Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hicretlerle Tazelenen Şehir Medine

Her geçen gün, toprağında ağırladığı Peygamber'e olan derin hasreti daha da büyüten Medine, şimdi matemdedir. Tüm asiler ve katiller adına nedamet acısıyla tevbe eder Medine. Bu "aydınlanmış şehir"in tevbesine, o gün bugündür beldeyi ziyaret eden tüm inananlar da iştirak eder. 

Kasvetli bir akşam namazının ardından Peygamber mescidinden dağılan cemaatin ağzını bıçak açmamaktadır. Cemaat iyice azalmış; tanıdık simaların yerini güvenin kayboluşuyla yabancılaşmış yüzler almıştır. Şehrin yerli ahalisi ya göçmüş, ya kargaşadan bir nebze uzak kalmak için hacca gitmiş ya da evine kapanmıştır. Ancak Mısırlı asiler, isyana katılmış köleler ve bir devlet fikrine hâlâ alışamamış Bedevi kalabalıkların esir aldığı sokaklara sağanak sağanak öfke ve kin yağmaktadır.

Camiden çıkan buruk cemaatten sıyrılan küçük bir grup, zor alınmış bir iznin ezikliği içinde halifenin evine yönelir. Tüm şehre hükmeden ve halifenin evini etten bir duvarla ören kalabalık içinden sessiz ve ürkekçe süzülür içeriye. Hınç ve öfke, dökülen halife kanına rağmen henüz dinmemiştir zira. Ellerindeki taşları yeni gelenlerin üzerine fırlatmamak için direnenlerin tek nedeni, biraz uzaktan azgın kalabalığı izleyen Peygamber yeğeninin silüetidir.

Çok geçmeden o gün ateşe verilmiş kapısında, üç-beş adamın omuzunda, sakalı kan ile boyanmış İslâm halifesinin cansız bedeni görülür. Eşi Naile'nin gayretleriyle bu akşam vaktinde defne götürülen halifenin cenazesi, üç beş kişinin katılımıyla, Cennetü'l-Bâki'ye yol alsa da, zorbalar geçit vermez içeriye sokulmasına. Muaviye'nin Cennetü'l- Bâki içine dahil etmesine kadar, halife onun dış duvarına komşu olur. Gökteki yarımayın aydınlatamadığı geceye halel getirmeyecek bir sessizlikte kılınan cenaze namazının ardından defnedilir isimsiz bir çukura, halifenin gasilsiz ve kefensiz bedeni.

Bir rivayete göre, katlinin üzerinden ancak üç gün geçtikten sonra izin verilen bu görünmez defin merasimiyle, aslında sadece mağdur bir halifenin bedeni değil, aynı zamanda İslâm'ın bu ilk başkentinin de siyasi geleceği gömülür toprağa. Zira tabii şartlar altında hilafetini herkesin benimseyeceği Hz. Ali, zorba kalabalıkların saldığı dehşetle toplanmış biatlar yüzünden, taraf olduğu zehabı ile Hakka hizmet edemeyeceği ve Medine'yi kuşatan fitne çemberi içinde bağımsız bir iktidar kuramayacağı için Medine'yi başkentlikten azat eder ve yeni bir başlangıç yapma umuduyla Kûfe'ye yönelir.

Her geçen gün, toprağında ağırladığı Peygamber'e olan derin hasreti daha da büyüten Medine, şimdi matemdedir. Tüm asiler ve katiller adına nedamet acısıyla tevbe eder Medine. Bu "aydınlanmış şehir"in tevbesine, o gün bugündür beldeyi ziyaret eden tüm inananlar da iştirak eder. Medine'de Peygamber'e hasret tazelenirken, kana bulanmış halife için de nedamet getirilir hiç farkında olunmadan. İşlenen tüm günahlar için, tevbe etmiş bu kutlu beldede mağfiret dilenir. Medine'de hasret ve nedamet hissiyle kalkan eller semaya yükselir. Eğer her şehrin bir ruhu varsa ve her şehir bir mizaç üzere yaşıyorsa, hiç şüphe yok ki "aydınlanmış şehir"in ruhu hasret, mizacı ise nedamet ve tevbe ile şekillenmiştir.

Hz. Osman döneminde dahi aktif olduğu anlaşılan volkanik faaliyetlerin püskürttüğü keskin taşlarla bezenmiş kurak ve dağlık Hicaz bölgesinde, suyun nispeten bol olduğu topraklarda gelişmiş Medine. Su ve toprağın birlikte olduğu her coğrafya gibi burası da doğurgan bir nitelik kazanmış; tarım gelişmiş olmakla birlikte, üreten, yetiştiren ve büyüten bir ana gibi, kabul etmeye ve kucak açmaya müsait bir mizacı da pekiştirmiş bünyesinde Medine. Kucak açmış bu yüzden, bölgeye ilk yerleşen ve Tevrat'a göre Hz. İshak'ın torunlarından Amalek'in soyundan Sâmi Amâlika kabilelerine.


Gecesine ay doğan Yesrib, "Medine-i Münevvere" olurken, yerli halk da "ensar" payesi almış. Ve böylece İslâm'ın fethettiği ilk şehir, kan ya da hileyle değil, "Kur'an ile fethedilmiş."

Ardından Yahudiler gelmiş bölgeye, M.Ö. VI. yüzyılın başlarında Babil kralı Buhtunnasr'ın Kudüs'ü işgalinin ardından. Hayber, Vâdi'l-Kura, Fedek ve Yesrib karşılamış yeni yerleşimcileri. Bir rivayete göre, buralardan çıkacağı kutsal kitaplarında müjdelenen son peygamberin gelişini gözlemek için göç etmiş bölgeye Yahudiler. Ve Arap kabile geleneğini benimseyerek, Benî Kureyza, Benî Nadir ve Benî Kaynuka gibi isimler vermişler kendilerine. Ziraatın yanısıra ticaret, kuyumculuk, demircilik, dokumacılık, silah ve tarım aletleri imalatı ile uğraşarak şehrin yerleşikleri arasına girmişler. Ardından Yemen'deki meşhur Ma'rib seddinin yıkılması ile su altında kalmış arazilerinden Yesrib'in kucağına sığınan iki Kahtanlı kabile olan Evs ve Hazrec'e kapılarını açmış bölge. Yüzyılı aşkın bir süre, adı henüz Yesrib olan şehir, kitap ehli Yahudilerle bölgeye gelen söz konusu muhacirlerin iktidar çekişmesine sahne olmuş. Ta ki, Yesrib'in kucağını bir kez daha yeni bir muhacir kitlesine açmasına kadar.

Bölgeye gerçekleşen yeni göçle ve yeni inançla, şehrin de kaderi tümden değişmiş. İnsanlığa gönderilen son dinin vatanı olmuş bu belde. İhya olan, yalnızca Medine'nin kucak açtığı muhacirler değil, aynı zamanda Yahudilerce hor görülen, kendi içinde kavgalı bir toplum olan Evs ve Hazrec olmuş. Gecesine ay doğan Yesrib, "Medine-i Münevvere" olurken, yerli halk da "ensar" payesi almış. Ve böylece İslâm'ın fethettiği ilk şehir, kan ya da hileyle değil, "Kur'an ile fethedilmiş."

Hicretle, daha baştan hasret, Medine'nin çehresine ince ince işlenmiş. İşkence, eziyet, hor görme ve boykotun ardından bir kurtuluş, bir necât hasretinin kervan olup akışı olmuş hicret. Hicret, Medine'siz bir anlam taşımadığı gibi, Medine de hicretsiz duramamış; bir ana şefkati ile tüm muhacirleri bağrına basmış. Vatan Mekke'ye duyulan hasret hiç yatışmamışsa da, vefa ve minnet borcuyla yurt bilinmiş Medine. Mekke fethedilmesine rağmen, ne Peygamber, ne de ashab geri dönmüş Mekke'ye.

Peygamberin dünyadan ayrılışı, hiç şüphe yok ki, en ziyade Medine'yi etkilemiş olmalı. Peygamber'in ardından çok göz yaşı döken Medine, ne peygamberin naaşını, ne de minberini, Şam'a taşımak için direnen Emevilere geçit vermiş. Böylece Peygamber hasretinin, cisimleşerek mekân kazandığı belde olmuş Medine. İçinde Peygamber kabri bulunduran mescit olma vasfıyla tüm müminlerin hasretini dindirirken mabedinde, asırlar boyunca buraya akan milyonlarca Müslüman'ın da nedamet hissiyle sığındığı hicret kapısı olmuş Medine. Hiç dinmeyen gönül hicretiyle genişlemiş ve büyümüş şehir. Peygamber'in mirası sünnet ve hadis, başka yerde olduğundan çok daha fazla burada ilim câmiasını etkilemiş; fıkıhta "hadis okulu" olarak da bilinen "Medine Ekolü", Peygamber'e yakınlığın hasretiyle burada şekillenmiş.

Tarihi boyunca bir çok kavme kucak açan Medine, hiç bir kavmin, hiç bir milletin beldesi değildir. Fetihlerle sahabesini yeni İslâm topraklarına uğurlayan, siyaset merkezi olmaktan azad edilişiyle devlet ricalini kaybeden, Emevi ve Abbasi dönemlerinde nice seyyid ve muhalifini sürgün, hapis ve idam veren, bir çok âlimini fethedilen yeni topraklara yolcu eden, hâsılı yerlisi kalmamış olan Medine, hicret yoludur. Peygamber hasreti çeken ve nedamet duyan tüm inananlar için.  

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin