Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hayber Mecburiyeti

“Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asya’da, Afrika’da, geçmişte gelecekte”

 

Sezai Karakoç, “Çocukluğumuz” şiirinden.

“Allah’ım! Göklerin ve içinde bulunanların Rabbi! Şeytanların ve onların sapıttıklarının Rabbi! Rüzgârların ve sürüklediklerinin Rabbi! Bizler bu şehrin hayrını istiyoruz, ahalisi için ve içinde bulunan her şey için hayır diliyoruz. Onun şerrinden ve ahalisinin şerrinden ve içinde bulunanların şerrinden sana sığınırız.”

Medine’de İbrahimî din geleneğini kendi tekellerinde saydıkları için Hz. Peygamber’e şiddetle karşı çıkan Yahudiler, hem şayia yayarak hem de düşman odakları savaşa kışkırtmak suretiyle Müslümanları güçten düşürme faaliyetlerini sürdürüyorlardı.

Hz. Peygamber’in Medine’de yürürlüğe koyduğu anayasada (Medine Vesikası) Yahudilerden konfederasyonun birimlerinden kabile ve boylar olarak değil de Evs ve Hazrec gibi çeşitli Arap kabilelerine mensup, onların himayesine sığınmış bir topluluk olarak söz ediliyor.  Bu Yahudi topluluk ise üç farklı gruptan oluşmaktaydı: Kaynukalar, Nadirler ve Kureyzalar.  Bu gruplar kan davaları nedeniyle kendi müttefikleri arasında da dağılmıştı, kimisi Evslerle, kimisi Evslerin düşmanları ile işbirliği yapıyordu. Kaynuka kabilesi kuyumcularının bir keresinde sırf eğlence olsun diye Müslüman bir kadının elbisesini sıyırmaları, büyük bir kargaşaya yol açmıştı. Nadirlerin ise yönetimle ilgili işler için bölgelerine gelen Hz. Peygamber’i öldürmeye teşebbüs ettiği söylenir.  Bunun üzerine şehri terk etmeleri istenen Nadirler, Hayber’e yerleşerek orada Hendek Savaşı’nın organizasyonu için çalışmaya başlamışlardı. Kureyza Yahudileri kendi soydaşları tarafından aşağı görülen bir grupken, mesela Yahudilere ödenilecek kan diyeti söz konusu olduğunda belirlenmiş miktarın yarısı kadarını hak ettikleri kabulü yerleşmişken, Hz. Peygamber’in desteğiyle şehirde itibar sahibi olmuş, eşit muamele görmeye başlamışlardı.  Ancak onlar da Nadirli ajanların kışkırtmalarına kapıldılar ve Hendek Savaşı sırasında ihanetleriyle Müslümanların savunma planlarını altüst ettiler. Hz. Peygamber yine de onlarla uzlaşma yolunu seçti ve aralarında ihanetlerinin cezasını kendi inançlarına göre tespit edecek bir hakem seçmelerini talep etti.

Hayber ve Mekke arasında bir askeri anlaşma mevcuttu. Bu anlaşmaya göre Hz. Peygamber taraflardan birine sefer düzenlediği takdirde diğeri Medine’ye hücum edecekti.

Hudeybiye Antlaşması, Müslümanların aleyhine olarak yorumlanan içeriğine karşılık Hayber ve Mekke başta olmak üzere Müslümanlara karşı ittifak halinde bulunan grup ve aşiretler arasındaki uyumun bozulması anlamına geliyordu. (1)

Hudeybiye’nin sağladığı bir manevra rahatlığı içinde Hz. Peygamber karşısında oluşan ittifakı tamamen sona erdirecek seferleri başlatabileceğini düşündü. Hayber, Medine’den sürülen Yahudilerin sığınmasıyla Müslümanların emniyetini tehdit eden bir merkeze dönüşmüştü. Müslümanların 1500 seçkin askerden oluşan ordusu Hicri 6. Yılın sonlarında, Hudeybiye umresinden bir ay kadar sonra, Muharrem ayında Hayber’e doğru yola çıktı.

Hayber, Medine’nin 150 kilometre kadar kuzeyinde, toprakları bereketli, bağlık bahçelik bir şehirdi. Hayber Yahudileri şehrin bahçelikleri arasındaki yedi kalede barınıyorlardı. Bu kaleler ise mancınıklar ve diğer savaş silahlarına sahip yirmi bin kişilik bir ordu tarafından savunuluyordu.

Şehrin eteklerine ulaştıklarında Hz. Peygamber savaş hazırlığı içindeki ashabını dinlemeye çağırarak Allah’a şöyle dua etti:

“Allah’ım! Göklerin ve içinde bulunanların Rabbi! Şeytanların ve onların sapıttıklarının Rabbi! Rüzgârların ve sürüklediklerinin Rabbi! Bizler bu şehrin hayrını istiyoruz, ahalisi için ve içinde bulunan her şey için hayır diliyoruz. Onun şerrinden ve ahalisinin şerrinden ve içinde bulunanların şerrinden sana sığınırız.”

Çarpışma, Yahudilerin toplandıkları Natat Kalesi’nden Müslümanların üzerine ok atılmasıyla başladı.  50 kadar Müslüman yaralandı.

Müslümanların Gatafan kabilesi üzerine yürüdüğünü zanneden ve açık alan savaşına da mesafeli duran Yahudiler, gündelik işlerinin arasında saldırıya hazırlıksız yakalanmışlardı. Hayber kalelerinin en kuvvetlisi olarak bilinen Natat Kalesi sayesinde kendilerini savunmayı sürdürdüler. Kuşatma bu nedenle uzadıkça uzadı. Bir ay kadar sonra Hz. Peygamber sancağı “Allah’ı ve Peygamberini seven, Allah’ın ve Peygamberin de kendisini sevdiği” birine vereceğini söyledi. Sahabenin merak ettiği o kişi, Ali (ra)’ydi.

Hz. Peygamber Ali (ra)’ye sancağı şu talimatlarla birlikte verdi:

“Acele etmeden savaş. Sahalarına in, sonra onları İslam’a davet et. Kendileri için icap eden yükümlülükleri bildir. Vallahi, Allah’ın senin sebebinle birini hidayete erdirmesi, kızıl tüylü develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”

Bu son cümleler, Müslümanların ordusuna kuşatmanın sonunda ganimet umarak katılanlara dönük bir uyarıydı. İslami tebliğ asıl amaçtı. Buna karşılık Yahudiler bu tebliği anlamak yerine savaşmayı tercih ettiler. Natat Kalesi, Hz. Ali (ra)’nin şiddetli saldırısıyla düştü. Bu kalenin düşmesinin ardından diğerleri de arka arkaya düşmeye başladı.


Hz. Peygamber sancağı “Allah’ı ve Peygamberini seven, Allah’ın ve Peygamberin de kendisini sevdiği” birine vereceğini söyledi. Sahabenin merak ettiği o kişi, Ali (ra)’ydi.

Güçlü bir savunma sistemine sahip olan Hayber’in fethi, Hz. Ali (ra)’nin efsanevi bir kahraman olmasına yol açan çeşitli rivayet ve inanışların da kaynağıdır.

Hakık Kalesi’nden inen Yahudi lider İbni Ebi’l Hakık, develerinin götürebileceği yük ile Hayber toprağından gitmeleri, geriye kalan mallarının da Müslümanların olması şartını içeren bir anlaşma teklif etti. Hz. Peygamber hile ve gizleme yoluna sapılmaması kaydıyla anlaşmaya razı oldu. Hile yapanlar cezalandırılacak ve barış anlaşmasının dışında tutulacaklardı. Hile yaptıkları anlaşılan bazı Yahudiler öldürüldü. Bir kısmı hasadın yarısı kendilerine ait olmak üzere araziyi ekip biçmeyi sürdürmeyi teklif etti. Buhari ve Müslim’e göre Hz. Peygamber bu teklifi sürekli olmaması kaydıyla kabullendi.

Hayber kuşatmasını zorunlu hale getiren arka planda, şehrin ileri gelenlerinin Müslümanları güçsüz düşürmeye dönük daimi ve sinsi faaliyeti yer alıyor. Kuşatma, dönemin savaş ahlâkına vahyin uyarıları da katılarak gösterilen bir dikkatle sürüp başarıya ulaşmıştı. Müslümanların 1500 kişilik ordusu 20’nin üzerinde şehit vermişken, kendi mevzilerinde savunmada bulunan 20 bin kişilik Yahudi ordusunda ölü sayısı 93’ü bulmuştu.

Habeşistanlı köle Yesar örneği, her alana yayılan ahlâkın savaş cephelerinde de oluşturduğu çekimin bir göstergesi. Rivayetlerde “kara kuru, çirkin” diye tasvir edilen bu köle Müslümanların safına katılmak istiyor, ancak Yahudi efendisinin kendisine emanet ettiği sürü için kaygılanıyordu. Hz. Peygamber, “Onları açıkta bir yere bırak. Allah senin emanetini yerine ulaştıracaktır diyerek ona yol gösterdi. Yesar bu tavsiyeye uydu. Sürü başında köle olmaksızın döndüğünde, sahibi olan Yahudi, Yesar’ın Müslüman olduğunu anladı. Hz. Peygamber ile Yesar arasında, fiziksel, sınıfsal ve parasal açıdan hor görülmeye alışkın olan bir kölenin vahyin ışığında kısa süre içinde yaşadığı kişisel devrimi yansıtan bir söyleşi gerçekleşti.  Kaynaklarda “kara kuru, çirkin ve hor görülen” bir kişi olarak tasvir edilen köle, Hz. Peygamber tarafından muhatap alınmanın ve sorularına cevap bulmanın hayretini yaşayarak İslam’ı kabul etti.

Ortalık yatıştığında Yahudi topluluğunun liderlerinden Sellam b. Mişkem’in karısı Zeynep bir koyun pişirdi ve zehir buladığı bu koyunu Hz. Peygambere hediye etti. İslam Peygamberi’nin koyunun but kısmını sevdiğini öğrenmiş, zehri özellikle but kısmına katmaya çalışmıştı. Ancak Hz. Peygamber etten bir parça alır almaz, “Bu et bana zehirli olduğunu haber veriyor”  diyerek ağzında çiğnediği lokmayı çıkardı. Buna karşılık hemen yanı başında bulunan ve aynı etten yiyen Bişr b. Bera zehirden etkilenerek öldü.

Koyun etine zehir katan Zeynep suçunu itiraf ederken şunları söyledi: “Kavmimin senden çektiğini biliyorsun. Kendi kendime, eğer bu adam bir kralsa zehirlenerek ölür, aksi halde, peygamber ise zehir ona malum olur, dedim.”

Bu açıklama üzerine Hz. Peygamber onu affetti. Bir rivayete göre Bişr’in ölümü üzerine kadın kısasa mahkûm olup öldürüldü, bir diğer rivayete göre ise Müslüman olduğu için affedildi.  Hz. Peygamber ise zehrin etkisini ömrünün sonuna kadar hissetti, hatta hayatının son anlarında Bişr’in annesine, “Senin oğlunla yediğimiz o zehirli kuzunun tesiri sonucu ölüyorum” dediği kaydediliyor. 

Hayber Yahudileri bir süre ortakçı olarak şehirde kaldılar, barış anlaşmasına uydukları sürece de dini, hukuki ve ekonomik özerkliklerden yararlanmayı sürdürdüler. Ancak Müslümanlara yönelik intikam eylemlerinden vazgeçmemeleri zamanla ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Ensar’dan birine suikast düzenleyerek öldürdüler. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında ise oğlu Abdullah b. Ömer’in ellerini sakatladılar. Bunun üzerine Ömer onların tamamını Hayber’den sürdü. Bu dağılmayla gelen askeri güçsüzlük, Fedek Yahudilerinin aman dilemesi sonucunu verecekti.

Hayber’in fethini getiren süreç, Hz. Muhammed (sav)’in gayrimüslimlere ancak Müslümanlara dönük fesat ve şiddet içeren eylemleri nedeniyle savaş açtığını gösteriyor. Maxime Rodinson, Hz. Peygamber’in Hicret’inden önce Medine’de yaşayan Yahudilerle ilgili herhangi bir önyargı ve kötü düşünceye sahip olmadığının altını şöyle çiziyor: Tam tersine O, “kendisine gönderilen Allah kelamının daha önce Sina Dağı’nda olanlara gönderilen esaslara uygun olduğunu düşünüyor, bu bakımdan onları kıdemli sayıyor, bütün öbür dinlerin esinlendiği kutsal kitaplarına saygı duyuyordu.” (2)

Bir bakıma kendi kimliğine atfettiği üstün niteliklerle diğer halklara kibirli ve insaf yoksunu efendi statüsünde yaklaşmanın, faiz ekonomisiyle muhtaçları daha da yoksullaştırmanın, “yeryüzünde büyüklenerek yürümenin” ve Müslümanlara karşı putperestlere destek sunmanın bedelini ödüyordu Hayber Yahudileri.

Rodinson ayrıca, Hz. Peygamber’in Hicret’e hazırlandığı sırada Medine’de yaşayan bu tek Tanrı inancına sahip Yahudi topluluklarına bel bağlamış olabileceğini de belirtiyor. Ancak Medine’deki Yahudi cemaatlerinin kendileri gibi tek Tanrı inancına sahip muhacirleri içtenlikle karşılayacak yerde, Müslümanların kabulünü engellemek üzere şehir halkına baskı yaptıkları görülüyor. Yahudiler Hz. Muhammed (sav)’in Medine’de kazandığı itibarın ve gün geçtikçe artan etkisinin kendi çıkarlarına aykırı olduğu kanaatiyle de O’nu gerçek bir peygamber olarak kabulden uzak duruyorlardı. Kur’ân’ın bazı ayetleriyle Tevrat’ı doğrularken bazılarıyla da tahrif ettiği inancıyla İslam’ın yayılmasından rahatsız olanlar vardı aralarında. Hz. Peygamber’i yalancı bir peygamber ve politik bir tehlike olarak görmek, Yahudi toplulukları statükosunun işine geliyordu. Bedir Savaşı’na hiçbir Yahudi gönüllü katılmamıştı. İki toplum arasında hayat tarzı ve inançlardan ileri gelen yakınlık göstergeleri giderek daralırken ilişki köprüleri de tamamen atılmış görünüyordu. Müslüman toplum beklenmedik tuzak ve hilelerden yorulunca şehir ve havalideki varlığını kabullenme konusunda kuşkulu ve tehditkâr bir tavır sergileyen Yahudilerden kendini tamamen ayırma yolunu tutmaya mecbur kalmıştı.

Bir bakıma kendi kimliğine atfettiği üstün niteliklerle diğer halklara kibirli ve insaf yoksunu efendi statüsünde yaklaşmanın, faiz ekonomisiyle muhtaçları daha da yoksullaştırmanın, “yeryüzünde büyüklenerek yürümenin” ve Müslümanlara karşı putperestlere destek sunmanın bedelini ödüyordu Hayber Yahudileri. Hz. Muhammed (sav) ise kurmakta olduğu yeni düzende işte bu tür cahiliye tesirlerinin etkili olmasına izin vermek istemiyordu.

Rivayetlerde, çarpışmalar sırasında gerçekleşen düellolardan birinin kahramanı Ez-Zübeyr’in annesi Ümmü Safiye gibi kadınlara da atıfta bulunuluyor. Bu kadınlar su ve yemek işlerine yardımcı olmak, beraberlerinde getirdikleri ilaçlarla yaralıları tedavi etmek üzere Hz. Peygamber’in izni olmaksızın savaşa katılmışlarsa da, niyetleri konusunda ikna eden açıklamaların ardından orduda kalarak hizmetlerini sürdürmüşlerdi. (İbni İshak’ın anlattığına göre savaşın bitiminde kadın grubuna da ganimetten pay verilecekti.)

İsmi Hayber’le birlikte anılan bir diğer Safiye, Hz. Peygamber’in bu sefer sırasında evlendiği Hayber liderlerinden Hayiy bin Ahtab’ın kızıdır. Safiye güzelliğiyle ünlüydü. Hayber savaşında babasını, kardeşini ve eşini yitirmiş, ganimet olarak bir ere sunulmuştu. Eline düştüğü asker onu bir savaş esiri olarak ister cariyesi kılar, isterse de satabilirdi. Birileri araya girip de durumundan haberdar ettiğinde Hz. Peygamber Safiye’yi hürriyetine kavuşturdu ve içinde bulunduğu yas halinden etkilenerek evlenme teklifiyle kendisini onurlandırdı. Bu evlilikle birlikte Hz. Peygamber’in yenik azınlığın şahsiyetini koruduğunu ve Safiye’nin akrabalarının bu bağla birlikte ömürlerinin sonuna kadar kendisine bağlı kalmasının yolunu açtığını belirtir Ali Şeriati. (3) Rivayetlere göre daha önce evli bir kadın olan Safiye, Hayber kuşatma altındayken göğsüne bir güneşin –bir başka rivayette ise ayın– indiğini görmüş, bu rüyasını kocasına anlatmıştı. Kocası ise bu rüyayı Safiye’nin Hayber’i kuşatan Müslümanların peygamberine alakasının alameti olarak yorumlayıp ona gözünün morarmasına yol açan şiddetli bir yumruk atmıştı. 

 


Atıflar:

1. Muhammed Hamidullah, Allah’ın Elçisi Hz. Muhammed, sf. 143-144,  Beyan, 2005.

2. Maxime Rodinson, “Muhammed/Yeni Bir Dünyanın ve Peygamberin Doğuşu”, sf. 192-193, Doruk; 2008.

3. Ali Şeriati, Muhammed Kimdir, sf. 152, Fecr Yayınevi, 1988.

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin