Hz. Muhammed
Sosyal Hayatı
 

Hz. Peygamber'in Gayr-i Müslimlere Yönelik Tavır ve Tutumu

Hz. Peygamber, dini insanlara tebliğ ederken hiçbir zaman zorlayıcı olmamıştır. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256) ilkesi çerçevesinde hiçbir zaman insanları tebliğ ettiği mesajları kabul etme konusunda zorlamamış; bu konuda şiddete başvurmamıştır. İnsanlara inanç konusunda şiddeti önerenlere ya da bunu tasvip edenlere itibar etmemiş; onlara kapıyı her zaman kapatmıştır.

Hicaz’da Dinî Gelenek

Kuzeyinden güneyine doğusundan batısına Hicaz Yarımadası, tarih boyu kendisini çevreleyen farklı kültürel unsurlarla ve dinsel geleneklerle iletişim içerisinde olmuştur. Kuzeyinde yer alan ve “altın hilal” olarak adlandırılan Filistin-Ürdün’den Mezopotamya’ya kadar uzanan bölge, çeşitli putperest kültürlerden muvahhit akımlara kadar birçok geleneği bağrında barındırmıştır. Yıldız ve gezegen tapıcılığına dayalı Asur-Babil paganizmi, putperest Yunan kültürü, Mecusilik, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm bu bölgede var olmuşlardır. Bundan başka sır dinleri olarak bilinen ve inanç ve ibadet anlayışlarında ezoterizm ve gizemciliğe yer veren onlarca akım da yine bu bölgede varlığını sürdürmüştür. Yine bu bölge onlarca peygamberin insanlara Allah’ın mutlak birliğine dayalı tevhid inancını tebliğ ettiği bir yöre olarak da tarihe geçmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Zekeriya ve Hz. İsa gibi peygamberler insanlara yalnız Allah’ı ilah ya da üstün güç olarak kabul etmeye, O’na hiçbir şeyi/kimseyi ortak koşmamaya ve yalnızca Allah’a ibadet etmeye davet etmişler; şirke, putperestliğe, zulme, ahlaksızlığa ve fitneye karşı mücadele etmişlerdir. Benzer durum Hicaz bölgesinin kuzeybatısında yer alan Mısır, batısında yer alan Habeşistan, güneyinde yer alan Yemen ve doğusunda yer alan Hint okyanusu sahilleri bölgeleri için de geçerlidir. Bütün bu yörelerde de tarih boyu insanlık açısından önemli birçok kültürel ve dinsel gelenek var olmuştur.

Bu bölgelerin âdeta tam ortasında yer alan Hicaz, tarih boyu etrafında var olan farklı siyasal ve dinsel geleneklerin etkisine maruz kalmıştır. Kuzeyinde yer alan Bizans ve Bizans tarafından temsil edilen Hıristiyanlık ile kuzeydoğuda egemen olan Sasaniler ve onlar tarafından temsil olunan Mecusilik önemli gelenekler olarak sayılabilir. Bunlara yörenin çeşitli yerleşim birimlerinde komünal topluluklar halinde yaşayan Yahudileri de eklemek gerekir. Bununla birlikte Hicaz’ın hemen kuzeyinde yaşamış olan Nebati krallığının din de dahil kültürel geleneğinin Hicaz bölgesi Arapları üzerinde oldukça etkili olduğu bilinmektedir.

Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemde Hicaz bölgesi halkı genelde çoktanrıcı inanç sistemleriyle tanınan müşrik Araplardan oluşmaktaydı. Onlar, yörede yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlarca, kitab geleneğine sahip olmayanlar anlamına “ümmiler” diye adlandırılmaktaydılar. Müşrik Araplarca Yahudiler ve Hıristiyanlara verilen isim ise “Kitab Ehli” idi. Bu isim, daha ziyade Yahudilerin kendilerini müşrik Araplardan ayırt etmek amacıyla yazılı bir vahiy geleneğine sahip oldukları iddiasıyla yakından ilişkiliydi. Yahudiler yörede genelde Yesrib, Hayber gibi şehirlerde yaşamaktaydılar. Mekke gibi yörenin önemli şehirlerinde bazı Hıristiyanlar bulunmakla birlikte Hıristiyanlık daha ziyade Hicaz’ın kuzeyinde ve güneyinde yaygın durumdaydı. Bunlardan başka o dönemde sonraki kaynaklarda Hanifler olarak da adlandırılan bazı kişilerin varlığı da bilinmektedir. Bu kişiler, geleneksel Arap çoktanrıcılığından uzak durmaları ile dikkati çekmektedirler. Hz. Peygamber’in bu kişilerle risaleti öncesi dönemde zaman zaman ilişkisi olduğu bilinmekle birlikte bu ilişkinin çok yakın bir ilişki olduğunu söylemek zordur. Arap müşriklerinin kendileriyle inanç açısından farklı olan bu kişilere karşı fazla bir tepki göstermemiş olmaları, örneğin daha sonra Hz. Muhammed (sav)’e karşı gösterdikleri şiddete dayalı muhalefeti bunlara karşı göstermemeleri ilginçtir. Bunun en önemli nedeni muhtemelen bu şahıslarca temsil olunan hareketin Mekke’deki sosyal ve siyasal yapıyı tehdit eden bir boyutta olduğunun düşünülmemesidir.

Bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Peygamber o ölen bir Müslüman değildi” denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır.

Hz. Peygamber’in Gayr-i Müslimlerle İlişkilerinde Temel İlkeler

a) Ahlak

 

Hz. Peygamber’in gerek Mekke’de gerekse Medine’de gayr-i müslimlere yönelik tavır ve tutumları açısından dikkati çeken en temel özelliklerden birisi, insanlarla ilişkilerinde üstün ahlaki özelliklerinden hiçbir zaman taviz vermemesidir. Kur’ân’ın da belirttiği gibi o, her zaman “en güzel bir ahlak” üzere olmuş; insanlara bunun en güzel örneğini sergilemiştir. “Güvenilir Muhammed” (Muhammedu’l-Emin) olmak, inansın ya da inanmasın bütün insanlara karşı verdiği en temel imajlardan birisidir. Gayr-i müslimler arasında O'na şiddetli muhalefet edenler O'nu geleneksel öğretileri reddetmekle, alışageldikleri geleneksel din ve toplum anlayışını yıkmakla, atalarının dinini değiştirmekle suçlasalar da hiçbir zaman O'nu yalancılıkla, sözüne ve tavırlarına güvenilmezlikle suçlamamışlardır. Nitekim risaletin ilk dönemlerinde bir gün Safa tepesine çıkarak bütün Mekkelilere açıktan İslamiyet’i tebliğ etmeye karar verdi ve orada toplananlara şunları söyledi: “Ey Kureyşliler, size şu dağın arkasında bir düşman birliği var desem inanır mısınız?” “Evet, Senin yalan söylediğini hiç görmedik.” cevabını alınca konuşmasına şöyle devam etti: “Öyleyse Ben büyük bir azaba uğrayacağınızı size haber veriyorum. Allah Bana en yakın akrabamı uyarmamı emretti. Allah’tan başka ilah yoktur demediğiniz sürece size ne bu dünyada ne de ahirette bir faydam dokunur.” (Belazurî, I. 120.) Güvenilir olması yanında, adaleti savunması, zayıf ve güçsüzlerin yanında yer alması, akraba ilişkilerine önem vermesi, anne ve baba hakkını vurgulaması ve benzeri özellikleri, O’nun, içinde yaşadığı toplumda her zaman ayrı bir yere sahip olduğunun göstergesi olarak tarihe geçmiştir. Hz. Peygamber, gayr-i müslimlere yönelik tavırları konusunda Müslümanları da bu olumlu nitelikleri haiz olma konusunda sürekli uyarmıştır.  Örneğin Ehl-i Kitab'ın yoğun şekilde yaşadığı Yemen’e yönetici olarak gönderdiği Hz. Muaz (ra)’a “mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur” uyarısında bulunmuştur (Buharî, Zekat 41, 63, Meğazî 60).

b) Sabır

 

Hz. Peygamber gayr-i müslimlere İslam’ı tebliğ ederken bitmek tükenmek bilmeyen bir sabır içerisinde olmuştur. İnsanlarla bıkıp usanmadan tekrar tekrar konuşmuş, onlara dinin özü olan tevhid akidesini anlatmıştır. Boş polemiklerden ve cedelleşmelerden uzak şekilde samimi bir ilişki içerisinde olmuştur. Yine Kur’ân’ın altını çizdiği gibi insanlara hep iyi davranmış, iyi sözlü olmuş, kaba ve agresif tutum ve tavırlardan kaçınmıştır. Nitekim tebliğ amaçlı olarak aralarında bulunduğu bazı toplulukların kendisine yönelik kaba tavırları karşısında bile öfkesini dizginlemiş ve onlar için yalnızca Allah’tan hidayet dilemiştir. Örneğin Mekke’de artan baskılar karşısında kendisine İslam mesajını tebliğ etmede daha özgür bir ortam arama çerçevesinde Zeyd b. Harise ile birlikte gittiği Taif’te, kendisine Taif ileri gelenleri kaba davranmışlar ve ayak takımını kışkırtarak O'nun taşlanmasına ve şehir dışına çıkarılmasına neden olmuşlardır. Oldukça acı bir tecrübe olan bu olayda Hz. Muhammed (sav) Taiflilerin hidayete kavuşması için dua etmiştir. O'nun bu müjdeleyici, bağışlayıcı ve şefkat dolu tutumu sayesinde başlangıçta çeşitli karşı itirazlar ve baskılar olmuşsa da insanlar O'nun tebliğ ettiği mesajı dinlemekten, düşünmekten ve bu mesaja olumlu cevap vermekten imtina etmemişlerdir.

c) Yapıcılık

 

Hz. Peygamber, dini insanlara tebliğ ederken hiçbir zaman zorlayıcı olmamıştır. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara 256) ilkesi çerçevesinde hiçbir zaman insanları tebliğ ettiği mesajları kabul etme konusunda zorlamamış; bu konuda şiddete başvurmamıştır. İnsanlara inanç konusunda şiddeti önerenlere ya da bunu tasvip edenlere itibar etmemiş; onlara kapıyı her zaman kapatmıştır.

Hz. Peygamber inansın ya da inanmasın insanlarla insani ilişkiler bağlamında hep yapıcı olmuştur. Özellikle Medine döneminde bir arada yaşadığı Yahudiler ve Arap müşriklerle, onlar Müslümanlara düşmanlık yapmadıkça ve arada bulunan antlaşmalara ihanet etmedikçe olumlu ilişkiler geliştirmiştir. Onların bazı olumlu niteliklerinden yararlanmakta bir beis görmemiştir. Örneğin Medine döneminin başlarında Medine’deki farklı gruplar arasında imzalanan ve Medine Vesikası adıyla meşhur olan sözleşme metnine göre Müslümanlarla gayr-i müslimler şehirde barış içerisinde bir arada yaşama imkanı elde etmişlerdir. Ortak sorumluluklar yüklenen farklı gruplar bir toplum oluşturmuşlar ve antlaşma maddeleri ihlal edilmediği sürece bu durum devam etmiştir. Savaş nedeniyle Müslümanlara esir düşen Arap putperestlerinden bile bazı konularda yararlanmıştır. Örneğin Bedir savaşı sonrası Müslümanlara esir düşen bazı putperestlerin okuma yazma bilgilerinden yararlanılmış ve belirli bir sayıda Müslümana okuma yazma öğreten esirlerin serbest bırakılması sağlanmıştır.

d) Temel Hak ve Özgürlüklere Saygı

 

Hz. Peygamber, hitap ettiği insanların inanç, düşünce ve yaşam biçimindeki farklılıklarından çok insan olmaları özelliklerini öncelikle dikkate almıştır. Bir başka ifadeyle etrafındakilere insan oldukları ve herkes gibi bir can taşıdıkları gerçeğinden hareketle davranmıştır. Bu konuda Müslüman olsun olmasın insanlar arasında bir ayrım da yapmamıştır. Örneğin bir defasında Medine’de Müslümanlarla birlikte otururken önlerinden geçen bir cenaze önünde ayağa kalkmıştır. Onun bu tutumu karşısında “Ey Peygamber o ölen bir Müslüman değildi” denilmesi üzere “o da bir can taşımıyor muydu?” diyerek insanlar arasındaki en temel asgari müşterek olan insan olma niteliğinin önemini vurgulamıştır.

Müslümanlarla bir arada yaşayan gayr-i müslimlerin can, mal, ırz ve din özgürlüklerini garanti altına almış; bunlara büyük önem vermiştir. Esasen bu, dinin koruması gereken temel değerler olarak İslam’ın önem verdiği bir durumdur. Zira temel yaşam hakkına tekabül eden canın korunması, inanç özgürlüğüne tekabül eden dinin korunması, düşünce özgürlüğüne karşılık gelen aklın korunması, mal-mülk ve sermaye edinme özgürlüğüne karşılık olan malın korunması ile aile kurma ve çocuk sahibi olma özgürlüğüne tekabül eden neslin korunması İslam’a göre insana yönelik temel kutsal alanları oluşturmaktadır. Bunlar yalnızca Müslümanlar için değil bütün insanlar için geçerli olan haklardır. İşte Allah Rasûlü de içerisinde yaşadığı toplumda Müslüman olsun olmasın insanların bu temel haklarının korunmasına riayet etmiştir. Müslümanların antlaşmalısı olarak İslam toplumunda yaşayan gayr-i müslimlerle (zımmilere) ilişkilere yönelik “bir zımmiye eziyet eden Allah Rasûlü’ne eziyet etmiş olur. Allah Rasûlü’ne eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur.” diyerek onlara karşı takınılacak tavrın nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.

e) Hak ve Hakikate Çağrı


Hz. Peygamber kendisiyle konuşmak, görüşmek ve hatta tartışmak isteyen kimselerden yüz çevirmemiş; O'nun bu tutumu birçok kişinin Müslüman olmasına sebep olmuştur.

Hz. Peygamber’in temel görevlerinden en önemlisi Allah’ın kitabını insanlara iletmek, insanları uyarmak ve onları hak ve hakikate çağırmaktır. Bu bağlamda O, herkese yönelik bir uyarıcı ve hatırlatıcı olmuştur. Zaman zaman kendisiyle tartışan, münakaşa yapan ve hatta mücadele eden insanlar olmuştur. Ancak O, sabır ve sebat üzere olan ilkeli tavrını her zaman muhafaza etmiştir. Necran Hıristiyanları örneğinde olduğu gibi bazı gayr-i müslim gruplar O'nun yanına tartışmaya hatta peygamberliğini test etmeye gelmişlerdir. Onlarla günlerce tartışmış, onlara İslam’ı anlatmıştır. Onların şiddetli karşı çıkışlarına ve meydan okumalarına karşı Hz. Peygamber şiddete sarılmamış; yine hak ve hakikate olan bağlılığı ve güveniyle onlara karşılık vermiştir. Örneğin Necranlıların meydan okumaları karşısında Kur’ân’da da ifade edildiği gibi onları karşılıklı mülaaneye (lanetleşme) davet etmiştir. Yine O, kendisine ve Müslümanlara misafir olan  gayr-i müslimler ibadet edecekleri bir mekan talep ettiklerinde İslam’ın en kutsal mekanlarından birisi olan Mescid-i Nebi’yi onlara ibadet amaçlı olarak tahsis etmekten de kaçınmamıştır.

Hz. Peygamber kendisiyle konuşmak, görüşmek ve hatta tartışmak isteyen kimselerden yüz çevirmemiş; O'nun bu tutumu birçok kişinin Müslüman olmasına sebep olmuştur. Örneğin bir anlatıya göre bir Yahudi kendisi gibi Yahudi olan arkadaşına, “gel şu Peygamber'e gidelim”, demiş, ikisi birlikte Rasûlullah’a gelmişler ve Müslümanlarla Yahudiler arasında ortak olan dokuz kesin âyeti/hususu sormuşlardır. Peygamberimiz’in bunları cevaplaması üzerine sonra O’nun elini ve ayağını öperek, Müslüman olmuşlardır (Tirmizî, İstizan 33).

f) Adaletle Hükmetme

 

Hz. Peygamber insanlar arasında her zaman tarafsız bir hakem ve adaletle davranan ve orta yolu savunan bir önder olmuştur. O'nun hakemliği yalnızca Müslümanlar tarafından değil, gayr-i müslimler tarafından da önemsenmiştir. Bu nedenle olsa gerek, Medine döneminde gayr-i müslimler zaman zaman gerek Müslümanlarla aralarında yaşadıkları sorunlar konusunda gerekse kendi aralarındaki problemler konusunda O'nu hakem tutmuşlardır. Yahudiler arasında yaşanan bazı hukuki sorunlar karşısında Hz. Peygamber onların kendi hukuklarına göre aralarında hükmetmiştir. Hz. Peygamber’in adaletten ayrılmayan bu özelliği ve insanlar arasında güven odağı olan karakteri henüz Peygamber olmadan önce de bilinmektedir. Örneğin henüz bir gençken Mekke’de Kureyşliler arasında Haceru’l-Esved’in Kâbe’ye yerleştirilmesini kimin yapacağı konusunda ortaya çıkan ve oldukça tehlikeli bir şekilde gelişen sorunu onun hakemliği çözmüştür.

Hz. Peygamber gündelik yaşamda gayr-i müslimlerle sosyo-ekonomik ilişkilerini sürdürmüş; onlarla zaman zaman borç alış verişi içerisinde olmuştur. O'nun bir gayr-i müslimden aldığı borca karşılık zırhını rehin olarak bıraktığına dair rivayet oldukça dikkat çekicidir. Hz. Aişe’nin bildirdiğine göre Rasûlullah, zırhı otuz ölçek arpa karşılığı bir Yahudi’nin yanında rehin bulunmakta iken vefat etmiştir (Buharî, Cihad 89, Megazî 86; Müslim, Müsakat 124–126). Ayrıca gayr-i müslimlerle kurmaya çalıştığı iyi ilişkiler bağlamında onların davetlerine icabet etmiş ve onları dinlemiştir. Hatta bu nedenle bir seferinde kendisini yemeğe davet eden bir Yahudi’nin suikastına maruz kalmıştır.

g) Kültürel Farklılıkları Gözetme

İnsani ilişkiler açısından gayr-i müslimlerle bir arada onların temel hak ve hukuklarını gözeterek yaşama yanında, Hz. Peygamber kültür ve gelenek açısından onlardan farklı olmaya da hep özen göstermiştir. Giyim kuşamdan saç-sakal şekline ve âdetlere kadar her alanda Müslümanların gayr-i müslimlere benzememeye özen göstermelerine dikkat çekmiştir. Birçok sözünde bununla ilgili olarak Müslümanlara uyarılarda bulunmuştur. Örneğin "Yahudi ve Hıristiyanlar saçlarını hiç boyamazlar. Siz onlar gibi yapmayın." (Buharî, Enbiya 50, Libas 67) demiştir. Yine O, namaza nasıl çağrılacağı konusunda önerilen boru öttürme ve çan çalma tekliflerini Yahudilere ve Hıristiyanlara benzeşileceği gerekçesiyle hoş karşılamamıştır.

Gayr-i müslimlere yönelik tavırlarında hiçbir zaman herkesi aynı kefeye koyan toptancı bir tavır takınmamış, insanlar arasındaki farklılıklara dikkat etmiştir. O'nun Mekke döneminde Müşriklerin baskılarından bunalan bir kısım Müslümanı Habeşistan’da adaletiyle tanınan Hıristiyan hükümdarın ülkesine göndermesi ve “… Orası hakikaten bir doğruluk yurdudur. Allah sizi içinizde bulunduğunuz durumdan kurtarıncaya kadar orada kalın.” demesi dikkat çekicidir. Diğer taraftan gayr-i müslimlerden gerek Müşriklerin gerekse Ehl-i Kitab'ın zaman zaman Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı şiddet politikaları izledikleri, nefret ve düşmanlık gösterdikleri ya da kıskançlık ve hasetle davrandıkları bilinmektedir. Gayr-i müslimlerin, özellikle de Ehl-i Kitab'ı oluşturan Yahudilerle Hıristiyanların Müslümanlara yönelik tutum ve tavırlarını Kur’ân çok çarpıcı şekilde ele alır. Hz. Peygamber’in ve Müslümanların onlara yönelik takınmaları gereken tavır konusunda Mekke'de nazil olan âyetlerde (örneğin Ankebut 46-47) Ehl-i Kitab'a karşı nazik olunması ve onlarla diyalogda bazı ortak noktaların vurgulanması istenir.(1) Peygamber'e indirilen kitaba (vahye), Arap politeistlerden bir kısmının yanı sıra Ehl-i Kitab'ın da inandıkları vurgulanır. Yine bu döneme ilişkin bazı ifadelerde (Nahl 43, Enbiya 7), önceden kendisine vahyedilen kimseler (erkekler) hususundaki herhangi bir şüpheyi izale konusunda Ehl-i Kitab'a (Ehl-i Zikr) müracaat edilmesi istenir. Mekke dönemine ait bütün bu ifadeler dikkate alındığında, Mekke döneminde vahiy geleneğine sahip olan Ehl-i Kitab'ın Hz. Muhammed (sav)'e indirilen kitabı kabul edeceklerine dair güçlü bir beklentinin olduğu ortadadır.

Kur'ân, öteden beri Ehl-i Kitab'ın aşırılıklar ve aralarındaki kıskançlık nedeniyle gerçek konusunda kendi aralarında ayrılığa düştüklerinden bahseder ve bunun üzerine Allah'ın inananları, onların ayrılığa düştükleri gerçeğe ilettiğini belirtir.

Mekke döneminde söz konusu olan bu beklenti, Müslümanların Medine'ye hicretleri sonrası da bir müddet sürer. Nitekim Hz. Muhammed (sav)'in, Hicret sonrası Medine'de yaptığı ilk faaliyetlerden birisi olan ve Medine'de yaşayan farklı grupların bir arada birbirlerinin varlığına ve inancına saygı göstererek yaşamlarını sürdürmelerini garanti altına alan Medine Antlaşması (Medine Vesikası), Medine'de yaşayan Yahudileri ve onlarla antlaşmalı olanları da kapsar.(2) Bu antlaşmanın 16. maddesinde, antlaşma yoluyla Müslümanlara tabi olan Yahudilerin, "zulme uğramaksızın ve düşmanlarına yardım edilmeksizin" yaşamlarını sürdürecekleri garanti altına alınır. Antlaşmanın 18, 24, 37 ve 45. maddelerinde antlaşmaya taraf olanların ortak savunma ve ortak harcama konusundaki yükümlülükleri belirtilir; 23, 36 ve 42. maddelerde ise antlaşma metni konusunda yetkili merciinin ve her türlü ihtilafta başvuru makamının Hz. Muhammed (sav) olduğu vurgulanır. Ancak yapılan bu antlaşma fazla uzun ömürlü olmaz ve antlaşmaya taraf olan Yahudi kabileleri teker teker antlaşmayı ihlal etmeği yeğlerler.(3)

Mekke'de Müslümanlara karşı Arap politeistlerce temsil edilen güçlü muhalefet, böylelikle Medine'de Ehl-i Kitab'dan Yahudileri de kapsamına alır ve Yahudilerin büyük çoğunluğu Hz. Muhammed (sav)'in tebliğ ettiği vahyi kabule yanaşmadıkları gibi, her fırsatta Arap politeistleriyle işbirliği yapmaktan ve Müslümanlara karşı planlar hazırlamaktan kaçınmazlar.

Kur'ân, öteden beri Ehl-i Kitab'ın aşırılıklar ve aralarındaki kıskançlık nedeniyle gerçek konusunda kendi aralarında ayrılığa düştüklerinden bahseder ve bunun üzerine Allah'ın inananları, onların ayrılığa düştükleri gerçeğe ilettiğini belirtir (Bakara 213, Al-i İmran 19). Yine Kur'ân, Hz. Muhammed (sav)'in gizledikleri şeyleri (hakkı) açıklamak üzere kendilerine geldiğini, onlara Allah'tan bir nur ve açık bir kitap getirdiğini vurgular ve onları aralarında hükmetmesi için Allah'ın kitabına çağırır (Al-i İmran 23, Maide 15, 18). Ehl-i Kitab'ı, "yalnız Allah'a ibadet etme, O'na hiçbir şeyi ortak koşmama ve ondan başka ilahlar edinmeme" şeklindeki ortak bir doktrini (Tevhidi) kabul etmeye davet eder (Al-i İmran 64). Ancak Ehl-i Kitab, bu çağrıya genellikle olumsuz cevap verir; temelde kıskançlık ve çekememezlik nedeniyle İslam’a karşı çıkar ve Müslümanları ayartmaya çalışır (Bakara 105, 109, Maide 59). Kur'ân, aslında onların Kur'ân'ın gerçekten Allah katından indirildiğini bildiklerini (Enam 114) ve onu oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını (Enam 20); ama buna rağmen gerçeği bile bile gizlediklerini (Bakara 146) ifade eder. Bununla da kalmayan Ehl-i Kitab mensupları (Yahudiler ve Hıristiyanlar), kendilerinin "Allah'ın oğulları ve sevgilileri" olduklarını (Maide 18), dolayısıyla yalnızca kendilerinin (Yahudi ve Hıristiyan olanların) cennete girebileceklerini (Bakara 111), bu durumda hidayete ulaşabilmek için Yahudi ya da Hıristiyan olmanın gerektiğini (Bakara 135) ileri sürerler. Hatta bu konuda kendi aralarında da öteden beri var olan bir tartışmayı yürüterek, Yahudiler, Hıristiyanların hiçbir temel üzerinde olmadıklarını, Hıristiyanlar ise Yahudilerin hiçbir temel üzerinde olmadıklarını (Bakara 113) belirtirler. Yine onlar, her birisi İbrahim'in kendilerinden olduğunu iddia ederek, aralarında İbrahim hakkında da tartışırlar (Al-i İmran 65-66). Kur’ân onların bu iddiaları karşısında Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni (Kur'ân'ı) uygulamadıkça onların hiçbir geçerli temel, hiçbir esas üzerinde olmadıklarını (Maide 68) belirtir.

Gayr-i müslimlerden bazıları Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı olan bu tutumları nedeniyle Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara karşı hemen her fırsatta çeşitli argümanlar geliştirmekten hatta bazı kelime oyunları yaparak onlara hakaret etmekten geri durmamışlardır. Örneğin Müslümanlarla karşılaştıklarında bazen kelimeleri ağızlarında geveleyerek selamun aleyküm (size selam/esenlik olsun) yerine samun aleyküm (size ateş/azap olsun) demişlerdir. Buna karşılık Hz. Peygamber Müslümanlara onlarla karşılaştıklarında “ve aleyküm” demelerini tavsiye etmiştir (Bkn. Buharî, Selam 7, İstizan 22, Mürteddîn 4).

Doğal olarak zaman zaman Müslümanlarla gayr-i müslimler arasında bazı çatışmalar çıkmıştır. Bu çatışmaların kavgaya ve savaşa dönüştüğü durumlarda bile her zaman masumların korunmasına riayet edilmesini istemiş, örneğin savaşa karışmayanların, yaşlıların, kadınların, çocukların, evlerine ve mabetlerine kapanmış olanların zarar görmemesini sağlamıştır.


1) Ehl-i Kitab`la -haksızlık edenleri dışında- en güzel tarzda tartışın ve deyin ki: ¨Bize indirilene de size indirilene de inandık. İlahımız ve ilahınız birdir; biz de O'na teslim olanlarız.¨ Ankebut 46.

2) Bu antlaşma metninin özellikle 16 ve 24 - 47. maddeleri Yahudilerle ilgilidir. Bkn. Hamidullah, İslam Peygamberi, c.1, s. 224-228.

3) Bkz. Hamidullah, İslam Peygamberi, c.1, s. 620-629.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.