Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Fetih Hadisinin Sıhhati


Hz. Peygamber bu müjdeleri ile ümmetine, mevcut şartlara takılıp kalmamalarını, üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinin gerektirdiği diriliği korumalarını hatırlatmaktadır.

Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ, Rasûlü Hz. Peygamber Mustafa’ya salât u selâm, âl ve ashâbına ve onların yoluna güzelce tabi olanlara saygı ve ihtiram ile sözlerime başlıyorum.

Uzunca bir süreden beri, kamuoyunun değişik kesimlerinde İstanbul’un fethini müjdeleyen hadis-i şerife yönelik olarak sahih olup olmadığı konusunda bir ilgi yoğunluğu gözlemlenmektedir. Türkçemizde konuya yönelik bir makaleden [1] ve son zamanlarda kaleme alınan derleme birkaç yazıdan ve bazı internet sitelerinde kimi sorulara verilen cevaplardan başka akademik anlamda hadis ile ilgili herhangi bir müsta­kil değerlendirme de bulunmamaktadır. Her ne kadar İstanbul'un fethiyle ilgili bütün hadislerin topluca tetkiki faydalı olacak ise de burada sadece, Yahya Kemal’in ifadesiyle “feth-i mübîni zâmin o tebşîr”i, yani meşhur fetih hadisini incelemeye ve sizlerle paylaşmaya gayret edeceğiz. 

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي شَيْبَةَ وَسَمِعْتُهُ أَنَا مِنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مُحَمَّدِ بْنِ أَبِي شَيْبَةَ قَالَ ثَنَا زَيْدُ بْنُ الْحُبَابِ قَالَ حَدَّثَنِي الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ الْمَعَافِرِيُّ قَالَ حَدَّثَنِي عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بِشْرٍ الْخَثْعَمِيُّ عَنْ أَبِيهِ أَنَّهُ

سَمِعَ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ

 قَالَ فَدَعَانِي مَسْلَمَةُ بْنُ عَبْدِ الْمَلِكِ فَسَأَلَنِي فَحَدَّثْتُهُ فَغَزَا الْقُسْطَنْطِينِيَّة

Bişr el-Ganevî radıyallahu anh'den nakledildiğine göre o, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken dinlemiştir:

"İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komu­tan; o ordu ne güzel ordudur." [2]

 

Kaynakları

İstanbul'un fethini her­hangi bir tereddüde yer bırakmayacak kesinlikte bir üslûp ile haber ve­ren hadisimiz, kütüb-i sitte’de yer almamaktadır. Ancak kütüb-i sitte döneminde (Hicri III. Asır) ve hatta öncesinde tasnif edilmiş kaynaklarda bulunmaktadır. Ahmed b. Hanbel'in (v. 241/855) Müsned'i ve bizzat Buhârî'nin (v. 256/870) et-Târihu'1-kebîr ve et-Târihu's-sağîr'i,

بشر الغنوى، قال لى محمد بن العلاء قال: حدثنا زيد ابن حباب حدثنا الوليد بن المغيرة المعافرى عن عبيد بن بشر الغنوى عن ابيه سمع النبي صلى الله عليه وسلم يقول: لتفتحن القسطنطينية ولنعم الامير اميرها ولنعم الجيش ذلك الجيش، فدعاني مسلمة بن عبد الملك فحدثته فغزاها حدثنى عبدة قال: ثنا زيد قال ثنا الوليد عن عبيدالله بن بشر الغنوى حدثنى ابى سمعت النبي صلى الله عليه وسلم - مثله، وتابعه ابن ابى شيبة

İbn Ebî Hayseme'nin (v. 279/892) Kitâbu't-târih'i, Bezzâr'ın (v.292/905) Müsned'i hadisimizin tasnif dönemine ait kaynakları olmaktadır. Daha sonraki dönemde Taberânî'nin el-Mu'cemu'l-kebîr'i, İbn Kaani'in (v.351/962) Mu'cemu's-sahâbe'si, Hâkim'in (v.405/1014) el-Müstedrek'i hadi­simiz için önemli kaynaklardır.

أخبرني عبد الله بن محمد الدورقي ثنا محمد بن إسحاق الإمام ثنا عبده بن عبد الله الخزاعي حدثني الوليد بن المغيرة حدثني عبد الله بن بشر الغنوي حدثني أبي قال : سمعت رسول الله صلى الله عليه و سلم يقول : لتفتحن القسطنطينية و لنعم الأمير أميرها و لنعم الجيش ذلك الجيش قال عبيد الله : فدعاني مسلمة بن عبد الملك فسألني عن هذا الحديث فحدثته فغزا القسطنطينية

هذا حديث صحيح الإسناد و لم يخرجاه تعليق الذهبي قي التلخيص : صحيح

Hatîb Bağdâdî'nin (v.463/1071) et-Telhîs­'inden (I, 283) Suyûtî'nin (v. 911/1505) el-Câmiu's-sağîr'ine kadar muahhar dönem eserleri de fetih hadisine yer vermektedir.

Öte yandan, el-İstiâb, Üsdu'l-ğâbe ve el-İsâbe gibi sahâbe biyografileri ile ilgili kaynaklarda da Bişr el-Ğanevî maddesinde hadisimiz yer almaktadır.

Hadisin sıhhati

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Kütüb-i sitte diye anılan meşhur altı hadis kitabında (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce) bulunmaması dolayısıyla hadisi­mizin sahih olmadığı sanılmamalıdır. Zira usul açısından Allâme Kâsım b. Kutluboğa'nın isâbetle belirttiği üzere, "Bir hadisin sıhhati, hangi kitapta bulunduğuna bakılarak değil, onu nakleden kişilerin haline bakılarak tayin ve tespit edilir.” [3]

Hadisimizin bütün kaynaklardaki senedi hemen hemen aynıdır. Seneddeki ricalin ayrı ayrı tetkikinden çıkan sonuç, senedin muttasıl olduğudur. Binaenaleyh hadisimiz hakkında Hâkim, "isnâdı sahih" derken, meşhur rical âlimi Zehebî, hadisin "sahih" olduğunu belirtmek suretiyle Hâkim'in kanaatine iştirak etmektedir.

Şu gerçek hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir: Bir hadisin kütüb-i sitte'de bulunmaması onun mutlak manada sahih olmadığı anlamına gelmez. Kütüb-i sitte dışındaki kaynaklarda da birçok sahih hadis bu­lunmaktadır. İşte hadisimiz de onlardan biridir.

Ayrıca şuna da işaret edelim ki, İstanbul'un fethiyle ilgili daha başka hadis-i şerifler bulunmakta ve bunların bir kısmı da Kütüb-i sitte'de yer almaktadır. [4] Onlardan biri, Kıbrısta medfûn bulunan Ümmü Haram’dan nakledilmiştir.

حَدَّثَنِي إِسْحَاقُ بْنُ يَزِيدَ الدِّمَشْقِيُّ حَدَّثَنَا يَحْيَى بْنُ حَمْزَةَ قَالَ حَدَّثَنِي ثَوْرُ بْنُ يَزِيدَ عَنْ خَالِدِ بْنِ مَعْدَانَ أَنَّ عُمَيْرَ بْنَ الْأَسْوَدِ الْعَنْسِيَّ حَدَّثَهُ أَنَّهُ أَتَى عُبَادَةَ بْنَ الصَّامِتِ وَهُوَ نَازِلٌ فِي سَاحَةِ حِمْصَ وَهُوَ فِي بِنَاءٍ لَهُ وَمَعَهُ أُمُّ حَرَامٍ قَالَ عُمَيْرٌ فَحَدَّثَتْنَا أُمُّ حَرَامٍ أَنَّهَا

سَمِعَتْ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ أَوَّلُ جَيْشٍ مِنْ أُمَّتِي يَغْزُونَ الْبَحْرَ قَدْ أَوْجَبُوا قَالَتْ أُمُّ حَرَامٍ قُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَنَا فِيهِمْ قَالَ أَنْتِ فِيهِمْ ثُمَّ قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَوَّلُ جَيْشٍ مِنْ أُمَّتِي يَغْزُونَ مَدِينَةَ قَيْصَرَ مَغْفُورٌ لَهُمْ فَقُلْتُ أَنَا فِيهِمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ لَا

Ümm-i Harâm bint-i Milhan radıyallahu anha’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber sallellahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

-“Ümmetimden denizde savaşacak ilk askerler cennete girmeyi hak etmişlerdir.” Bunun üzerine Ümm-i Harâm diyor ki;

-Ya Rasûlallah! Ben, onların arasında mıyım, diye sordum. Rasûlullah (sav);

- Sen onların arasındasın, buyurdu, Daha sonra Rasûlullah sallellahu aleyhi ve sellem sözlerine devamla;

-“Ümmetimden Kayser’in şehrine (İstanbul) cenge gidecek ilk askerler için de bağışlanmak vardır” buyurdu. Ümm-i Haram diyor ki;

- Ben bunların arasında olacak mıyım ya Rasûlallah, diye sordum.

“Hayır, sen onların arasında yoksun” buyurdu.

Bu hadisten de anlaşıldığı üzere, Kayser’in şehri Kostantiniyye Müslüman mücaâhidlerin fethetmek için cenk edecekleri bir hedeftir.

Asıl konumuz olan fetih hadisine dönecek olursak, onun durumu ile ilintili olarak şu gerçek de dikkatten uzak tutulmamalıdır: "Hadis diye uydurulmuş sözler (mevzu hadisler)" ile ilgili kitap yazmış âlimlerden hiç kimse, hadisimiz için "uydurma" iddiasında bulunmamıştır. Fakat buna rağmen, kendisini Ebû Hanife ve Şâfiî'den daha âlim gören [5], anlayış olarak da müsteşrik ve Şiîlere çok daha yakın bulunan Mısırlı yazar Mahmud Ebû Reyye, hakkından otuzdan fazla reddiye yazılmış olan kitabında, "Bu hadisin Yezid b. Muaviye için uydurulmuş olması muhte­meldir. Zira Kostantiniyye savaşında bulunan ordunun komutanı oydu" [6] diye bir ihtimalden söz etmekte ve pek anlamsız bir iddia ortaya atmaktadır. Böylece de ne kadar indî, gayr-i ciddî ve tarafgir bir yaklaşıma sahip olduğunu sergilemektedir. Zira ha­dis-i şerifteki tebşir, Kostantiniyye’yi kuşatan değil, fetheden komutan ve ordu içindir. Bu yaklaşımı, Ebû Reyye'nin diğer görüşlerinde de ne kadar yanlı ve keyfî olabileceğini göstermektedir. Bu sebeple böyle bir iddianın ciddiye alınacak hiçbir tarafı bulunmamaktadır.

Öte yandan, Ali Yardım merhumun makalesinde ve kimi internet sitelerinde; “Fatih’in müstemlekecilik hareketine dinî bir hava vermeye çalışması neticesi, sırf barbarlığını kamufle etmek için böyle bir hadisi uydurduğu veya uydurttuğu, İstanbul’un fethinin dinî bir hüviyeti olmadığı zaman zaman söylenmektedir” [7] diye bir iddiadan daha söz edilmektedir:

Böyle bir iddianın ne kadar cahilce olduğu tarih açısından ortadadır. Hadisin yer aldığı ilk yazılı hadis kaynağı 194-241 hicri, 780-855 miladi yılları arasında yaşamış olan İmam Ahmed b. Habel’in Müsned’idir. Fatih’in vefatı ise, 886 hicri, 1481 milâdidir. Arada hicri takvime göre 645, miladi takvime göre 626 sene bulunmaktadır. Fatih kendisinden bu kadar sene önce kaynaklara geçmiş bir hadisi nasıl olurda uydurur veya uydurtur? Bu amansız bir hadis ve Osmanlı düşmanlığıdır? [8]

Hadisleri değerlendirmede çok rahat hareket eden araştırmacı Nâsıruddin el-Albânî de, hadisimizin râvilerinden Abdullah(Ubeydullah) b. Bişr el-Ğanevî hakkındaki İbn Hibban'ın olumlu görüşünün(sika) kendisini tatmin etmediği gerekçesiyle, "Bana göre hadis sahih değildir" demekte ve "zayıf” olduğuna işaret etmektedir. [9] Böyle bir gerekçeye dayalı kişisel kanaatin, ancak sahibini bağlayacağı ve dolayısıyla ciddiye alınacak bir tarafının bulunmadığı ortadadır. [10]


Sevgili Peygamberimiz tarafından İstanbul'un fethine dâir hadisimizde verilmiş olan bu müjde, İstanbul'a yönelik olarak ümmetin gönlünde, önüne geçilemez bir cihat ve fetih sevdası oluşturmuştur.

Burada konuyla doğrudan ve damardan ilintili olan bir anıyı paylaşayım. Hz. Peygamber’in, Kur’ân’da bildirilenler dışında geleceğe yönelik bilgisinin bulunmadığını, gaybı bilemeyeceğini ısrarla iddia eden ve ispata çalışan önemli bir bilim adamımız, birkaç sene önce Altûnîzâde Kültür Merkezi’nde verdiği konferansta, Mûte Savaşında olup bitenleri Hz. Peygamber’in an be an Mescid’de ashâb-ı kirâma haber verdiği ile ilgili rivayete karşı çıktı. O rivayet şöyledir: [11]

حَدَّثَنَا أَحْمَدُ بْنُ وَاقِدٍ حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ عَنْ أَيُّوبَ عَنْ حُمَيْدِ بْنِ هِلَالٍ عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ

أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَعَى زَيْدًا وَجَعْفَرًا وَابْنَ رَوَاحَةَ لِلنَّاسِ قَبْلَ أَنْ يَأْتِيَهُمْ خَبَرُهُمْ فَقَالَ أَخَذَ الرَّايَةَ زَيْدٌ فَأُصِيبَ ثُمَّ أَخَذَ جَعْفَرٌ فَأُصِيبَ ثُمَّ أَخَذَ ابْنُ رَوَاحَةَ فَأُصِيبَ وَعَيْنَاهُ تَذْرِفَانِ حَتَّى أَخَذَ الرَّايَةَ سَيْفٌ مِنْ سُيُوفِ اللَّهِ حَتَّى فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ

Bu bilgileri, bir tarih kaynağında gördüğü kayıttan hareketle, olaydan bir ay sonra Medine’ye gelen bir kişinin verdiği haber sonucu Hz. Peygamber’in ashabına bildirdiğini söyledi. Tarihi kaynaktaki bir rivayetle, Sahih-i Buhari (ve müsnedü’s-sahabe) gibi bir hadis kaynağını cerh ve red etmekte herhangi bir sakınca görmedi ve bunun çok ciddi bir usul hatası anlamına geldiğini nedense dikkate almadı. Oysa hocanın, Hz. Peygamber’in olayın cereyan ettiği anda Mescid’de sahabilere verdiği haberin, bir ay sonra Medine’ye gelen bir haberci tarafından da aynen onaylanması olarak yorumlaması mümkündü ve bir hadis hocası için daha doğru olurdu. Burada pek de meşhur olmayan bir tarih kaynağını, oldukça sıkı-ciddi bilimsel denetime tabi tutulmuş hadis kaynağına tercih etme yanlışına düşülmüştü. Çünkü hocanın bütün gayreti, biraz önce değindiğimiz gibi “Hz. Peygamber’in Kur’an’da bildirilenler dışında geleceğe yönelik ve gayb bilgisinin bulunmadığını” ispat etmekti.

Ne gariptir ki hoca, bahse konu konferansının bitimine yakın, “Peki İstanbul’un fethi ile ilgili rivayete ne diyeceksiniz?” diye aklınızdan bir soru geçebilir, dedi. Sonra da ellerini iki yana açıp “O kadarını da bilsin canım” diye kendi sorduğu soruya cevap verdi.

Böylesi gariplikler karşısında herhalde “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!” demekten başka çare bulunmamaktadır. Bir noktada “o kadarını da bilsin canım!” demek zorunda kalınacaksa, bunca ısrar niçin? Allah bildirmezse Peygamber gaybı bilemez. Hz. Ya’kup, Allah bildirmediği için Yusuf’un, burnunun dibindeki kuyunun içinde olduğunu bilemedi. Ama aynı Hz. Ya’kup, Allah bildirdiği için Mısırdan yola çıkarılan Yusuf’un gömleğinin kokusunu ta Kenan ilinden aldığını söyledi. Allah’ın peygamberine neyi, ne ölçüde bildirip bildirmeyeceğine O’ndan başka kim karar verebilir ki?

Fetih hadisi ya da hadisleri ve geleceğe yönelik haberler konusunda Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini bilgilendirilmesini göz ardı etmek asla doğru değildir.

O tebşir, o takdîr

Hadisimizin mesajına gelince, önce Hz. Peygamber’in bir uygulamasını hatırlamamız uygun olacaktır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, baş­langıçtan beri, ashâb-ı kirâm bunaldıkça, gelecek parlak günleri ve İslâm hâkimiyetini haber vermek suretiyle onları, hem teselli etmiş, hem de tam bir da­yanıklılık göstermeleri noktasında eğitmiştir. Meselâ Mekke'de müşrikle­rin işkencelerinden şikâyet eden Habbâb b. Eret radıyallahu anh'e, geçmiş ümmetlerden misaller verdikten sonra, San'adan yalnız başına yola çıkan birinin yırtıcı hayvan korkusu dışında hiçbir korku hissetmeden ta Hadramevt'e kadar yolculuk yapacağı günlerin geleceğini bildirmiştir. [12] Medine döneminde de Hendek Harbi öncesinde Müslümanlar, büyük bir gayret ve fedakârlıkla Medine'yi savunmak için hendek kazmaya çalışır­ken, Hz. Peygamber kendilerine Yemen, Kisrâ ve Kayser'in saraylarının ve nüfuz bölgelerinin Müslümanların eline geçeceğini müjdelemiştir. Bu müjdeler Müslümanlara, içinde bulundukları sıkıntıları atlatacaklarını yani bir anlamda zaferi, önceden haber vermek demektir. Asla kuru bir cesaretlendirme taktiği değildir. Çünkü Hz. Peygamber hiç kimseyi aldatmaz. O’nun verdiği haberler, mutlaka doğrudur, öylece tahakkuk eder ve etmiştir. Tarih, Hz. Peygamber'in verdiği hiç bir haberde yanıldı­ğını tespit edebilmiş değildir.

Gerek hadisimizde gerekse diğer fetih müjdesi taşıyan hadislerde zikri geçen merkezler, o günün dünyasında farklı din ve kültür odakları durumundadır. Hz. Peygamber bu müjdeleri ile ümmetine, mevcut şartlara takılıp kalmamalarını, üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinin gerektirdiği diriliği korumalarını hatırlatmaktadır. Tabiî bu, bir taraftan da ödenmesi gerekli bedele "hazır olun" demektir.

Sevgili Peygamberimiz tarafından İstanbul'un fethine dâir hadisimizde verilmiş olan bu müjde, İstanbul'a yönelik olarak ümmetin gönlünde, önüne geçilemez bir cihat ve fetih sevdası oluşturmuştur. Hadisimizin bütün rivayetlerinin sonunda yer alan bir nottan anladığımıza göre, Mesleme b. Abdilmelik, Abdullah b. Bişr el-Ğanevî'den bu hadisi sormuş, o da yukarıdaki şekilde hadisi rivayet etmiştir. Bunun üzerine Mesleme, hemen o sene İstanbul'u fethe çıkmıştır. Bu tebşîr aşkınadır ki, Müslümanlar tam on bir kez Kostantıniyye'nin surları dibine kadar gelmişlerdir.

Büyük hedefleri büyük insanlar kovalar. Müslümanlar Hz. Peygam­ber’in gösterdiği o günün iki süper gücünden birinin merkezini İslâm'a açmayı hedeflerin ve şereflerin en büyüğü bilmişlerdir. Sonuçta belli bir disiplini, geleneği ve teknolojisi bulunan genç Fatih'in komutasındaki Osmanlı ordusu bu görevi yerine getirmiş ve böylece hadisimizdeki bü­yük takdirin hedefinin anlaşılmasını sağlamıştır. Demektir ki, bu büyük Peygamber övgüsünün temelinde, İstanbul'un stratejik konumu ve dolayı­sıyla çağlar boyu Müslümanların gündemine çok ciddî olarak girecek olan tebliğ ve medeniyet meselesi yatmaktadır. Fethin maksat ve hedef­leri doğrultusunda hareket edenlerin bu büyük övgüden nasiplerini ala­cakları şüphesizdir. O halde iş, fethe ve fâtihe lâyık olmaya çalışmakta, Ayasofya dâhil fetih emanetlerine sahip çıkmakta toplanmaktadır. Zira İstanbul’un fethi, Batı’nın fethine açılan kapıdır.


Bu büyük Peygamber övgüsünün temelinde, İstanbul'un stratejik konumu ve dolayı­sıyla çağlar boyu Müslümanların gündemine çok ciddî olarak girecek olan tebliğ ve medeniyet meselesi yatmaktadır.

Sırada Roma var.

أخبرني محمد بن المؤمل ثنا الفضل بن محمد الشعراني ثنا نعيم بن حماد ثنا عبد الله بن وهب أخبرني يحيى بن أيوب عن أبي قبيل سمع عبد الله بن عمرو يقول : كنا عند رسول الله صلى الله عليه و سلم فسئل أي المدينتين تفتح أولا يعني القسطنطينية أو الرومية ؟ فقال : مدينة هرقل أولا يعني القسطنطينية

هذا حديث صحيح الإسناد و لم يخرجاه

تعليق الذهبي قي التلخيص : صحيح

Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan nakledildiğine göre o şöyle demiştir: “Biz Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanında iken;

  • İki şehirden hangisi Kostantîniyye mi Roma mı önce fetholunacaktır, diye soruldu. O (sav);
  • “Kostantîniyye’yi kastederek önce Hırakl’in şehri” cevabını verdi. [13]

أخبرنا أبو جعفر محمد بن محمد البغدادي ثنا هاشم بن مزيد ثنا سعيد بن عفير ثنا سعيد بن أبي أيوب عن أبي قبيل أنه حدثه أنه سمع عبد الله بن عمرو بن العاص رضي الله عنهما يقول : تذاكرنا فتح القسطنطينية و الرومية فدعا عبد الله بن عمرو بصندوق ففتحه فقال : كنا عند رسول الله صلى الله عليه و سلم نكتب فقال رجل : أي المدينتين تفتح قبل يا رسول الله ؟ قال : مدينة هرقل يريد مدينة القسطنطينية

هذا حديث صحيح على شرط الشيخين ولم يخرجاه

تعليق الذهبي قي التلخيص : على شرط البخاري ومسلم14

Burada dikkat çeken durum şudur: Peygamber Efendimiz, soruya itiraz etmeyip “önce Kostantiniyye” diye cevap vermişlerdir. Gerçi ikinci bir rivayetin, soru kısmında olmasına rağmen, cevabında “önce/evvelen/kablü” kaydı yer almamaktadır. Fakat yine de Peygamber Efendimiz, “Roma feth olunmayacak” gibi bir açıklamada da bulunmamıştır. Bu, “önce” ifadesi ve sukûtî durum/takrir/onay göstermektedir ki, günün birinde fetih sırası Roma’ya da gelecektir. [15] Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Gedik Ahmed Paşayı, İtalya üzerine göndermesi ve paşanın 28 Temmuz 1480’de Otranto kalesini ele geçirmesi, bilinen sebeplere ilaveten, bu açıdan bakıldığında oldukça anlamlıdır. [16] Daha sonra da Kanûni Sultan Süleyman’ın Otranto seferine çıkması, herhalde Roma’nın Fethinin bu rivayetteki zımnî müjdesine nail olmak için olsa gerektir.

Son olarak bir noktayı vurgulamak istiyorum. Yaklaşık altı yüz yıllık bir zaman diliminin onayladığı Fetih Hadisi’ni tartışmak yerine, doğrudan veya dolaylı (açık veya zımni) olarak gelecek fetihleri işaret eden nassları dikkate almak herhalde daha doğru bir hareket olacaktır. Çünkü Müslümanlar için mutlak hakikat ayet ve hadislerin haber verdikleridir.

İçinde bulunduğumuz şart ve imkânların oluşturduğu görünür gerçekliğe realite denilmektedir. Günümüzde olduğu gibi bazen realite hakikatin uzağında gözükebilir. Böylesi durumlarda yapılacak iş, realiteye teslim olmak değil, realiteyi göz ardı etmeden onu hakikate uygun hale getirmenin fikri ve fiili hazırlığında bulunmaktır.

Vahiy öncelikli düşünme ve değerlendirmeye engel olan şey, içinde bulunulan durum ve şartları aşılamaz ve değişmez görmektir. Aslında bu görünür gerçeklik asla sürekli değil, geçicidir, muvakkattir, değişkendir. Yanılgı değişken olana değişmezmiş gibi bakmaktan ve asıl hakikati göz ardı etmekten doğmaktadır. Sonlu dünyada sonsuzluk hiç bir fâni birey, toplum ve sistem için söz konusu olamaz. Çünkü mülkün gerçek ve yegâne sahibi Allah'tır. Mülkü, iktidarı dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini yüceltir, aziz kılar, dilediğini alçaltır, zelîl eder. Her türlü hayr O'nun tasarrufundadır ve O, her şeye kâdirdir.” [17] O halde mutlak hakikat, hiç kuşkusuz vahyin ve nassların bildirdiğidir. “Hak Rabbinden gelendir, sakın kuşkuya düşenlerden olma” [18] ayet-i kerimesi, konuya yönelik gerçeği Hz. Peygamber’e hitaben çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. “Ey insanlar, Peygamber size hakkı getirmiştir” [19] ayet-i kerimesi de Hz. Peygamber’in haber verdiklerinin, öğrettiklerinin hak ve hakikat olduğunu ilan etmiş bulunmaktadır. O halde bize düşen, vahiy öncelikli düşünmek ve değerlendirmelerde bulunmaktır. Bu söylediklerimizi şu olay tam olarak açıklamaktadır:

Devrinin en katı putperest toplumuna merkezlik eden Mekke'de İs­lâm tebliğinin yaygınlık kazanmaya başladığı yıllardaydı. İnen ayetler kesin gerçeği şöylece tespit ve ilan etti:

"...Onlar, ‘biz birbirimize yardım için kenetlenmiş bir cemaatiz’ mi diyorlar? Yakında o topluluk bozguna uğrayacak (ve onlar) arkalarını dönüp kaçacaklar. Asıl azapları ise, Kıyamet günüdür. Kıyamet ne şiddetli ve ne acıklıdır." [20]

Şirk düzeninin en güçlü olduğu günlerde, Hz. Peygamber ve bir avuç müminin bütün haklarının kısıtlandığı, olmadık işkencelere tabi tutuldukları bir ortamda inen bu ayetler, mevcut şartlara rağmen, Mekkeliler için "yakın ve mutlak bir bozgun”dan bahsediyordu. Ancak bu bozgun ne zaman gerçekleşecekti? Mevcut duruma bakıp "Bu toplum mu, nasıl ve ne zaman dağılacak" diye Hz. Ömer gibi ümitsizlik belirtenler de yok değildi. Çünkü o günün şirk toplumu, günümüzün baskı veya yasa duvarları arkasına sığınmış toplumları, liderleri ve sistemleri gibi sapasağlam gözük­mekteydi. Üstelik o toplum, önleyemediği Müslümanlığı ve yıldırama­dığı bir avuç Müslümanı bir kaç sene sonra, Hz. Peygamber dâhil olmak üzere Mekke'yi terk etmeye mecbur bırakacaktı.

Evet, o toplum nasıl ve ne za­man dağılacak, Kâbe’yi dolduran putlar ne zaman ve kimler eliyle dev­rilecekti? Doğrusu ümitsizliğe düşenler -bu açıdan bakıldığı zaman- büsbütün haksız sayılmazlardı. Akıl ve tecrübe, bu endişeyi o günün şartlarında haklı bulmaktaydı. Realite ve rasyo­nel/aklî yaklaşım da bunu gerektirmekteydi. Hakikat ise, bambaşkaydı.


"...Onlar, ‘biz birbirimize yardım için kenetlenmiş bir cemaatiz’ mi diyorlar? Yakında o topluluk bozguna uğrayacak (ve onlar) arkalarını dönüp kaçacaklar. Asıl azapları ise, Kıyamet günüdür. Kıyamet ne şiddetli ve ne acıklıdır."

Kaydedildiğine göre, yukarıdaki ayet-i kerimelerin Mekke'de inmesinden tam yedi sene sonra, Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber, karargâhından zırhını giymiş olarak çıkarken bu ayetleri okuyordu: "Ya­kında o topluluk hezimete uğrayacak, arkalarını dönüp kaçacaklar." Duruma tanıklık eden Hz. Ömer ve öteki Müslüman mücahitler, Mekkeliler için bozgun ve firar gününün geldiğini, kendilerine yıllar önce verilen müj­deli haberin gerçekleşme anını yaşadıklarını anlamakta gecikmediler.

Mekke'nin putperest sistemi için kaçınılmaz sonun başlangıcı olan Bedir Savaşı'ndan tam yedi yıl sonra da Müslümanlar, Kâbe'deki putların, "Hak geldi, bâtıl yok oldu[21] anlamındaki ayeti okuyan Hz. Peygamber tarafından değnek darbeleriyle bir bir yıkıldıklarını gördüler. O günden beri Müslümanlar, sarsılmaz sanılan nice sistemin yıkılışını sayısız misalle­riyle seyrettiler, yaşadılar. Doksanlı yıllarda bütün dünyanın gözü önünde, vinçlerle sökülen komünist liderlerin heykelleri, çağdaş zulüm düzenlerinin dağılış ve yıkılışının en yeni misallerini oluşturdu.

Bütün bu gerçekler çerçevesinde Roma’nın fethine yönelik “sukûtî” ve “zımnî” onay hakkında da günümüz şartlarına takılıp kalmamak, “imkânsızdır” nutukları çekmeye kalkmamak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Batı ile içli dışlı olmaya pek meraklı olan İslam ülkelerinin, feth-i Roma gibi bir gündemlerinin olması, ütopya değil, Kızılelma diye değerlendirilebilir. Doğu Roma’nın kalbine girildi ise, Batı Roma’nın kalbini de fethetme yolu açılmış demektir. 

(İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine Tartışmalar ve Değerlendirmeler, s. 41-56, İFAV Yayınları)

 


1. Bk. A. Yardım, "Fetih Hadisi üzerine Bir Araştırma", Diyanet Dergisi, XIII, 2, s. 116-123, Ankara, ts.

2. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; Buhârî, et-Tarihu'1-kebîr, I (ikinci kısım), 81; et-Târihu's-sağîr, I, 341; Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr. II, 24; Hâkim, Müstedrek IV. 422; Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, VI, 219

3. Kâsımî, Kavâid, s.82

4. Bk. Buhârî, Cihad 93,157; Ebû Davud, Cihad 22; Fiten 6; Melâhim 3-4; Tirmizi, Fiten 58: İbn Mâce, Cihad 11; Fiten 35; Dârımî, Mukaddime 43

5. Bk. S. Murtaza er-Razavî, Me’a ricâli'l-fikr fi'1-Kâhire, s.292

6. Bk. Muhammedî Sünnetin Aydınlatılması, s. 145

7. Ayrıca bk. A. Yardım, "Fetih Hadisi üzerine Bir Araştırma", Diyanet Dergisi, XIII, 2, s. 123, Ankara, ts

8. Bu vesile ile İnternette rastladığım bir Buhari düşmanlığını unutamamaktayım. Çizgi dışı çıkışlarıyla ünlenen bir meslektaş şöyle diyordu: “İstanbul’un fethi hadisi elbette sahihtir. Çünkü ben İstanbul’dayım. Hadis Buhari’de yokmuş, varsın olmasın. Zaten Buhari’de kaç sahih hadis var ki? Ya da Buhari’deki hadisler sahih mi ki? Bu konuda o kadar çok söz söyleyen var ki, onları sayacak olsam, bana sıra gelmez.“  el-İnsaf…

9. Bk. Silsiletü'l-ehâdisi'z-zâife, 11, 268-269

10. Abdullah b. Bişr’in künyesi Ebu Umeyr olup Bişr el-Ğanevî’nin oğludur. Bişr’in künyesi de Ebu Abdullah’tır. Abdullah’ın adı bazı rivayetlerde Ubeydullah olarak geçer. Bunun bir hata olduğu, rical kitaplarında Ubeydullah b. Bişr adının geçmemesinden ve Babası Bişr’in künyesinin de Ebu Abdullah olmasından anlaşılmaktadır. Mesleme b. Abdilmelik de Abdullah’tan fetih hadisini dinledikten sonra hemen o sene (h. 98)  İstanbul’u fethe çıkmıştır. Ayrıca oğlu Umeyr b. Abdullah ve torunu Bişr b. Umeyr kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. Fazla bilgi için bk. Ali Yardım, a.g.mkl.

11. Buhârî, Meğâzî 44. Buhari bu rivayeti 5 yerde tekrar eder. Hocası Ahmed b. Vakıd’dan naklettiği iki rivayette “Mute komutanlarının haberi Sahabilere ulaşmadan önce “ kaydı bulunmaktadır.

12.  Bk. Buhârî, Menâkıb 25; İkrah l; Ebû Dâvûd. Cihad 97; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 109

13. Hakim, el-Müstedrek, IV, 553

14. Hakim, el-Müstedrek, IV, 468

15. Açıkça “Roma da feth olunacaktır” buyurulmamış olması, teşebbüs edilse de Roma’nın fethedilemeyeceğine yorulabilir.

16. Pek tabiî olarak, Romanın fethedilememiş olması, Hz. Peygamber’in o konuda sessiz kalmasının, Roma’nın fethedilemeyeceğini göstermektedir diye de yorumlanabilir.

17. Bk. Al-i İmran (3), 26

18. El-Bakara (2), 147

19. Al-i İmran (3), 170

20. el-Kamer (54), 45-46

21. el-İsrâ (17),81

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin