Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hz. Peygamber'e Soru Sorma ve O'ndan Bir Şey İstemede Adabı

Kur'ân-ı Kerim bize, Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerden mucizeler istendiğini, Allah Teâlâ'nın da bu peygamberler elinde bir takım mucizeler yarattığını haber vermektedir. Ancak yine Kur'ân-ı Kerim bize, mucize isteyip de mucize yaratıldıktan sonra hala iman etmemekte direnenlerin çeşitli şekillerde helak olunduklarını anlatmaktadır.

Hz. Peygamber (sa), elbette bir beşer, bir insandır ve kendisiyle gönderilen Hak Din'in insanlar tarafından kolaylıkla uygulanabilir olması için O'nun beşer bir peygamber olması da gereklidir. Ancak O, alelâde sıradan bir insan değildir. Herşeyden önce Allah'ın elçisi olması, dini kendi şahsında yaşaması, ümmetinin başında ve her yönüyle onlardan sorumlu  bir devlet başkanı olması, ümmetinin mürebbîsi olması vs. daha bir çok mümeyyiz vasfı diğer insanların, özelde de müminlerin O'nunla ilişkilerinde O'na diğer insanlardan farklı davranmalarını gerekli kılmaktadır.

İşte bu âyet-i kerime, benzeri başka âyet-i kerimelerde de olduğu üzere O'na bir şeyler sormada, O'ndan bir şeyler istemede uyulacak adabı belirlemektedir.

Ayet-i Kerimenin nüzul sebebi olarak iki rivayet bulunmaktadır. Bunlardan ilki âyet-i kerimenin, Mekke'de, ikincisi de Medine-i Münevvere'de nazil olduğunu akla getirmektedir. Birincisinde Mekke müşriklerinin, Hz. Peygamber (sa)'den, kendisine iman edebilmeleri için bir takım mucizeler getirmesini istedikleri, ikincisinde ise bazı Yahudilerin, kendisine iman edebilmeleri için Hz. Musa'nın, Tevrat'ı Allah Teâlâ'dan bir defada yazılı olarak aldığı gibi gökten kendilerine yazılı bir kitab getirmesini istedikleri ve bunun üzerine bu âyet-i kerimenin indiği rivayet edilmektedir.(2)

Sure, Medine-i Münevvere'de indiğine ve "Daha önceleri Hz. Musa'dan Yahudilerin, bir peygamberden istenmemesi gereken şeyler istemiş oldukları" ayrıntısına yer verildiğine göre ikinci rivayet âyet-i kerimenin siyakına daha uygun görünmektedir.

Ayet-i Kerimenin nüzul sebebi, ister müşriklerin kendisinden mucize istemeleri, isterse Yahudilerin kendileri için özel bir kitab ya da mektub getirilmesini istemeleri olsun, burada önemli olan bir peygamberden, bir yönüyle O'nun peygamberliğine, diğer bir yönüyle de O'na ümmet olanlara yakışmıyacak isteklerde bulunmanın ve O'nu zor durumda bırakacak; O'nu imtihan etme veya sıkıntıya sokma gayesiyle sorular sormanın âyet-i kerime ile yasaklanmış olmasıdır.

Kur'ân-ı Kerim bize, Hz. Muhammed'den önceki peygamberlerden mucizeler istendiğini, Allah Teâlâ'nın da bu peygamberler elinde bir takım mucizeler yarattığını haber vermektedir. Ancak yine Kur'ân-ı Kerim bize, mucize isteyip de mucize yaratıldıktan sonra hala iman etmemekte direnenlerin çeşitli şekillerde helak olunduklarını anlatmaktadır.

Bu peygamber, Hz. Muhammed (sav), bir rahmet peygamberi olarak bütün ins ve cinne gönderildiği içindir ki Efendimiz (sav)'in de beyanı üzere Allah Teâlâ bu ümmetten toptan helak olunmayı kaldırmış ve "Efendimiz hayatta olduğu sürece, Efendimiz içlerinde bulunduğu sürece insanlara azab etmiyeceği" vadinde bulunmuştur. Bu vad, aynı zamanda O'ndan mucize istenmemesini de gerektirmektedir ki, âyet-i kerimede yasaklanan isteme herhalde büyük ölçüde bu ve emsali istekler olmalıdır. Zaten "Daha önce Musa'dan istendiği gibi" buyrulması da Hz. Peygamber (as)'den istenilmesi yasaklanan istekleri büyük ölçüde sınırlandırmaktadır.

Kur'ân-ı Kerim bize, İsrail oğullarının Hz. Musa'dan neler istediklerini başka âyet-i kerimelerde haber vermiştir. "Ey Musa, onların ilahları olduğu gibi bize bir ilah yap."(3); "Biz bir tek yemekle yetinemeyiz. Rabbından iste; bize (daha önce Mısır'da yemekte olduğumuz) sebzeler; hıyar, sarımsak, soğan, mercimek gibi sebzeler versin..." (4); "Bize açıkça ve gözlerimizle görecek şekilde Allah'ı göster." (5) gibi âyet-i kerimeler İsrail oğullarının, bir peygamberden istenmiyecek bazı isteklerine işaret etmektedir.

Mekke müşrikleri'nin Hz. Peygamber (as)'den isteklerinin bir çoğunda Yahudi parmağı olması; Yahudilerin bu konuda Mekke müşriklerine akıl hocalığı yapmış olmaları da İsrail oğullarının bu huylarından vazgeçmemiş olduklarını ve peygamberlerden istenmiyecek şeyler istemenin onlarda adeta bir tabiat haline geldiğini göstermesi bakımından çok manidardır.

Öbür taraftan, elbette müminler, Hz. Peygamber (as)'den meşru isteklerde bulunacaklardır; O'nunla meşrû beşerî münasebetler dairesinde istekleri olacaktır ve olmuştur. Hz. Peygamber (sa) de imkanları ölçüsünde müminlerden gelen meşru hiçbir isteği hemen hemen geri çevirmemiş ve ümmeti ferdlerinin ihtiyaçlarını, isteklerini karşılamaya çalışmıştır Bir âyet-i kerimede "Savaşa katılmak için binitleri olmadığından  Sana gelerek kendilerine binit vermeni isteyip de Senin: 'Sana verecek bir binit bulamıyorum.' dediğinde gözlerinden yaşlar akarak geri dönüp gidenlere de herhangi bir vebal yoktur.." (6) buyrulması da buna işaret etmektedir.

Bunlar, âyet-i kerimedeki "sual" fiilini "istemek" olarak anlamamız halinde akla gelenlerdir. Ama eğer fiili "Soru sormak" anlamında alırsak bu takdirde Hz. Peygamber (as)'e soru sormanın yasaklandığını düşünmek durumundayız. Bu da  ümmetin, Hz. Peygamber (as)'den özellikle dinleri ile ilgili bilgi isteme yollarını  kapatmış olmayacak mıdır?

Cibrîl'in, bir bedevî kıyafeti içinde gelip Hz. Peygamber (as)'e "iman, İslam ve ihsan"ı sorması ve Efendimiz (as)'den cevabı alıp gitmesinden sonra O'nun: "Gelen Cibrîl idi ve size dininizi öğretmek üzere geldi." buyurması, Peygamber Efendimiz (as)'e O'ndan bilgi almak üzere soru sormanın cevazını ve hatta gerekliliğini belirtmektedir.

Bu duruma "Ey müminler, O Peygamber'e, cevabını duyduğunuzda hoşlanmıyacağınız şeyleri sormayın!" (7) âyet-i kerimesi bir manada açıklık getirmektedir. Demek ki yasaklanan, Efendimiz (as)'e, bilmediği herhangi bir şeyi öğrenmek üzere uygun zaman ve zeminde, usule ve edebe riayetle soru sormak değildir. Zira meşhur Cibrîl hadisi bu konuda güzel bir örnek vermektedir. Cibrîl'in, bir bedevî kıyafeti içinde gelip Hz. Peygamber (as)'e "iman, İslam ve ihsan"ı sorması ve Efendimiz (as)'den cevabı alıp gitmesinden sonra O'nun: "Gelen Cibrîl idi ve size dininizi öğretmek üzere geldi." buyurması, Peygamber Efendimiz (as)'e O'ndan bilgi almak üzere soru sormanın cevazını ve hatta gerekliliğini belirtmektedir. Ancak bazı hassas konular vardır ki sorulur ve cevap almakta da ısrar edilirse belki "haram olmıyan bir şeyin haram kılınması" kabilinden hoşlanılmayacak neticeler de ortaya çıkabilir. Bu yüzden Allah Teâlâ "O peygamber size ne vermişse onu alın; size neyi yasaklamışsa onu da yapmayın." (8) buyurarak haramlığı, helalliği belli olmıyan şeylerin O'na sorulmasını bir anlamda yasaklamış bulunmaktadır. Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde "Helal bellidir, haram da bellidir. İkisi arasında şüpheli şeyler vardır ki şüpheli şeyleri işleyenler harama düşmüş olurlar." (9) buyurarak şüpheli şeylerden sakınılmasını; "Sizden öncekiler (peygamberlerine) çok soru sormaları ve ihtilafları (peygamberlerine muhalefet etmeleri) yüzünden helak olundular." (10) "Çok soru sormaktan ve kîl ü kâlden  (dedikodu) sakının." (11) buyurarak ashabına -onların şahsında ümmetine- olur olmaz şeylerin kendisine sorulmamasını tavsıye etmiştir.

Ancak şurası da bir vakıadır ki insanların zihinlerine, gerek din, gerekse dünya işleri ile ilgili sayısız soru takılmakta ve insanlar bu sorularına cevap aramaktalar. Hz. Peygamber (as) hayatta olduğu sürece gerçek bilgiyi elbette Müslümanlar O'nda arıyacaklardı ve öyle de yapıyorlardı. Şüpheye düştükleri, künhüne vakıf olmadıkları konuları öncelikle Hz. Peygamber (as)'e sorarak bilgi susuzluklarını gidermeye çalışıyorlardı. Biz biliyoruz ki "Yes'elûneke...=Sana soruyorlar..." ile başlıyan âyet-i kerimeler hep, Efendimiz (as)'e gerek müminler ve gerekse gayr-ı müslimler tarafından sorulan sorulara cevap olarak nazil olmuşlardır. Müfessirler, müminler tarafından sorulan sorulara cevap olarak gelen âyet ve düzenlemelerin sayısını sadece 12 olarak vermekteler ki, sayının bu kadar az olması ashab-ı kiramın, bilmedikleri veya merak ettikleri herhangi bir konuyu Hz. Peygamber (as)'e sormakta acele etmediklerini ve düzenlemenin, vakti geldiğinde kendiliğinden gelmesini tercih ederek sabırla beklediklerini göstermesi açısından manidardır. Aslında nebevî terbiyeye nail olan ashabdan ve onların yolunda olanlardan beklenen doğru tavır da budur.

Gayr-ı müslimler ve kötü niyetliler tarafından Efendimiz (as)'e sorulan sorulara gelince; bunlar tabîî olarak Hz. Peygamber (as)'i zor duruma düşürmek, insanların O'na güvenlerini sarsmak ve O'na, bilemiyeceği şeyleri sorarak cevaptan aciz kalmasını beklemek maksadına yönelik sorulardır ki âyet-i kerimenin "Her kim küfrü imanla değiştirirse hiç kuşkusuz yolun en kötüsüne saparak dalâlete düşmüş olur." şeklinde bir tehditle sona erdirilişi, gayr-ı müslimlerin bu kabilden sorularının mü'minler tarafından sorulmasının müminlerin imanını tehlikeye sokacağına işarettir. Hz. Peygamber (as)'i zor duruma düşürmeye çalışmak, O'nu cevaptan aciz kılmayı istemek küfür değil de nedir?

Kur'ân-ı Kerim'i, onda eksikler aramak, onun getirdiği nizamı tenkid etmek, onda olmıyan tenakuzlar aramak üzere okuyanlar; Hz. Peygamber (as)'in hadislerini onlarda bir takım çağdışı (!) şeyler aramak üzere veya tenkid etmek üzere okuyanlar da aynen Hz. Peygamber (as)'e sorulmaması gereken şeyleri soranların yaptıklarını yapmaktadırlar.

Aynı şeyi Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şerifleri okumada görmek ve âyet-i kerimeyi buna uygulamak da âyet-i kerimeyi günümüze getirmek olur. Şöyle ki:

Kur'ân-ı Kerim'i, onda eksikler aramak, onun getirdiği nizamı tenkid etmek, onda olmıyan tenakuzlar aramak üzere okuyanlar; Hz. Peygamber (as)'in hadislerini onlarda bir takım çağdışı (!) şeyler aramak üzere veya tenkid etmek üzere okuyanlar da aynen Hz. Peygamber (as)'e sorulmaması gereken şeyleri soranların yaptıklarını yapmaktadırlar. Bunları okumaktan maksat eğer bilgi edinmek, gerçek bilgiye ulaşmak ve bilmediklerini öğrenmek olursa, elbette bu, övülecek bir davranış olur. Gerek Kur'ân-ı Kerim'in ve gerekse Hz. Peygamber (as)'in teşvik ettiği güzel haslet budur. Ama -özellikle müsteşriklerin bir çoğunun yaptığı gibi- eksik, kusur aramak ve bu yolla Kur'ân'a, İslam'a ve onun peygamberine hücum etmek gayesiyle Kur'ân ve sünnet okuyan, inceleyen ve araştıranlar, Hz. Peygamber (as)'i zor duruma sokmak üzere O'na olmıyacak sorular soran Yahudilerin ve müşriklerin yaptığını yapmış olurlar.

Zaten Kur'ân-ı Kerim'de, asr-ı sasdette böyle davrananların isimlerinin verilmeyip "Yahudiler, Ehl-i Kitab, ya da müşrik ve kafir tanımı ile verilmesi, onların benzerlerinin her devirde, her zaman ve zeminde olacağını da bir anlamda haber vermektedir.

Öte yandan "Alimler, peygamberlerin varisleri." (12) olduğu için bugün de herhangi bir alime bilgi edinmek, bilmediği bir şeyi öğrenmek için değil de onu imtihan etmek, cevap veremiyeceğini tahmin ettiği bir soru ile onu insanların gözünden düşürmek ve sıkıntıya sokmak için soru soranlar da bu âyet-i kerimenin hükmü ve tehdidi altına girmiş olurlar.

Son olarak Hz. Peygamber'le özel olarak konuşma ve O'na başkalarının olmadığı bir yerde özel bir şeyler sorma adabının Mücadile Suresi 12 ve 13 âyetleri ile düzenlendiğini de hatırlatalım. İnşaallah sırası geldiğinde o âyet-i kerimelerin tefsirinde geniş bilgi verilecektir.

Yine de en doğrusunu elbette Allah bilir.


1) Bakara Sûresi, âyet: 108

2) Bu rivayetler için bak. Bedreddin Çetiner, Fatiha`dan Nâs`a Esbâb-ı Nüzûl, İstanbul 2006, I, 39-41

3) Araf Suresi, 138

4) Bakara Suresi, 61

5) Nisa Suresi, 153

6) Tevbe Suresi, 92

7) Maide Suresi, 101

8) Haşr Suresi, 7

9) Buharî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 107, 108

10) Buharî, İtisâm, 2

11) Buhârî Rikak, 22; İ`tisâm, 3; Zekât, 52

12) Buharî, İlim, 10

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.