Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Fetih: Kalplere Uzanan Davet

"Öyle insanlar gördük ki en son ferdine kadar her biri ölümü hayata, tevazuyu şöhrete tercih ediyor ve hiçbirinin gözünde bu dünyanın en ufak bir çekiciliği yok. Topraktan başka bir yere oturmuyor, az bir aşı dizlerinin üzerinde yiyorlar. Liderleri sanki içlerinden biri gibi; sıradan biri yüksek seviyedekinden, sahip köleden ayırt edilemiyor. İbadet vakti geldiğinde de hiç biri diğerinden geri kalmıyor; hepsi elini yüzünü yıkayıp şevkle namaza koşuyor."

Henüz Hz. Ömer hilafetinin ilk yılı.

Hükümran tanımaz Arabistan, İslam'ın sunduğu birlik altında yekvücut olduktan sonra, kalpleri ve akılları İslam hakikatine açmak ve insanlığa vahyin bereketini sunmak üzere dünya coğrafyasına açılıyor. Arabistan'ın, dünyaya açılan tek kapısı olan kuzeyini, dönemin iki süpergücü kolluyor. Bu anlamda çöl sıcağında pişmiş İslam neferlerinin muhatapları, Suriye'de Bizans, Irak'ta Sasaniler.

Aynı anda bu iki dünya devine kafa tutabilen ruh halini bir nebze olsun anlayabilmek için Irak içlerine ilerliyoruz. Fırat'ın kıyısında, Sasaniler'in en önemli sınır şehri Kadisiye yakınlarında, İslam ordusu Müslümanlara Kuzey Irak ve İran'ın kapılarını açacak bir harekatın son hazırlıklarını tamamlama telaşı içinde. İran cephesinde bir süredir devam eden mücadelede, müminlere Bedir gazvesinin kıdemli askeri Sa'd b. Ebû Vakkas kumanda ediyor.

Kılıç kınından çıkmış; ancak mesajı barış olan bu dinin müntesipleri, savaşsız bir fetih için her adımda yeni diplomasi atakları deniyor. Sasani İmparatorluğu'nun genç hükümdarı Yezdicerd'e ardı ardına gönderilen elçiler, imparatorluk halkını İslam'ı kabule ya da cizye ödemeye davet ediyor. Ancak kendini ispat peşinde olan Yezdicerd'in tavrı net; tepkisi sert ve alaycı.

O gün Fırat'ın yanı başında bir insan seli gibi taşmaya hazır bekleyen İran ordusu, tedirgin ve derin bir sessizliğe bürünmüş. Anadolu'da eriyen kar sularıyla coşmuş Fırat'ın dizginsiz çağıltısı dışında tek bir ses yükseliyor vadiden: Arık bir ata binmiş Arap elçisinin çakıllar üzerinde gezinen nal sesleri. Göz dağı vermek üzere kurgulanmış bir şaşaayı yararak, İran ordusunun zırhlarıyla göz kamaştıran seçilmişlerinin arasından vakur ve emin bir iz bırakarak ilerliyor Arap elçisi.

İran ordusunun namı Medine'ye ulaşmış kumandanı Rüstem'in bir ciheti açık karargah çadırının önüne serili halılar nal seslerini boğarken, atıyla çekinmeden içeri dalıyor elçi. Korumalar saray görgüsünden nasibi olmayan bu adamın yolunu kesiyor. Atından inen elçi, nal sesini aratmayan heybetli adımlarıyla yerdeki halıyı arşınlıyor. Bir yanında renkli zırhlar kuşanmış yaveri, diğer yanında başındaki külahından yüzündeki peçesine kadar beyazlara bürünmüş Meci rahibinin yer aldığı sedef kakma tahtına kurulmuş Rüstem'e adımlar kala, korumalar bir kez daha kesiyor yolunu. Beline devenin boyun damarı ile bağlanmış olan eski kumaşlara sarılı kılıcını tedirginlikle süzen korumaların bakışları altında, atının yanına dönüyor elçi ve oradan sesleniyor Rüstem'e. Heybetini selamına yükleyerek tanıtıyor kendini: "Ben Mugire b. Şu'be." 

Rüstem, çölden çıkmış bir topluluğun, nasıl olup da böylesi muzaffer bir devlete ve muazzam bir orduya kafa tutabildiğini kavramakta zorlanıyor. Fırat boylarını mesken tutmuş ordusundan aldığı güçle Mugire'yi ezmeye niyetleniyor. Mugire'nin üzerinde taşıdığı paçavra artığı kıyafete rağmen gözlerinde perçinlediği mağrur ifadeye kin kusarak.

Geçim sıkıntısı ve şiddetli zorluk sebebiyle topraklarından çıktıklarına inandığı Arapları temsilen gelen Mugire'ye, mültefitkar bir rüşvet sunuyor Rüstem: "Emirinize elbise, binek ve bin dirhem, her birinize de birer yük hurma verelim de haydi dönüp gidin memleketinize."

Mugire'nin, Fırat'ı inletecek savaş çığlıklarına sebep olacak cevabı, yalnızca Rüstem'e değil, İslam fetihlerinin dayandığı temel felsefeyi anlamakta zorluk çeken bütün zihinlere bir tokat gibi iniyor:

"Biz dünyalık talebiyle gelmedik. İnsanları yaratılmışlara ibadetten, Allah'a ibadete çevirmek için buradayız. Adamlarımız, sizin adamlarınızın hayatı sevdiği kadar, bu gaye için ölümü sevmektedir. Ben sizi İslam'a çağırıyorum; kabul ederseniz bizlerden birisi olursunuz. Şayet kabul etmezseniz, size İslam'ın barışını teslim ediyorum ve cizye ödemenizi teklif ediyorum. Bunu da kabul etmezseniz, o zaman savaşalım."

Bu sözler çadırın bir köşesinde yanan kutsal Adûr Guşnasp ateşini karartan soğuk bir rüzgar estiriyor ve ok yaydan çıkıyor. Üç gün boyunca sayıca üstün, fillerle desteklenmiş bir orduya karşı savaş veriyor müminler. Nihayet mağrur Rüstem ölüme uğurlanırken, Irak ve İran'ın kapıları Müslümanlara aralanıyor.

Kadisiye, İslam fetih anlayışının özünü temsil ediyor. Düzenledikleri askeri seferleri, kalbi ve aklı İslam hakikatine açmak anlamında "fetih" kelimesiyle anan bu öz, Peygamberin insanlık için vaaz ettiği hükümleri köleden hükümdara kadar bütün insanlığın kalbine ve zihnine ulaştırmayı hedefliyor.

Fetih felsefesi yansımaları, Hz. Ömer döneminde Babilyon'u fethe giden müminleri gözlemleyen İskenderiye başpiskoposu ve imparatorun temsilcisi Sirus'un Müslümanlarla ilgili tespitlerinde de kendini gösteriyor: "Öyle insanlar gördük ki en son ferdine kadar her biri ölümü hayata, tevazuyu şöhrete tercih ediyor ve hiçbirinin gözünde bu dünyanın en ufak bir çekiciliği yok. Topraktan başka bir yere oturmuyor, az bir aşı dizlerinin üzerinde yiyorlar. Liderleri sanki içlerinden biri gibi; sıradan biri yüksek seviyedekinden, sahip köleden ayırt edilemiyor. İbadet vakti geldiğinde de hiç biri diğerinden geri kalmıyor; hepsi elini yüzünü yıkayıp şevkle namaza koşuyor."

Düzenli hiç bir savaş tecrübesi olmayan askeri birliklerin, asırların verdiği tecrübeye sahip çok sayıdaki talimli ve nizami ordular karşısındaki başarısı, Hz. Peygamber rehberliğinde gerçekleşmiş olan Bedir, Uhud ve Hendek tecrübeleriyle beslenmiş İslam'ın fetih felsefesi hesaba katılmadan anlaşılamaz. İnsanlık tarihinin en büyük, süratli ve etkili, daha da önemlisi kalıcı fetihlerinin sırrı, hiç şüphe yok ki zafer yerine fethe odaklanmış bu anlayışın bir sonucudur.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin