Sahabe
Ehl-i Beyt
 

Ehl-i Beyt'in İslam'daki Yeri ve Önemi

Hz. Peygamber’in yakınları olan, hayatı boyunca ona hizmet eden, her türlü sıkıntı ve zorluğa göğüs geren, bu noktada diğer Müslümanlara örnek olup onlara yol gösteren Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber'in dostları olan ashabdan başlamak suretiyle günümüze kadar olan süreçte tüm Müslümanların saf, temiz ve samimi sevgi besleyip saygı gösterdikleri, her zaman için hayırla yâd ettikleri kimseler olmuşlardır. 

Ehl-i Beyt gerek kavram gerekse özellik olarak İslam'da önemli bir yere sahiptir. Hz. Peygamber'in yakın çevresi yani ailesi olan bu kişilerin ilk İslam toplumundaki dini ve sosyal fonksiyonları tüm Müslümanlar tarafından bilinen bir husustur. Bu dönemde Müslümanlar Hz. Peygamber' e karşı besledikleri sevgi ve saygının bir benzerini onun yakınları olan Ehl-i Beyt'ine karşı da beslemişlerdir. Bundan daha önemlisi Müslümanlar İslam'ın yeni nazil olan prensiplerini Hz. Peygamber'in eğitim ve uygulamasından öğrendikleri gibi ev ve aile hayatının özel konularının öğreniminde Ehl-i Beyt’ten istifade etmişlerdir. Ehl-i Beyt’in bu fonksiyonu Hz. Peygamber' in irtihalinden sonra da devam etmiştir.

Ehl-i Beyt sevgisine geçmeden önce kısa da olsa kavramın tanımlanması ve geçirdiği tarihi süreç hakkında bilgi vermemiz yerinde olacaktır. Zira yapılan tanımlar, Ehl-i Beyt’in İslam toplumundaki yerini ve aldığı şekli yansıtması açısından önemlidir. Ehl-i Beyt Arapçada "ev halkı" ve "aile" anlamına gelen bir tabir olarak her dönemde kullanılagelmiştir. Hz. Peygamber döneminde bu anlamıyla kullanılmıştır. Gerek Hadis gerekse İslam Tarihi rivayetlerindeki örneklere baktığımız zaman tabirin hem Hz. Peygamber'in ailesi hem de diğer insanların aileleri ve ev halkları için kullanıldığını görürüz. Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra işbaşına geçen Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de aynı şeyi söylememiz mümkündür. Ancak bu dönemde az da olsa Ehl-i Beyt’e farklı anlam ve özellikler yükleyip siyasi ve fikri görüş ayrılıkları içerisinde kullanıldığı görülmektedir. Dolayısıyla bu dönemi yani Hulefâ-i Raşidin dönemini tam manasıyla olmasa da Ehl-i Beyt’ten farklı şeylerin anlaşılıp farklı özelliklerin yüklenmeye başlandığı bir dönem olarak görebiliriz.

Tabirin gerek kavram gerekse fonksiyon olarak ilk dönemden farklı bir görünüm arz etmesi Hz. Hüseyin'in şehid edilmesiyle başlar. Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesi İslam toplumunu derinden yaralamış, Hz. Peygamber'in çok sevdiği torununa reva görülen uygulama o dönemde olduğu gibi günümüze kadar devam eden süreçte bütün Müslümanların nefretle andığı bir konu olmuştur. Aslında Hz. Hüseyin'in şehid edilmesi bardağı taşıran son damladır. Zira daha önce Hz. Ali bir Harici tarafından suikastla şehid edilmiş, Hz. Hasan ortaya çıkan hilafet mücadelesi nedeniyle, Müslümanların kanlarının dökülmesini önlemek amacıyla feragat ederek hilafeti Muaviye'ye bırakmak zorunda kalmıştır. Ehl-i Beyt’in önemli şahsiyetlerinin karşı karşıya kaldığı bu durumlar Müslümanlar arasında büyük bir üzüntüye sebep olmuş, bu aynı zamanda Emevi idaresine karşı nefret şeklinde kendisini göstermiştir. Bu olaylardan sonra Ehl-i Beyt tabiri daha çok bir mefhum olarak kullanılmıştır. Müslümanların geneline şamil olmak üzere onlara saygı ve sevgi gösterilmiş, gönüllerdeki bu yerleri her zaman muhafaza edilmiştir. Ancak Ehl-i Beyt’e karşı beslenilen bu sevgi ve saygı, kimileri tarafından kişisel ve siyası çıkar amaçlı kullanımlar için bir malzeme olarak görülmüş, amaçlarını gerçekleştirmede bir fırsat kabul edilmiştir. Bu dönemi Ehl-i Beyt kavramı açısından istismar süreci olarak adlandırmamız yanlış olmayacaktır. İşte kısaca ifade etmeye çalıştığımız Ehl-i Beyt kavramının bu tarihi süreci Müslümanları Ehl-i Beyt’in kim ve ne olduğunu araştırmaya, Kur' an ve Sünnet kaynaklı tanımlar yapmaya sevk etmiştir. Konuya bu noktadan yaklaşan Ehli Sünnet itikadı içerisinde kavram için farklı tanımlar yapılmıştır. Kimi tanımlar Ehl-i Beyt’i sadece Hz. Peygamber'in ev halkına yani hanımları ve çocuklarına hasrederken bazıları da Hz. Ali ile torunlarını da bu çerçeveye dahil etmişlerdir. Yine bazı tanımlar Hz. Peygamber'in ailesiyle birlikte yakın ve uzak akrabalarını da bu kapsama alırken diğer bazıları "Ehl" ve "Âl" kelimeleri arasındaki ilişkiye dayanarak Kur' an ve Hadisten getirdikleri delillerle tüm Hz. Muhammed ümmetinin Ehl-i Beyt olduğunu savunmuşlardır. Genel olarak kabul edilen görüşe göre ise Ehl-i Beyt Hz. Peygamber'in hanımları, çocukları, torunları ve Hz. Ali'dir. Ehl-i Sünnet itikadı içerisindeki bu görüşler karşısında Şia, Ehli Beyt konusunda ortaya koyduğu ve kabul ettiği tek bir tanımla Ehl-i Beyt’i Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e hasretmiş, Hz. Hüseyin soyundan gelen imamları da kendilerine tabi olunacak yegâne masum -günahtan korunmuş- önderler olarak takdim etmiştir.

Onlara göre, Hz. Peygamber'in hanımları Ehl-i Beyt olmadığı gibi diğer çocukları ve torunları da Ehl-i Beyt değildir. Yine Hz. Hasan nesli ve Hz. Hüseyin' in on iki imam haricindekiler Ehl-i Beyt imamları silsilesinden kabul edilmezler. Şia Ehl-i Beyt'i bu şekliyle itikat sistemin temeline oturtur, bu konuda hiçbir itirazı kabul etmez ve tartışmaya girmez. İşte İslam dünyasındaki itikadı kırılmanın temel noktası burasıdır.

Ehl-i Beyt Sevgisi

Hz. Peygamber’in yakınları olan, hayatı boyunca ona hizmet eden, her türlü sıkıntı ve zorluğa göğüs geren, bu noktada diğer Müslümanlara örnek olup onlara yol gösteren Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber'in dostları olan ashabdan başlamak suretiyle günümüze kadar olan süreçte tüm Müslümanların saf, temiz ve samimi sevgi besleyip saygı gösterdikleri, her zaman için hayırla yâd ettikleri kimseler olmuşlardır. İlk örneklerini ve en doğru şeklini Hz. Peygamber'le birlikte yaşayan ashabda gördüğümüz Ehl-i Beyt’e sevgi ve saygının temelinde yatan temel unsur Hz. Peygamber sevgisidir. Hz. Peygamber sevgisinin temelleri ise Kur'an ve Sünnet’tedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de Müslümanların Allah'a karşı sevgi ve itaatleri Hz. Peygamber'e İtaate bağlanmıştır. "Rasûl’üm de ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunur ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir." (Al-i İmran, 31) Görüldüğü gibi Allah'ı sevmek Hz. Peygamber'e itaatle mümkündür. Hz. Peygamber'e İtaat etmek ise ancak onu sevmekle mümkündür. Zira bir Müslümanın kendisine hidayet yolunu öğreten ve insan gibi yaşama standartlarını kazandıran bir kimseye yani Hz. Peygamber'e sevgi ve saygının en üst seviyesini göstermesi kadar daha tabii bir şey yoktur. Gerçek anlamda itaat işte bu sevginin samimiyetinde gizlidir. Bunun için insanlar Hz. Peygamber’e itaate çağrılırken aynı zamanda ona sevgiye de çağrılmışlardır. "De ki, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez." (Al-i İmran,32) "De ki, eğer ana-babalarınız; çocuklarınız; kardeşleriniz, eşleriniz; hanedanınız, biriktirdiğiniz mallarınız ve zarara uğramasından korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız meskenleriniz size Allah’tan, Rasûl’ünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, Allah'ın emrinin size gelmesini bekleyiniz. Allah emrini tutmayanları (fasıkları) sevmez." (Tevbe,24)

Hz. Peygamber ise bir mü'minin imanının tadına varabilmesini, onun kendisine tesirini hissedebilmesini "Allah ve Rasûl’ünün sevgisinin her şeyden daha fazla" (Buhari, İman, 9, 14) olmasına bağlamıştır. Yine, "Sizden biriniz beni kendi babasından, çocuklarından ve diğer tüm insanlardan daha çok sevmedikçe tam iman etmiş sayılmaz" (Buhari, İman, 7, 8) şeklindeki ifadesi bu sevginin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kıyametin ne zaman kopacağını soran bir sahabiye: "Onun için ne hazırladın?" diye cevap veren Hz. Peygamber onun: "Çok fazla namaz kılıyor, çok fazla oruç tutuyor ve çok fazla sadaka veriyor değilim. Ancak Allah'ı ve Rasûl’ünü çok seviyorum ya Rasûlallah" cevabıyla karşılaşınca: "Kişi kimi seviyorsa kıyamette onunla beraber olacaktır" (Müslim, Birr ve's-Sıla, 50) buyurarak, gerek ashab gerekse tüm Müslümanlar için Allah ve Peygamber sevgisinin önemini en açık bir şekilde göstermiştir.

Görüldüğü gibi kişinin kendisine iyilik ve güzelliğin kapılarını açarak hayatı anlamlandıran bir kimseye karşı sevgi besleyip saygı göstermesi fıtrat gereği ve sosyal bir olgu olmasının yanında Hz. Peygambere sevgi Kur'an ve Sünnet'e konu olmuştur. Böyle bir emrin ilk muhatabı olan insanlar olarak ashab, şerefli bir insan olmaya doğru atılan adımları bizzat çevrelerinde görmenin verdiği güven ve samimiyetle Hz. Peygamber'e sevginin en doğru şeklini çizerek bunun nasıllığını ve niceliğini asırlar boyunca tüm Müslümanlara göstermişlerdir. Siyer ve İslam Tarihi kaynakları ashabın bu teslimiyet, fedakârlık ve sevgi örnekleriyle doludur. Örnek alınması gereken bu sevgi ve fedakârlıklar olmalıdır.

Ashabın Ehl-i Beyt'e karşı gösterdiği sevgi de işte Hz. Peygamber'e gösterilen bu sevginin yansıması şeklindedir. Ehl-i Beyt'e sevginin kaynağı burasıdır. Hz. Muhammed (sav)'i peygamber olarak kabul eden bir Müslümanın onun Ehl-i Beyt'ini sevmesi ve saygı göstermesi için başka bir sebep aramaya gerek yoktur. İslam dünyasında ortaya çıkan siyasi ve fikri hareketler neticesinde farklı bir yapıya büründürülen "Ehl-i Beyt" mefhumu çevresine oturtulan fikir ve düşünceler bizim için asıl olmamalıdır.

"Rasûlullah (sav)’ın akrabalarından birisi gelince Kureyş'den olan insanlar sözlerini kesiyorlar ve yüzlerini ekşitiyorlardı. Bu durum Rasûlüllah (sav)'a haber verilince, çok kızdı, yüzü kızardı, alnı terledi ve şöyle dedi: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki akrabalarımı, Allah ve Rasûlü için sevmeyen kimsenin kalbine iman girmez."

Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i Beyt Sevgisi

Kur'an-ı Kerim'de Ehl-i Beyt tabiri üç yerde geçmektedir. Bunların birincisi Hz. İbrahim (as) kıssasında (Hud, 73) ikincisi Hz. Musa (as.) kıssasında (Kasas, 12) üçüncüsü de Hz. Peygamber'in hanımlarına yönelik tavsiyeleri ihtiva eden Ahzab suresindedir. (Ahzab, 33) Hz. İbrahim (as) kıssasında geçen ayette Ehl-i Beyt tabiri ile kastedilen kişi Hz. İbrahim (as)'ın hanımıdır. Hz. Musa (as) kıssasında geçen tabir ise Hz. Musa (as)'ın annesine işaret etmektedir. Hz. Peygamber'le ilgisi olması yönüyle birçok tartışma ve farklı görüşlerin üretildiği delil olarak dikkati çeken Ahzab suresi 33.ayetinde ise hitap Hz. Peygamber'in hanımlarına yöneliktir. Yani Ehl-i Beyt tabiri ile kastedilen kimseler çok açık ve net olarak Hz. Peygamber'in hanımlarıdır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Ehl-i Beyt'e sevgiyi konu edindiği iddia edilen ayet Şura Suresinin 23. ayetidir. Bu ayet, içerisinde geçen “meveddet” kelimesi nedeniyle İslami terminolojide "Meveddet Ayeti" diye meşhur olmuştur. Bu ayette: "O söylenenler Allah'ın iman eden ve iyi işler yapan kullarına müjdelediği nimettir. De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız, şüphesiz Allah bağışlayan (iyiliğe) karşılık verendir" (Şura, 23) buyurulmaktadır.

Ayette Ehl-i Beyt sevgisine delalet eden açık bir lafız yoktur. Ancak farklı yorumlarla ayet bu konuda delil olarak ileri sürülmektedir. Bu ayetle ilgili kaynaklarda verilen ilk ve genel kabul gören yoruma göre bu sure Mekke'de nazil olmuştur. Hz. Peygamber İslami tebliğin başlangıcında Kureyş kabilesinin yani akrabası olan insanların zulüm ve işkencelerine maruz kalmış, ciddi sıkıntılar çekmiştir. İşte bu durum karşısında Allah, Rasûlüne "De ki, ben sizden akrabalık sevgisinden başka bir şey istemiyorum... " ayetini indirmiştir. Genel kabule göre bunun anlamı, Allah'ın bir elçisi göreviyle size ulaştırdığım İslami prensipler ve sizi hidayete çağırmam karşılığında sizden herhangi bir şey istemiyorum. Sizden sadece istediğim beni bir akrabanız olarak sevmeniz ve bana eziyet etmemenizdir, demektir. Sahabenin önemli simalarından müfessir İbn Abbas da bu görüştedir.

Arap toplumunun önde gelen özelliklerinden olan asabiyet -kabilecilik- ruhu aralarında çok sıkı bir işbirliği ve yardımlaşmayı sağlıyordu. Ancak Hz. Peygamber tebliğine başlayınca bütün Kureyş ona karşı cephe almış ve zulme varan karşı çıkış noktasına gelmişlerdi. İşte Allah onların bu özelliklerine dikkat çekerek Peygamberine aralarından -Benü Haşim'den- çıkmış akrabalarından birisi olarak davranmalarım, kendisine zulüm ve işkence ile değil hiç olmazsa akrabalık sevgisi ile muamele etmelerini istemesini tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber de zaten peygamberliğinden önce onlarla iyi geçinmiş, akrabaları ziyarete önem vermiş, zayıf ve güçsüzlerin yanında olmuş, bu özellikleriyle de herkesin güven ve sevgisini kazanmıştı. Onun bu durumu onlardan böyle bir sevgiyi talep etmesinin haklılığını göstermektedir.

Meveddet ayeti ile ilgili ikinci görüş ise ayetin "De ki, ben sizden buna karşılık akrabalarımı sevmenizden başka bir şey istemiyorum... " şeklinde anlaşılmasıdır. Bu, Şia'nın tartışmasız olarak kabul ettiği bir konudur. Bu kabulün sonrasında ortaya çıkması tabii olan diğer bir tartışma konusu ise bu akrabaların kimler olduğudur. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Şia kaynakları bunların Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğunda görüş birliği içerisindedirler. Görüldüğü gibi meveddet ayeti bu bakış açısıyla Ehl-i Beyt'e tabı olmayı vacip kıldığı şeklindeki görüşe delil olarak sunulmasının yanında, Ehl-i Beyt'in de Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olduğu yönündeki iddiaya delil olarak görülmektedir. Bu ayetin, Hz. Peygamber'in yakınlarım sevmeye delalet ettiğinin ifade edildiği bu görüş, genel olarak bazı hususlar yönüyle tenkit edilmiştir. Ayetin Mekke'de nazil olduğu gerçeğinden hareketle o dönem içerisinde zaten Hz. Ali ve Fatıma evliliği söz konusu olmadığı gibi, Hasan ve Hüseyin de dünyaya gelmiş değillerdi. Bununla birlikte Abdülmuttalib oğullarının hepsinin Müslüman olmadığı gibi, içlerinde Ebû Leheb gibi İslam'ın azılı düşmanlarından olanlar da vardı. Hz. Peygamber'in böyle bir ortamda akrabalarına sevgi istemesi mümkün görünmemektedir.

Kaldı ki, İbn Abbas'ın rivayetinde ifade edildiği gibi, sadece Benû Haşim veya Benû Muttalib değil, hemen hemen tüm Kureyş Hz. Peygamber'in akrabası idi. İslam’ı tebliğ esnasında kendisine karşı iyi davranmayan müşriklerden, akrabalarını sevmelerini istemesi kabul edilebilecek bir husus değildir.

Ehl-i Beyt sevgisi ile bağlantı kurulan diğer bir ayet ise yukarıdaki satırlarda ifade ettiğimiz Ahzab suresinin 33. ayetinin: " ... Ey Ehl-i Beyt Allah sizden her türlü eksikliği (kusuru) giderip sizi tertemiz kılmak ister." anlamındaki kısmıdır. Bu ayet kendisine yöneltilen yorumla Şia tarafından Ehl-i Beyt'in fazileti, üstünlüğü, masumiyeti ile onlara karşı sevgi beslemenin ve onlara tabi olmanın en önemli delili olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki bu ayet hem anlam yönüyle hem de siyak-sibak ilişkisi yönüyle Hz. Peygamber'in hanımlarını muhatap almakta, onlara yapılan tavsiyeler ile bu tavsiyelere uydukları takdirde kazanacakları mükâfatları ortaya koymaktadır.

Ehl-i Beyt'in fazilet ve üstünlüğü ile onlara sevgi beslemekle ilgili olduğu iddia edilen diğer bir ayet ise Ahzab suresi 56. ayettir. Bu ayet, "Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed'i över/er. Ey iman edenler sizde onu övün, ona salat ve selam getirin" buyurarak Hz. Peygamber'e salat ve selamı emretmektedir. Bu ayet nazil olunca ashab Hz. Peygamber' e nasıl salat edeceklerini sormuşlar O da, "Ey Allah'ım İbrahim'e ve Al-i İbrahim'e salat ettiğin gibi Muhammed'e ve Al-i Muhammed'e salat et. Sen Hamid’sin. Mecid’sin" (Buharî, Tefsıru'l-Kur'ân, 247) diye buyurmuştur. Hz. Peygamber'e ve onun aline duayı konu alan bu ayetin "Âl" lafzı içerisine Ehl-i Beyt'i, ashabı ve ümmeti dahil edilmektedir.


"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed'i över/er. Ey iman edenler sizde onu övün, ona salat ve selam getirin" buyurarak Hz. Peygamber'e salat ve selamı emretmektedir.

Hadislerde Ehli Beyt Sevgisi

Ehl-i Beyt hakkında birçok hadis rivayeti vardır. Bu hadislerden bir kısmı Ehl-i Beyt fertleri ve Hz. Peygamber'in onlarla olan ilişkileri, onlara olan sevgilerini yansıtırken diğer bir kısmı ise toplu olarak Ehl-i Beyt'i konu edinmektedir. Bu hadislerden bazı örnekleri burada zikretmek istiyoruz. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur;

"Sizi nimetleriyle rızıklandırdığından dolayı Allah'ı seviniz: Allah'ı sevdiğinizden dolayı beni, beni sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt'imi seviniz." (Hâkim en-Nisabûrî, el-Müstedrek)

• "Hiçbir kimse, beni kendisinden daha fazla sevmediği müddetçe gerçek iman sahibi olamaz. Böylece ehlimi de kendi ehlinden, beni de kendinden daha çok sever. "(Heytemî, es-Savôik)

"Çocuklarınızı üç hasletle terbiye ediniz. Bunlar: Peygamber sevgisi, Ehli Beyt sevgisi ve Kur'ân öğretimi." (Heytemi, es-Savaîk)

• "Rasûlullah (sav)’ın akrabalarından birisi gelince Kureyş'den olan insanlar sözlerini kesiyorlar ve yüzlerini ekşitiyorlardı. Bu durum Rasûlüllah (sav)'a haber verilince, çok kızdı, yüzü kızardı, alnı terledi ve şöyle dedi: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki akrabalarımı, Allah ve Rasûlü için sevmeyen kimsenin kalbine iman girmez." (Hâkim en-Nîsabûrî. el-Müstedrek)

• "Yemen Seferi dönüşü Hz. Ali (ra)'yi Rasûlullah (sav)’a şikâyet etmişlerdi. Hz. Peygamber: "Bana eziyet ettiniz" dedi. Onlar: "Sana eziyet etmekten Allah'a sığınınız Ya Rasûlallah" deyince: "Kim Ali'ye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur" buyurdu. (İbn Hanbel, el-Müsned)

"Kim Allah'ı severse Kur'ân'ı sever, kim Kur'ân'ı severse beni sever, kim de beni severse ashab'ımı ve akrabalarımı sever." (Heytemi, es-Savaîk)

"Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, biz Ehli Beyt'e ancak cehenneme girecek olanlar buğzeder." (Hâkim en-Nisabûri, el-Müstedrek)

"Sizin en hayırlınız benden sonra ehlime en hayırlı olanınızdır." (Hâkim en-Nisâburi, el-Müstedrek)

"Yıldızlar yeryüzündeki/er için birer emandırlar, Ehl-i Beyt'im ise, ihtilaflara karşı ümmetim için birer emandırlar."(Fîrâzâbâdî, Fedâilü 'l-Hamse)

Ehl-i Beyt'le ilgili genel olarak nakledilen bu rivayetlerden ayrı olarak Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Fatıma ile ilgili olduğu gibi ashabın diğer fertlerinin de sevilmesine yönelik teşvik ifadelerini görmek mümkündür.

Ehl-i Beyt tabiri ile ilgili olarak "Kisa Hadisi" diye meşhur olan rivayet bu konuda güzel bir örnektir. Hz. Aişe şöyle demiştir: "Bir gün Rasûlullah, üzerinde siyah kıldan dokunmuş bir örtü olduğu halde sabah erkenden çıktı. Yanına Hasan b. Ali geldi. Rasûlullah onu örtünün altına aldı. Sonra Hüseyin, Fatıma ve sonra da Ali geldi. Hepsini o örtünün altına aldı ve: "Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü kusuru giderip sizi tertemiz kılmak ister" buyurdu."(Müslim, Fedillü's-Sahabe,61) Aynı rivayetin Ömer b. Ebi Seleme'den nakledilen şekli ise şöyledir: "Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü eksikliği giderip sizi tertemiz kılmak ister" ayeti Ümmü Seleme'nin evinde nazil olunca Rasûlullah (sav), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin' i çağırarak, üzerlerine bir örtü örttü ve: "Allah'ım, bunlar benim Ehli Beytimdirler. Onlardan her türlü kusuru gider ve onları tertemiz kıl" dedi. (Tirmizi, Tefsıru'I-Kur'ân, 34)

Ashabın Uygulamalarında Ehl-i Beyt Sevgisi

Hz. Peygamber dönemi İslam toplumunun sosyal yapısına genel çerçeveyle baktığımız zaman hayatın her alanını kapsayan yönüyle yegâne ve tek otoritenin Hz. Peygamber olduğunu görürüz.

İşte Hz. Peygamber yönetiminde oluşturulan İslam toplumunun birliğinin ana hammaddesi asbabdır. Ashabın teslimiyet, samimiyet ve fedakârlığı bu oluşumun temel esasıdır. Bir peygamber olarak Hz. Muhammed'in yönetiminde tam bir teslimiyet ve samimiyet ilkesiyle hareket eden ashab, asırlar boyunca İslam Tarihinde "Asr-ı Saadet" diye tabir edilen görüntünün oluşmasını sağlamıştır. İşte bu yapı içerisinde Hz. Peygamber dışında herhangi bir otoriteden bahsetmek mümkün değildir. Bu yaklaşımla konuya baktığımız zaman ashabın Hz. Peygamber'e karşı besledikleri sevgi ve saygıdan dolayı onun yakınları olan Ehl-i Beyt'ine karşı da aynı tavrı sergilediğine şahid oluruz. Mesela Hz. Ebubekir'in: "Ey insanlar Hz. Muhammed'e olan hürmetinizi onun Ehl-i Beyt'i hususunda da muhafaza ediniz" ifadesi bu gerçeği en açık ve en doğru şekliyle ortaya koymaktadır. Yine onun: "Allah'a yemin olsun ki Rasûlullah'ın akrabaları benim nazarımda kendi akrabalarımdan daha sevimli ve üstündür" şeklindeki ifadesi bir Müslümanın Ehl-i Beyt'e nasıl bakması gerektiğini belirleyen bir ilke mahiyetindedir.

Hz. Ebû Bekir'in sözlerine yansıyan bu düşünceleri onun bazı uygulamalarında da görmek mümkündür. Bir defasında Hz. Peygamber ashabı ile birlikte mescidde otururlarken Hz. Ali oraya gelmiş ve bir müddet oturacak yer aramıştı. Hz. Peygamber, ona bir yer açılmasını ister bir şekilde asbabının yüzüne bakarken, Rasûlullah (sav)'ın hemen sağında oturan Hz. Ebubekir durumu sezmiş ve biraz yan tarafa yanaşarak: "Buraya ey Ebâ Hasen" diyerek açtığı yere onun oturmasını sağlamıştı. Hz. Ali de gelmiş ve Rasûlullah (sav) ile Hz. Ebû Bekir’in arasına oturmuştu. Bu duruma son derece memnun olan Hz. Peygamber, Hz. Ebû Bekir’in sevgi ve saygısının sadece Hz. Ali ve çocukları ile sınırlı kalmayıp tüm Rasûlullah (sav)’ın akrabalarına şamil olduğunu da görmekteyiz. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber’in meclislerinde Hz. Ebû Bekir O’nun sağına, Hz. Ömer soluna ve Hz. Osman da onun yanına otururdu. Hz. Peygamber’in amcası Abbas b. Abdülmuttalib geldiğinde, Hz. Ebû Bekir kalkar ve Abbas da onun yerine otururdu.

Hz. Ömer de gerek Hz. Peygamber zamanında gerekse kendi hilafeti döneminde Ehl-i Beyt’e karşı saygı ve sevgi üzerine kurulu bir anlayış ile muamele etmiştir. Bunun en güzel örneğini, kendi döneminde divanları oluştururken, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e, Bedir ehline tahsis ettiği 5 biner dirhem tahsis etmesinde görüyoruz.

Hz. Ebû Bekir’de gördüğümüz bu hareketlerin benzerlerini diğer ashabda olduğu gibi, ashabın büyükleri olan Hz. Ömer ve Hz. Osman’da da görmekteyiz. Bir gün Hz. Osman, Hz. Aişe’nin evine gelerek Rasûlullah (sav)’ı sormuştu. Hz. Aişe: “Yiyecek bir şeyler bulmak için dışarı çıktı, yedi günden beri O’nun evlerinde yiyecek için bir ateş yanmıyor” deyince Hz. Osman: “Allah sana rahmet etsin, neden bunu bana daha önce bildirmedin?” diyerek bir koç kestirmiş, onunla yemek yaptırıp bu yemekleri Hz. Peygamber’in hanımlarının hanelerine dağıtmıştı. Hz. Peygamber eve döndüğünde “Bunlar nedir ey Aişe?” diye sorunca, Hz. Aişe, onları Hz. Osman’ın getirdiğini söylemiş, Rasûlullah (sav) da Hz. Aişe’den o yemekten diğer eşlerine de götürmesini istemişti. Hz. Aişe, bütün eşlerine de aynı şekilde verildiğini söyleyince de Rasûlullah (sav) ellerini kaldırmış ve: “Ey Allah’ım, sen de Osman’ı unutma!” diye dua etmiştir.

Hz. Ömer de gerek Hz. Peygamber zamanında gerekse kendi hilafeti döneminde Ehl-i Beyt’e karşı saygı ve sevgi üzerine kurulu bir anlayış ile muamele etmiştir. Bunun en güzel örneğini, kendi döneminde divanları oluştururken, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e, Bedir ehline tahsis ettiği 5 biner dirhem tahsis etmesinde görüyoruz.

Bu konuyu nakleden rivayetlerin verdikleri bilgiler ashabın ileri gelenleri ile istişare ettiğinde, Hz. Ali ve Abdurrahman b. Avf, Ömer’e gelerek, önce kendinden başlamasını istemişler, ancak o bunu kabul etmemiş ve: “Hayır, önce Rasûlullah’ın amcasından başlayacağım, sonra onun yakınları, sonra da onların yakınları…” diyerek Hz. Peygamber’in yakınlarına verdiği değeri ifade etmiştir. Bedir ehline beşer bin dirhem, o dönemde Müslüman olup da herhangi bir sebeple Bedir’e iştirak edemeyenlere de beşer bin dirhem, Abbas’a 12 bin dirhem, Hasan ve Hüseyin’e de babalarına verilen kadar atâ tahsis etmişti. İbn Abbas, Hz. Ömer için: “O, Hasan ve Hüseyin’i çok seviyor idi, atâ hususunda onları kendi evladından üstün tutmuştu” demektedir. İbn Abbas’ın sözünü teyit eden bir diğer rivayet ise şöyledir: Hz. Ömer, Hasan ve Hüseyin için beşer bin dirhem, oğlu Ömer için de bin dirhem atâ tahsis edince, oğlu Abdullah Hz. Ömer’e gelerek: “Ben onlardan önce dünyaya geldim, onlardan önce Müslüman oldum ve hicret ettim, fakat onları benden üstün tuttun” deyince Hz. Ömer “Yazıklar olsun sana ey Abdullah, sen bana onların dedesi gibi bir dede, onların babası gibi bir baba, onların annesi gibi bir anne, onların nenesi gibi bir nene, onların dayısı gibi bir dayı,  onların teyzesi gibi bir teyze getirebilir misin? Onların dedesi Rasûlullah’tır, babaları Ali b. Ebî Talib, anneleri Fâtımâ, neneleri Hatice, dayıları İbrahim, teyzeleri Zeynep, Rukayye ve Ümmü Gülsüm, amcaları ise Ca’fer b. Ebî Talib’dir” demiş ve onun isteğini geri çevirmiştir.

Hz. Ömer ve diğer ashabın Rasûlullah (sav)’ın hanımlarına gösterdikleri saygı ve korunmalarına gösterdikleri titizliğin bir örneği de Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Ezvac-ı Tahirat’ın o anda sağ olanlarının hac için Mekke’ye götürülüp getirilmeleri esnasında görülmektedir. Hz. Ömer tarafından görevlendirilen Hz. Osman ve Abdurrahman b. Avf, kafileye büyük bir titizlikle refakat etmişlerdir. Hz. Osman arkada Abdurrahman b. Avf önde olmak üzere, onlara yaklaşan herhangi bir kimseyi hemen ikaz etmişler ve onlardan uzaklaştırmışlardır. Onların bu titizliği, Rasûlullah (sav)'ın hanımlarının mahremiyetine verilen önem ve kendilerine duyuları saygının bir örneğidir.

İşte örneklerini çoğaltabileceğimiz bu rivayetler. Ashabın gerek Hz. Peygamber gerekse ondan sonraki ilk halifeler döneminde Ehl-i Beyt'e karşı tutum ve tavırlarını yansıtmaktadır. Görüldüğü gibi bu dönemlerde Hz. Peygamber'e olduğu gibi Ehl-i Beyt'e karşı da saygı ve sevgi muhafaza edilmiş, diğer insanlar arasında onlara öncelik verilmiş ve onlara yapılan muamelelere dikkat gösterilmiştir.

Ehl-i Beyt Sevgisi Nasıl Olmalıdır?

Ehl-i Beyt, İslam toplumunun ilk yıllarından itibaren gönüllerin gıdası, sevgi ve dostlukların kaynağı, kardeşlik ve yardımlaşmanın ortak noktası olmuştur. Aynı zamanda birinci asırdan itibaren dini, siyasi ve sosyal hadiseler içerisinde farklı görüntülerle tarihe yansımıştır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi Ehl-i Beyt sevgisi başlangıçtan itibaren her zaman için İslam toplumundaki yerini ve değerini korumuştur. Bu sevginin ifrat ve tefrit noktalarından uzaklaştırılıp dindeki asıl yerine yani olması gereken yere oturtulması gerekmektedir. Bu tespit günümüzde dahi varlığını devam ettiren Ehl-i Beyt istismarının boyutlarını Müslümanlara gösterecek ve yanlış düşüncelere karşı nasıl tavır alınması gerektiği noktasında fikir verecektir.

Bir kavramın, bir olayın veya bir meselenin dindeki yerini belirlemek için Müslümanın bakmak zorunda olduğu iki şey; Kur’ân ve Hz. Peygamber'in sünnetidir. Bizim için aslolan Ehl-i Beyt'in Kur’ân'da nasıl tanımlandığı, kimleri kapsadığı ve hadislerde Ehl-i Beyt ile ilgili uygulamaların ve tanımların ne olduğudur. Yine bu iki asli delilden sonra İslam âlimlerinin tümünün kabul ettiği üçüncü esas delil Hz. Peygamber'in terbiyesi altında yetişip daha sonra gelen Müslümanlara İslam' ı ve Müslümanların nasıl olması gerektiğinin en güzel örneklerini gösteren ashabın sözleri ve uygulamalarıdır.

Ehl-i Beyt sevgisinin sınırını ve nasıl olması gerektiğini belirlemek günümüz Müslümanı açısından önemlidir. Bir Müslümanın din kardeşine ya da diğer bir ifadeyle tüm Müslümanlara sevgi ve saygı ile muamele etmesi bir Müslüman olarak görevlerinden biridir. Bununla ilgili birçok ayet ve hadis zikretmek mümkündür. Ancak bu sevgi ve saygının bir sının olmalıdır. Bu sınır da Allah ve Peygamber sevgisidir. Hiçbir sevgi Allah ve Rasûlü’nün sevgisini aşmamalıdır. Yine bir kişi, grup ya da zümreye itaat de bunun gibidir. Bu itaat ve teslimiyet Allah'a ve Rasûlü’ne itaati geride bırakacak şekilde olmamalıdır.

Ehl-i Beyt'in kimler olduğu noktasında söylenecek şey genel olarak kabul edilen çerçevedir. Yani Hz. Peygamber'in eşleri, çocukları, Hz. Ali ve torunlarıdır. Bu çerçeveye kelime anlamının esnekliğiyle kendisine inanan tüm akrabalarını da dahil etmek mümkündür.

Burada söz konusu edeceğimiz diğer bir konu da Ehl-i Beyt'in kim olduğudur. Günümüzde Ehl-i Beyt var mıdır? Varsa kimlerdir? Bunlara karşı tavrımız nasıl olmalıdır? Ehl-i Beyt'in kimler olduğu noktasında söylenecek şey genel olarak kabul edilen çerçevedir. Yani Hz. Peygamber'in eşleri, çocukları, Hz. Ali ve torunlarıdır. Bu çerçeveye kelime anlamının esnekliğiyle kendisine inanan tüm akrabalarını da dahil etmek mümkündür. Diğer bir ifadeyle Hz. Peygamber'in akrabası olup ona inanmış, ona hizmet etmiş ve onunla birlikte yaşamış olanlar Ehl-i Beyt'tir. Bu çerçevedeki insanların nesli olup Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra dünyaya gelmiş ve onu görmemiş olanlar ise "Ehl-i Beyt nesli"dir. Bu şekilde yapacağımız bir ayırım hem teorik hem de pratik anlamda zihnimizde oluşan birçok soru işaretinin giderilmesini sağlayacaktır. Ehl-i Beyt neslini Ehl-i Beyt gibi algılayıp o şekilde muamele etmek bir takım yanlışları beraberinde getirecektir. Nitekim bu anlayış sebebiyle günümüzde dahi bazı insanların kendilerinin Ehl-i Beyt'ten olduklarından hareketle farklı bir yere ve özelliğe sahipmiş gibi bir anlayış sergiledikleri görülmektedir. Bir Müslüman için önemli olan şey Ehl-i Beyt Neslinden de olsa bir kimsenin imanı ve İslam’ıdır. İtikadıyla, amelleriyle tam bir Müslüman örneğini yansıtmayan bir kimsenin Ehl-i Beyt neslinden olması bir anlam taşımayacaktır. Yine böyle bir kimsenin Ehl-i Beyt'i söz konusu edip Ehl-i Beyt sevgisinden bahsetmesinin de bir anlamı yoktur. Nitekim tarihte bu nesil içerisinden facir ve fasık kimseler çıkmıştır. Günümüzde de böyle kişilerin olması muhtemeldir. Böyle kimselere sevgi ve saygı gösterilmesi uygun bir hareket değildir. İmanıyla, itikadıyla ve ibadetleriyle tam bir Müslüman olan Ehl-i Beyt Neslinden bir kimseye gösterilecek sevgi ve saygı ise aynı özelliklere sahip herhangi bir Müslümana gösterilecek sevgi ve saygıdan farklı olmayacaktır.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse Ehl-i Beyt, Hz. Peygamber'in yakınları olduğu için ona hizmetleri ve onun terbiyesi altında bulunmuş olmaları sebebiyle sevilmeli, sayılmalı ve faziletleri kabul edilmelidir. Daha sonra gelen ve günümüze kadar uzanan çizgideki Ehl-i Beyt Nesline karşı ise yukarıda ifade ettiğimiz gibi imanı ve imanının yaşantısındaki görüntüsü çerçevesinde muamele edilmeli, sevgi ve düşmanlıkta aşırı gidilmemeli, bir Müslümana karşı nasıl hareket edilmesi gerekiyorsa öyle hareket edilmelidir. Aynı şekilde Ehl-i Beyt'i kendi siyası ve kişisel çıkarları için kullananlara karşı da dikkatli olunmalı, bu konuda gerekli hassasiyet gösterilmelidir. Amaç İslam'ın makul ve mantıklı çizgisini bu konuda da görmek ve göstermek, istismara ve istismarcılara kapıyı kapamaktır.

 

Yorumlar

 
eylül
eylül22.12.2015

çok güzel bir yazı olmuş emeğinize sağlık Allah razı olsun

22.12.2015

 

serdar kasap
serdar kasap03.08.2013

Allah razı olsun...

03.08.2013