereken özenle seçilmiş. Mustafa Akkad’ın Çağrı filmini yaparkenki titizliği gibi. Filmin kurgusu Cannes ve Venedik film festivallerinden ödüllü Roberto Perpignani’ye ait. Harika görüntüleri yöneten Vittorio Stroraro. Filmin özgün müziklerini yapan ise dünyaca ünlü, Oscar film müziği ödülü sahibi Hintli Müslüman A.R. Rahman. Mekânlar özgün biçimde özenle inşa edilmiş. Sadece kostümleri, mekânları ve görüntü efektlerini görmek için bile izlemeye değer.  

Filmde Peygamberin gelişini bekleyenlerle, doğuşunu hissedip teyakkuz haline geçenler birer tablo gibi tasarlanmış. Dünyayı etkileyen Kurosovva, Tarkovski, Kaplanoğlu, Haneke gibi nice yönetmenlerin çoğunda resim sanatıyla sıkı bir irtibat, görünmez bağlar vardır. Bekleyenleri görünce akıllara kimler gelmez ki; cennetle müjdelenen on kişiden biri olan Said bin Zeyd’in yeni Nebî’ye hasret duyan babası, Şam’da saygın bir Yahudi âlim iken Peygamberimizin zuhur ettikten sonra Medine’ye hicret edeceğini duyup, bu şehre göç eden İbn Heyeban. O’na itaat ve hizmete kendini adamak istemişti çünkü. Hz. Hatice’nin rüyada, güneşin gökyüzünden inip Mekke halkının hanelerine yayılışını görmesi, amcası Varaka ibn Nevsel’e koşup tabir ettirmesi. Amcanın beklenen nebi ile evleneceğini ve büyük bir mücadelenin onları beklediğini açıklaması. Daha nice bekleyenlerin bilenlerin hissiyatının görsel dile aktarılması şiir gibi.        

Çocukluğumuzdan beri işittiğimiz dilden dile yüzlerce yıldır dinlediğimiz Fil Hadisesi de muazzam efektler kullanılarak canlandırılmış. Yönetmen neden Hollyvvood filmlerindeki gibi görkem peşinde koşmuş deniliyor bu sahneler için. Eğer zamanın tekniği kullanılmasaydı o zaman da bu kadar gelişme varken neden sönük bırakmış, yeni imkânlar bilinmemiş mi yoksa esirgenmiş mi diye sorulurdu. Kuşların her birinin ağzında taşın kime atılacağının yazılı olması, yaşanan panik ve yıkım oldukça güzel tasvir edilmiş. Kâbe’nin hayati konumu, ataerkil hükümranlık ve kabilecilik sistemi, gücü ele geçirenin itibarı, ticareti de ele geçirmesi. Kâbe’nin içinde tapınılan sayısız putun varlığı, onların Peygamberimizin doğumuyla birlikte devrilip gitmesi. Zamanın güç ilişkileri içinde aslında Peygamberimizin güçlü bir aileden gelmesine rağmen öksüz ve yetim kalınca yoksunlaşması.

Kadınlara yaklaşım   

Kameranın Peygamberimizin çocukluğu süresince, Ebu Talip’i izlediğinden belki daha fazla Hz. Âmine ve sütannesi Hz. Halime’yi izlemesi son derece anlamlıydı. Bu kadınların merkezi bir konumu vardı. Tartışmasız ataerkil yapıya rağmen kadınlar Ebu Leheb’in karısı Cemile de dâhil olmak üzere güçlü figürler olarak işlenmiş. Kız çocukları diri diri toprağa gömen zihniyetle mücadelenin erkeklerin de desteğiyle ilerlemesi de bir bakıma yönetmenin rol vermesi. Bu kadın erkek çatışma ekseni kurarak mücadele vermenin yerine İslam’ın içinden bir alternatif gösterme çabası. Dul kalan annenin çocuğu için hayat mücadelesi, sütannenin Peygamber olacak çocuğu tek başına koruyabilmesi, O’nu öldürmek için peşine düşmüş nice art niyetlilere karşı siper olabilmesi mesaj yüklü. Genç sinema yazarlarından Elif Görken’in film hakkında (1)”İslam’ın hakikatin ta kendisi olduğunu iliklerime kadar hissettim. Kalbimi müthiş bir ferahlık kapladı. Müslüman bir kadın olarak uzun zamandır ilk defa kendimi İslam’ın kenarında değil merkezinde hissettim” yazması, yönetmenin bunu hissettirmiş olması önemli. Ebu Talip’in kızı olmuş bir aileyi kutlayıp ‘kız çocuğu sizin için cennet kapılarından bir kapıdır’ demesi Müslüman dünyada kadının kıymeti hakkında kafa karışıklığı yaşayan dünyaya iyi bir mesaj. Yine kız doğuran karısını azarlayarak çocuğu diri diri toprağa gömmek isteyen kararmış yüzlü bir babaya çocuk Muhammed’in müdahale etmesi, bebeği topraktan çıkarıp güldürmesi, adama dönüp “senin kızın mı, ne kadar güzel gözleri var, aynı senin gibi. İnşallah bu güzel gözler kuşaktan kuşağa geçer” demesi zulme karşı koymada ince bir yaklaşım olarak görülebilir.   

Görken yazısında Hz. Âmine ile Hz. Halime’nin karşılaşma sahnesine de dikkat çekmiş. Mekke toplumu sınıf hiyerarşisine dayalı bir toplum olduğundan farklı sınıflara mensup insanların aynı sofrada yememesi bir gelenek. Fakat Hz. Âmine sütannelik işi arayan işçi bir kadını eşiti olarak görüp sofrasına davet ediyor ve birlikte yiyorlar. Çalışıp ailesini geçindiren Halime de, dul bir kadın olarak güçlü biçimde toplumdaki yerini koruyan Âmine de kendilerini koruyabilen, özgüvenli ve Allaha sadakatle bağlı kadınlar. 

Masalsı anlatım

Peygamberimizin hayatındaki ayrıntıların anlatım biçimi tam bir Doğu masalı.     20 Nisan 571’de Mekke’de doğan Peygamberimiz, Kureyş kabilesinin Haşimoğulları soyundan olan babası Abdullah’ı daha doğmadan kaybetmişti. Üzüntü ve yalnızlık Âmine’nin sütünü kesince sütanne arayışları, Hz. Halime’nin onu bir devenin hikmetli yürüyüşüyle bulması, sonra Peygamberimizin dört yaşında tekrar annesine kavuşup dayılarını görmek üzere bolluklar bahçeler içindeki Medine’ye gitmeleri. Bütün bu süreçlerin masal tadında anlatıldığını görüyoruz. Medine’de diğer akraba çocuklara karışıp onlarla birlikte oyun oynaması, O’nun mucizevi yönlerinin olağanüstülüklerinin yanı sıra, beşer yanına vurgu yapılması önemli. Çünkü kutsiyet atfetmede ileri gitmek, O’nun sünnetini tekrarlanamaz ve örneklik teşkil edemez bir yücelikte ve istisnai tutmak, normal insanın O’nun ahlakıyla gündelik hayat felsefesiyle irtibat kurmasını engeller. Annesinin bu yolculuktan sağ dönemeyip hayatını kaybetmesi sonucu dedesi Abdulmuttalip’in sahip çıkması, onun da vefat ederken oğullarından Abbas ve Ebu Lehep yerine Hz. Ali’nin babası olan Ebu Talip’e emanet etmesi büyük feraset.

Ebu Talip

Sünni İslam tarihçisi Asım Köksal Ebu Talip’i detaylı bir şekilde anlatır(2). Anasız babasız yeğenini sekiz yaşında teslim alan amca, onu öldürmek zarar vermek isteyen herkesten kırk yaşına kadar koruduktan sonra, vahiy almaya başlamasıyla birlikte yine yanında yer almıştı. Önceleri saygın bir Kureyşli olarak istediği kimseyi himaye etmesini geleneğe uygun bulan müşrikler, daha sonra onu tehdit etmiş ve yaptığı tebliğlere son vermesini sağlamazsa, iki taraftan biri yok olana kadar savaş açmakla tehdit etmişlerdi. Sen yalan söylemezsin senin söylediklerine inanıyorum diyen, hiçbir koşulda terk etmeyen, takribi 13 sene Peygambere hizmet ve himaye eden, variyetli bir kişiyken O’nunla birlikte ‘sosyal boykot’ günlerinin yoksunluğuna katlanan Ebu Talip. Şib-i Ebu Talip’te( ebu talip vadisi) müminlerle birlikte o da ağaç kabukları yiyerek hayatta kalmaya çalışmış ve ölümcül koşullara göğüs germişti. Müşriklerle yapılan bir toplantıda Peygamberimiz kelime-i tevhidi tekrarlamalarını teklif edince onlar “ey Muhammed! Sen bunca ilahları bir tek ilah mı yapmak istiyorsun? Senin işin şaşılacak şey doğrusu !”dediler. Ebu Talip ise Peygamberimize “Vallahi  ey kardeşimin oğlu! Ben senin hiç de haktan uzak bir şey istediğini görmedim” dedi. Peygamberimiz onun bu sözünden kendisinin de Müslüman olduğunu umdu(3).  Ebu Talip’i Müslüman olarak bilen Şii kültürü ve kaynaklarıyla yetişmiş olan Mecidi filmde cefakâr amcayı mümin olarak tasvir etmiş. Buradan varabileceğimiz sonuç, bir kasıt aramak yerine, mümin olmasını ummak ve en azından meseleyi sadece Allah’ın bilebileceği bir gayb olarak görüp Yaratıcı’nın takdirine bırakmak. İnsan hakkındaki nihai kararı verme yetkisi ve hakkı insanoğluna bahşedilmiş değildir. Ne mutlu ki insana açıklanmamış sadece Allah’a ait alanlar var ve kullara kapalı.   

Filmin kalbe işleyen sahneleri

Doğduğu gecenin herkes tarafından hissedilmesi, gönül ehlinin kalplerine idrak nurunun inmesi, kalbi açılanların işi gücü bırakıp gecenin parıldayan yıldızlarına karışması. Kölelerin, yoksunların, kimsesizlerin gökteki nuru fark edip duygulanması. Yedi sekiz yaşlarındaki çocuk dağlarda tefekkürle yürürken, eteğine tutunan bir dikenin ayrılmamak için sarf ettiği seyrine doyulmaz çaba, sökülüp çıkınca hercümerç olup bütün dünyaya dağılması. Seyredenler arasında o dikenle özdeşim kurmayan kalmamıştır herhalde. Bu buluş derin bir hissedişin, hikâyeyi inceltebilmenin tezahürü.  Sütannesiyle birlikte gittikleri çarşıda oyun oynayan çocuklara karışma çabası. Keçisini otlatan bir çoban olarak dağın yamacında durup uzaklara bakarken, birden gökteki bütün mevcudatın yerdeki suya aksetmesi. Doğum esnasında Hz. Âmine’nin Hz. Meryem’i çağrıştıran tarzda giyinmiş olması Hristiyan dünyaya daha kolay nüfuz etmek ve onları Peygamberimize yakınlaştırmak için kullanılan bir yöntem olabilir. Kaldı ki Hakkâri’nin Batê köyünden Mela Huseyn Bateyî’nin yazdığı Mevlid’de Hz. Âmine’nin dilinden doğum anı anlatılır. Veladetin üzerinden altı ay geçmiştir: Son gün bir beyaz kuş kondu evimin önüne/ Sonra birden dört kadın belirdi /Havva, Sare, Asiye, önümde duran da İmran kızı Meryem’di/ Meryem güzellikte ileriydi/yaslanıp bana dayanak olmuştu. Mevlid’e göre bu mübarek kadınlar kutlu doğumun gerçekleşmesine yardım etmiş destek olmuşlardır.

Modern zamanlarda kitleleri Peygamberimizin hakikatiyle hangi yollarla ve araçlarla buluşturabiliriz sorusu sorulmalı. Çocuklarımızı doğru bilgiye ve bilgiden daha fazlası olan kalbî rabıtaya nasıl ulaştırabiliriz. Her Müslüman sanatçı bu meseleye kafa yormalı, özellikle de görsel sanatlarla ilgilenenler sınırlar hakkında temkini ve itinayı elden bırakmadan günümüzün idrak ve algılama diline eğilmelidir.  

Edebiyat ta da bu çabalar var. Mesela, Ben Bilal, İslam’ın İlk Müezzininin Hikâyesi kitabında H.A.L. Craig tarihi gerçeklerden yola çıkarak bir Bilal portresi kurgulamış(4). İslam’la karşılaşma ve Medine toplumunun inşa sürecine tanık olma serüvenine Bilal’in göz hizasından bakmış, film senaryosu kıvamındaki metinde, sanki kamera esas kişi olarak onu izlemiş. Bir köle olan Bilal yaşananları nasıl görür ve hissederdi, 20 yıllık İslam tarihi onun bedeninden ruhundan nasıl geçerdi. Böyle yazım teknikleri elbette büyük riskler içerir, tartışmaya açık konular olarak farklı mecralarda üzerine kafa yoruluyor. Duygulardan önce akıl ve idrake hitap etmeyi önceleyen bir yanı olmalı böyle kitapların.  

Müslüman sanatında imge ve tasvir meselesi

Genel çerçevede İslam’da resim heykel gibi görsel sanatlarda kısıtlama getirilmesinin ana sebebi eşyanın ya da insanın ikonlaştırılması ve bir nevi prestije konu edilmesi olarak açıklanıyor. Buna göre Müslümanlar herhangi bir yanlışa yol açmamak için bu konuda çok hassas davranmıştır. Resim ve suret yapmak yerine Peygamberimizin fiziksel özelliklerini tasvir eden şemâil türü kitaplar kaleme alınması, estetik kaygılarla hilye-i saadetler oluşturulması tercih edildi. Diyanet İşlerinin Mecidi’nin filmiyle ilgili açıklamasında, “film örneğinde görüldüğü gibi hiçbir senaryo tam anlamıyla Peygamberimizin hayatını ihata edemeyeceği ve bu konudaki sanatsal edebi ürünlerin ancak kişilerin tasavvuru ile sınırlı kalacağı bir kez daha görülmüştür” denilmekte. Mecidi’nin Batı muhitlerinde yaygınlaşan islamofobik nefreti izale etme çabası takdir edildikten sonra tarihi gerçekliği zorlayan kurgusal unsurlara dikkat çekilmiş. Yine de İslam dünyasının tarihin en zorlu süreçlerinden birinden geçtiği dönemde bahse konu film üzerinden ayrıştırıcı ötekileştirici mezhepçi söylemlerden de şiddetle kaçınılması vurgulanmış.

Kur’an’da Peygamberimizin şemail olarak tarif edilip fiziksel özellikleri bildirilmedi. Bu örnek suret ortaya koymak olurdu ki diğer insanlara kendini ikinci sınıf hissettirebilirdi. Yüzlerce yıldır Peygamberler, azizler, sahabeler, dini edebi sanatsal eserlere konu ediliyor. Sadece İslam’da değil bütün dinlerde tasvirin meşruiyet alanı tartışılmıştır. Ayşe Taşkent Müslüman dünyanın tasvir meselesini Batılı yazarların zaviyesinden tartıştığı makalesinde konuyu İslam Öncesi Arabistan’da Sanat, Fetihlerin, Hristiyan ve Yahudi Sanatının İslam Sanatına Etkileri, İslam Öncesi Uygarlıkların İslam Sanatına Etkisi şeklinde başlıklar açarak ele almış(5).

“İslam’ın sanat konusundaki tutumu özellikle figüratif temsil/tasvir konusu hem oryantalist sanat tarihçileri tarafından hem de Müslüman dünyada pek çok bakımından tartışılmıştır. İslam sanatının tasvir/imge ile ilişkisi İslam coğrafyasında ‘tasvirin Kur’an ve hadisler aracılığı ile yasaklanıp yasaklanmadığı’ bağlamında tartışılırken; batılı sanat tarihçileri, sanat tarihinin kendi metodolojisi çerçevesinde konuyu tartışmışlardır. Bazı batılı araştırmacılar İslam sanatı ve figuratif temsil konusunda ikona karşı olma yahut anikonizm terimini kullanmışlardır. Anikonizm tarihî olarak, kutsalın tasvirinin negatif etkilerinin üzerinde yoğunlaşarak ilk planda figuratif temsil ve imajların üretilmemesini tavsiye etmektedir. Anikonizm yanısıra ikonoklazm terimi İslam sanatı konusunda araştırma yapan oryantalistlerin merkeze aldığı diğer bir kavramdır. İslam’ın yükselişi ile Bizans’ta tasvir yasağının başlaması arasındaki zamansal örtüşme nedeniyle, ikonoklazm başlığı altında İslam’ın imgeler ile ilişkisi siyasal bağlamda tartışılmıştır.”

Peygamberimizin fiziki olarak müşahhaslaştırılmasının resim heykel sinema gibi alanlarda tasvir edilmesinin edeben ve itikadi olarak uygun görülmemesi genel kabulüne varılıyor. Siret ve suret kitaplarında gözlerinin renginden sakalına, kirpiklerinden ten rengine kadar her şeyin tarif edilmesi karşısında, zaten kumral ya da sarışın bir suret tahayyül etmek imkân dışı. Gözlerinden kirpiklerine, yürüyüşünden duruşuna kadar tarif edilmesi de bir tasvirdir.  

Bu ve benzer birçok tartışmada Peygamberimizin fiziki olarak müşahhaslaştırılmasının resim heykel sinema gibi alanlarda tasvir edilmesinin edeben ve itikadi olarak uygun görülmemesi genel kabulüne varılıyor. Bir aktörle temsil edilip simasının sabitlenmemesi son derece yerinde. Çağrı filmi bu yönüyle epeyce takdir toplamıştı. Fakat siret ve suret kitaplarında gözlerinin renginden sakalına, kirpiklerinden ten rengine kadar her şeyin tarif edilmesi karşısında, zaten kumral ya da sarışın bir suret tahayyül etmek imkân dışı. Gözlerinden kirpiklerine, yürüyüşünden duruşuna kadar tarif edilmesi de bir tasvirdir.  

Daha önce hiç tasvir olmamış gibi davranmak da yanlış olur. Osmanlı dönemi minyatürlerinde Peygamberimizin otururken ve ayakta tasvir edildiğini biliniyor, ancak yaygın uygulama kendisinin ve yakınlarının yüzüne nikap örtmek. Şii dünyada tasvire cevaz verilebildiği için daha sakınımsız örnekler var. Mesela İmam Humeyni’nin müzeye çevrilen evinde Peygamberimizi kumral delikanlı olarak tasvir eden bir Avrupalı ressamın kendisine hediye ettiği tabloyu görüp hayret etmiştim.  

Sünni dünya çok daha hassas fakat Topkapı sarayında bulunan bir siyer-i nebi kitabında Peygamberimizin hayatı ve mucizeleri yüzlerce minyatürle, zamanın resim diliyle resmedilip anlatılmış. Sultan III. Murat’ın emriyle Erzurumlu Darir’in siyer-i nebisi için yapılmış bu minyatürler. III. Mehmet zamanında tamamlanan eser altı cilt ve tasvirlerle dolu. Mesela Hıra dağında ilahi sesler duyan Peygamberimiz bembeyaz elbiseler içinde yüzü peçeli. Bu eserlerin halk arasında yayılmamasına özen gösterilmesi, saraylarda ve saray kütüphanelerinde bulundurulması avam ve havasın tasvire farklı tepkiler vereceğinin hesaplandığını gösteriyor.   

Aslında daha geriye gidilirse Selçuklu ve İlhanlı dönemlerinde Peygamberimizin sureti yüzü görünecek şekilde resmedilmiş. Ancak 16. Yüzyıldan sonra yüz ve bedenin tamamen çizildiği tasvirler yerini daha soyut figürlere bırakmış. Görsel mirası doğru bir şekilde algılamak ve yorumlamak için güçlü bir birikim ve feraset gerekli.  

Çağrı filminden sonra ikinci kez bir Hz. Muhammed(sav) filmi çekildi ve görsel sanat birikimimize, üzerine epeyce konuşulacak kıymetli bir tecrübe daha eklendi. Adı üstünde, sinema hayal perdesidir, en nihayetinde yönetmenin aklından kalbinden geçenlerle sınırlı bir düş.  


1-Elif Fatıma Görken (İslam Tarihinin Merkezinde Kadınlar: Hz. Amine ve Hz. Halime üzerinden Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi film analizihttp://recel-blog.com/

2-Asım Köksal, Peygamberler Peygamberi: hz. Muhammed(a.s.) ve İslamiyet, Köksal yayıncılık, 2005)1. ve 2. Cilt

3-a.g.e 1. Cilt s. S.121

4- Ben Bilal, İslamın İlk Müezzininin Hikayesi, H.A.L. Craig, İnsan yayınları, 2017, ist.

5- Arnold, Creswell ve Grabar Metinleri Bağlamında– İslam Sanatı ve Oryantalist Yaklaşımlar Üzerine Bir İnceleme , Ayşe Taşkent, Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, 24. Sayı, 2012/1, 155-181

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Yıldız Ramazanoğlu

1958 Ankara doğumlu. Ankara Kız Lisesi’ni ve Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. Birçok süreli yayında denemeler ve hikâyeler yayınladı.  -KiTAPLARı- Bir Dünyanın Kadınları ( Ekin yay, 1998, İstanbul) Osmanlıdan Cumhuriyete Kadının Tarihi Dönüşümü (editör) (Pınar yay, 2000, İstanbul ) Derin Siyah – Hikâye (Söylem Yay, 2002, Selis yay, 2006, İstanbul) TYB Hikâye Ödülü İkna Odası  - Roman   (Timaş Yay, 2008) İçimden Geçen Şehirler –Deneme (Selis yay, 2005, İstanbul) Kırmızı – Hikâye (Selis yay, 2006, İstanbul) Zilha Günü – Hikâye (Timaş Yay, 2008) Bağdat Fragmanı -Deneme (Timaş yay, 2008) TYB Deneme Ödülü Angelika -Hikâye (Timaş Yay. 2010) Eskader Hikâye Ödülü

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin