Hz. Muhammed
Sünnet ve Hadis
 

Hz. Peygamber'in Hanım Danışmanları


Üç Olay Özelinde Fıkhu's-sire Sohbeti
 

Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ, Resulü Hz. Muhammed Mustafa’ya salât u selâm, âl ve ashâbına ve onların yoluna güzelce tabi olanlara saygı ve ihtiram ile sözlerime başlıyorum.

Kadın nüfusunun artması, kadın nüfuzunun yani etkisinin de ağırlık kazanması anlamına gelmektedir. Dünya hayatının düzeni açısından vazgeçilmez bir konuma sahip bulunan kadınların, gerektiği gibi yetiştirilmeleri halinde çok kritik anlarda anlamlı ve isabetli tavırlar ortaya koydukları ve önemli hizmetler yaptıkları -varlıkları gibi- inkârı mümkün olmayan bir gerçektir.

Durum Tespiti

Son yıllarda hemen hemen her alanda ve her çeşit etkinlikte ve hatta her kurumda sayısal ve etkinlik olarak kadın ağırlığının artmış olduğu gözlemlenmektedir. Bu durumun lehinde ve aleyhinde görüş belirtmek mümkündür. Belirtilmektedir de.

İslam’ın kadınlara kazandırdığı statü ve tanıdığı haklar, kadın yaratılışına ve gerçeğine tam anlamıyla uygundur. Buna rağmen, kadın istismarına alışmış ülke ve çağdaş Cahilî kültürlerin etkisiyle, söz konusu gerçeği görmezden gelmek ve İslam’ı bu açıdan tenkit etmek ne yazık ki ülkemizde de yaygın bir hal almıştır. Yaman bir kasıtlı bilgisizlikten ya da çağdaşlık saptırmasından kaynaklanan bu tür eğilim, giderek eğitimli cahillik olarak toplumda etkinleşmeye başlamıştır. Eğitim sistemi, kitle iletişim ve haberleşme imkân ve teknikleri bu alandaki çöküntü ve çözülmeyi her geçen gün hızla arttırmakta ve derinleştirmektedir.

Çağdaşlık adına kurban edilmiş bulunan mahremiyet erdemi ve uygulaması, Lut kavminin ağzıyla "إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ  = onlar iffetli ve temiz kalmak isteyen kimselermiş”[1] diye -geçmişte olduğu gibi- bugün de kimi çevrelerce ayıp ve suç sayılır hale gelmiştir.

Toplumu bu yöne sevk etmekte yeteri kadar yol alınmadığını düşünen kimseler, dini kaynakları kitap ve bilhassa Sünnet’i yani Peygamber Efendimiz’den yapılan kimi rivayetleri -sahihine, zayıfına, uydurmasına bakmadan- suçlamakta herhangi bir sakınca görmemektedirler. Eleştirel yaklaşım adına kadınlarla ilgili rivayetlerin birçoğunu, günün baskın anlayışı uyarınca kadını aşağılayıcı bulup reddeden yazılı-sözlü beyanlara rastlanılmaktadır. Tabiatıyla bu gelişme karşısında geçmişte olduğu gibi günümüzde de “gerçeği söylemek gerçeğin hakkıdır” düşüncesinin ürünü beyan ve eserler de ortaya konulmaktadır.

Kadın nüfusunun artması, kadın nüfuzunun yani etkisinin de ağırlık kazanması anlamına gelmektedir. Dünya hayatının düzeni açısından vazgeçilmez bir konuma sahip bulunan kadınların, gerektiği gibi yetiştirilmeleri halinde çok kritik anlarda anlamlı ve isabetli tavırlar ortaya koydukları ve önemli hizmetler yaptıkları -varlıkları gibi- inkârı mümkün olmayan bir gerçektir.

Bizim bu sohbetimizde yapmak istediğimiz,  “ حُبِّبَ إِلَيَّ مِنْ الدُّنْيَا النِّسَاءُ وَالطِّيبُ وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ  bana dünyadan kadınlar ve güzel koku sevdirildi ve namaz gözümün aydınlığı kılındı”[2] buyuran Peygamber Efendimiz'in hayatında, görüşlerinden yararlandığı, kendisine bir anlamda danışmanlık yapan hanımlardan bir iki örnek vermek, hanımlarla istişare konusundaki fiili sünneti dikkatlere sunmak ve bu mevzu ile ilgili dillerde dolaşan bir rivayetin daha doğrusu söylentinin durumunu açıklamaktır.

Ancak burada esas konumuza geçmeden önce yapmak istediğimiz işin bilimsel niteliğine yönelik bir değinide bulunmak yerinde olacaktır.

Bir anlamda Siyer felsefesi de diyebileceğimiz Fıkhu’s-Sîre, Efendimiz'in hayatını, maksatlarını iyi anlayıp, konuya yönelik verilen bilgilerin satır aralarını okuyup günün şartları içinde uygulamaya imkan veren ve rehberlik eden bir bilimsel terim ve tespittir. Yani o gün yaşananları, bugünün gelişen şartları çerçevesinde yorumlamak ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i, günün bilgi ve bilincine, Akif'in ifadesiyle "asrın idrakine" takdim etmektir. Mesela Efendimiz, caydırıcı güç olarak etrafa seriyye denilen küçük askeri birlikler göndermiş. Demek ki bugün caydırıcı güç manasında teknolojik olarak ne yapılabiliyorsa onu yapmakta herhangi bir sakınca yoktur. Bununla beraber Kur'ân, siret ve Sünnetten kopuk, tamamen zamanın getirdiği, aşağılık kompleksi temelli yorumlar, buna bağlı olarak ortaya konacak insan haklarına ve kutsal değerlere aykırı girişimler elbette kabul edilebilir değildir.

Asr-ı Saadet’te meydana gelen olaylar, sınırlı birer hâdise olsa da onlarda, gelecekteki olaylara yönelik işaret ya da işaretlerin bulunması doğaldır. Bir başka ifade ile o dönemde yaşanmış her olayda, âdeta, daha sonraki devirlerde yaşanacak meseleleri çözme adına bir kısım ipuçları söz konusudur.

İşte tam da bu sebeple ülkemizde ve İslam ülkelerinde yaşanmakta olan sosyal kargaşa ve rahatsızlıkların sebepleri üzerinde düşünürken, nebevi ve tarihi örneklemeleri dikkate almak, kupkuru bir "geçmiş özlemi" ya da  "yaşanmışı kutsamak" değil; "günceli değerlendirmek" bakımından işin özüne inmek ve isabetli kıyaslamalarda bulunabilmek açısından son derece önemli bir yöntemdir.

Bugün sizinle paylaşacağım konuyu bu çerçevede değerlendirmek uygun olacaktır.

Hz. Hatice büyük bir soğukkanlılıkla olayı değerlendirdi. Sevgili eşinin erdemlerini yeminle başlayan ve kendinden emin bir üslup ile saydı. Böylece O’nu olumlu düşünmeye davet edip sakinleşmesini sağlamaya gayret etti.


OLAYLAR ve DANIŞMANLAR

Hz. Hatice

Miladi 610. yılı Hira Mağarasında Hz. Peygamber ilk vahye muhatap olmuştu. Cebrail aleyhis’s-selam ile heyecanlı bir diyalog sonrasında İkra Suresinin ilk beş ayeti inzal buyrulmuştu.

Hz. Peygamber daha önce böyle bir olayla karşılaşmamıştı. Bu sebeple hem heyecanlı hem de endişeliydi. Gördükleri, duydukları neydi? Nasıl yorumlamak gerekti? Dinlenmek, belki de gizlenmek ya da yalnız kalmak isteğiyle evine, Hz. Hatice’nin yanına döndü.

“Beni örtün, beni örtün” deyip istirahate çekildi. Bir süre sonra uyandı, kalktı. Başından geçenleri, merakla kendisini izleyen eşine anlattı. Sonra da:

Bana ne oluyor?” diye içinde bulunduğu ruh halini eşine açtı ve onun düşüncesini almak istedi. Bu, açık bir istişare idi.

Hz. Hatice büyük bir soğukkanlılıkla olayı değerlendirdi. Sevgili eşinin erdemlerini yeminle başlayan ve kendinden emin bir üslup ile saydı. Böylece O’nu olumlu düşünmeye davet edip sakinleşmesini sağlamaya gayret etti. O şöyle diyordu:

كَلَّا وَاللَّهِ مَا يُخْزِيكَ اللَّهُ أَبَدًا إِنَّكَ لَتَصِلُ الرَّحِمَ وَتَحْمِلُ الْكَلَّ وَتَكْسِبُ الْمَعْدُومَ وَتَقْرِي الضَّيْفَ وَتُعِينُ عَلَى نَوَائِبِ الْحَقِّ

“Allah’a yemin ederim ki seni Allah hiç bir zaman utandırmaz.

Çünkü sen:

Akrabayı gözetirsin.

Âcizlerin derdini dert edinirsin,

Fakirleri seversin,

Misafiri yedirirsin,

Hak yolunda halka yardım edersin dedi. [3]

Hz. Hatice’nin sözleri ayniyle gerçekti. Hatice, itirazı mümkün olmayan, her ikisinin birlikte yaşadıkları ve Mekke toplumunun da “el-Emin” diye itiraf etmek zorunda kaldığı durumun delillerini eksiksiz saymıştı.

Hatice validemiz bu sözleriyle Hz. Peygamber’in iyiliğini, temiz geçmişini, iyiliğe kavuşacağının delili olarak değerlendirmekteydi. Öylesi bir ortamda bu vurgu fevkalâde önemliydi. Bunu başarabilmek derin bir yetkinlik gerektirirdi. Hz. Hatice, işte bu yetkinliği ve basireti gösterdi. O, âdeta “Hayr, ancak hayr getirir. İyi, iyilik görür. İhsanın karşılığı ihsandan başka ne olabilir? Tertemiz bir mâzi, apaydın bir gelecektir” demekteydi. Tam isabetti.

Tekrar edecek olursak, Hz. Hatice’nin sözleri “aydınlık ve mutlu bir gelecek için temiz bir geçmişin gerektiği” fikrini dile getirmekteydi. Bu erdem de Hz. Peygamber’de kâmil manada mevcut idi. Nitekim Hz. Peygamber, yıllar sonra Müslüman olan ve geçmiş hayatında hayırsever bir kişi olduğunu söyleyen, o iyiliklerinin karşılığını görüp göremeyeceğini merak eden bir sahabiye, “أَسْلَمْتَ عَلَى مَا أَسْلَفْتَ مِنْ خَيْر  Sen o iyiliklerin sayesinde Müslüman oldun (böylece onların en büyük karşılığını gördün)” [4] cevabını verecekti.

Hz. Hatice, bu sözleriyle yetinmedi. Hanîflerden olan amcası oğlu Varaka b. Nevfel’e gitti. Durumu anlattı. Varkanın cevabı olumluydu. Sonra döndü Hz. Peygamber’i de Varaka'ya götürdü. Olayın değerlendirmesini bir de ondan bizzat duymasını temin etti. Bu da danışmanlıkta ikinci adımdı.

Varaka b. Nevfel, olayı dinledikten sonra şöyle dedi:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ إِنَّكَ لَنَبِيُّ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَقَدْ جَاءَكَ النَّامُوسُ الْأَكْبَرُ الَّذِي جَاءَ مُوسَى

“Canım kudret elinde olana yemin ederim ki, sen bu ümmetin peygamberisin. Sana gelen, Musa’ya gelmiş olan Namûsu ekber(Cebrâil)dir.” [5]

Böylece Hatice, danışmanlığının ikinci gereğini de yerine getirmiş, konuya ait kendi kanaatini Varaka’nın sözleriyle pekiştirmiş ve Hz. Peygamber’i en sıkıntılı ve kuşkulu anında teskin ve teselli etmişti.

Bütün bu işlemler aynı zamanda Hatice (r.anha) validemizin Hz. Peygamber’e ilk inanan kişi olduğunun göstergesiydi. Nitekim Hz. Peygamber, “Şimdi bana kim inanır?” diye kavmine yönelik ümitsizliğini dile getirdiği anda o, Ben inandımsözüyle bu konuda da kendisine en yakın ve en büyük desteği vermişti.

Daha sonra Hz. Hatice, ayrıca gelenin Cebrâil olduğunu, uyguladığı kadınca bir yöntemle ispat etmiş, Bu sana gelen asla şeytan olamaz [6] diye de kanaatini bir kez daha belirtmiştir.

Hz. Hatice, bu sözleriyle yetinmedi. Hanîflerden olan amcası oğlu Varaka b. Nevfel’e gitti. Durumu anlattı. Varkanın cevabı olumluydu. Sonra döndü Hz. Peygamber’i de Varaka'ya götürdü. Olayın değerlendirmesini bir de ondan bizzat duymasını temin etti. Bu da danışmanlıkta ikinci adımdı.


Hz. Hatice’ye Yönelik Müjde

Hadis-i şeriflerden öğrendiğimize göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Hatice radıyallahu anhâ’yı cennette, içinde hiçbir gürültünün duyulmayıp hiçbir yorgunluğun hissedilmeyeceği, inciden yapılmış bir köşkle müjdelemiştir.[7] Pek tabiî olarak böylesi bir müjdeyi Hz. Peygamber kendiliğinden değil, Cebrail aleyhisselam'dan aldığı bilgiye dayanarak vermişti.

أَتَى جِبْرِيلُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذِهِ خَدِيجَةُ قَدْ أَتَتْ مَعَهَا إِنَاءٌ فِيهِ إِدَامٌ أَوْ طَعَامٌ أَوْ شَرَابٌ فَإِذَا هِيَ أَتَتْكَ فَاقْرَأْ عَلَيْهَا السَّلَامَ مِنْ رَبِّهَا وَمِنِّي وَبَشِّرْهَا بِبَيْتٍ فِي الْجَنَّةِ مِنْ  قَصَبٍ لَا صَخَبَ فِيهِ وَلَا نَصَبَ

Cebrâil aleyhisselâm bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimizle sohbet ediyordu. Hz. Hatice’nin elinde bir kapla gelmekte olduğunu haber verdi. Sonra da şunları söyledi:

“Hatice yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Ona cennette inciden yapılmış bir saray verileceğini müjdele!” [8]


Hz. Peygamber’in Hz. Hatice’ye Vefası 

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, hem eşi, hem danışmanı ve hem de finansörü olan Hz. Hatice’yi yirmi beş yıllık bir evlilik hayatından sonra Senetü’l-hüzn diye anılan yılda (m. 619)  amcası Ebu Talib’in peşinden kaybetti. Ancak onun bir eşten fazlası olan yerini, hatırasını asla unutmadı. Ona vefasını her fırsatta onu anıp, onun adına hayır-hasenatta bulunmak ve hatta onun dostlarını da hoş tutmak suretiyle gösterdi. Peygamber Efendimiz’in bu vefası, Hz. Aişe validemizin kıskançlığını celb edecek ölçüdeydi. Hz. Âişe radıyallahu anhâ şöyle der:

Peygamber aleyhisselâm’ın hanımlarından hiçbirini Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Üstelik onu (Rasûl-i Ekrem’in yanında) hiç görmedim. Fakat Rasûl-i Ekrem onu sık sık anardı. Bir koyun kesip etini parçaladığında, çoğu zaman Hatice’nin dostlarına gönderirdi. Bazen (dayanamayıp) Rasûl-i Ekrem’e:

“Sanki dünyada Hatice’den başka kadın kalmadı” derdim.

Rasûl-i Ekrem:

 “O şöyle şöyleydi” diye bana onun özelliklerini sayar ve “Çocuklarım ondan oldu”  diye hatırlatırdı.[9]

Kıskançlık duygusu Hz. Âişe’yi zaman zaman Hz. Hatice aleyhinde daha ağır konuşmaya sevk etmiştir. Bir defasında Hatice annemizin kız kardeşi Hâle, Efendimiz’in huzuruna girmek için izin istemişti. Hâle’nin sesi Hz. Hatice’nin sesine çok benzediği için vefakâr eşini hatırlayıveren Resûl-i Ekrem Efendimiz aniden heyecanlandı ve:

“Allah’ım, bu Huveylid kızı Hâle!” dedi.

Bu manzarayı gören Hz. Âişe dayanamadı:

“İhtiyarlıktan ağzının dişleri dökülmüş ve bir zamanlar ölüp gitmiş Kureyşli bir kocakarının nesini anıp duruyorsun? قَدْ أَبْدَلَكَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِهَا خَيْرًا مِنْهَا Allah sana onun yerine daha hayırlısını verdi” demişti.[10] Pek tabiî ki “daha hayırlısı” sözüyle kendisini kastetmişti. Pek sevgili eşi Hz. Âişe’nin bu sözünü yerinde bulmayan Rasûlullah Efendimiz Hz. Hatice’ye olan vefasının gerekçelerini şöylece sıraladı:

قَالَ مَا أَبْدَلَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ خَيْرًا مِنْهَا   -“Hayır, Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi.

Halk bana inanmazken o inandı. قَدْ آمَنَتْ بِي إِذْ كَفَرَ بِي النَّاسُ

Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabul etti. وَصَدَّقَتْنِي إِذْ كَذَّبَنِي النَّاسُ

Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi وَوَاسَتْنِي بِمَالِهَا إِذْ حَرَمَنِي النَّاسُ

ve

- وَرَزَقَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَلَدَهَا Cenâb-ı Hak bana ondan (diğer hanımlarımdan vermediği) çocuklar ihsan etti”[11] وَرَزَقَنِي اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ وَلَدَهَا إِذْ لَمْ يَرْزُقْنِي مِنْ غَيْرِهَا

Hz. Âişe, Hatice aleyhindeki sözleriyle Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i üzdüğünü gördü ve çok pişman oldu:

“Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bundan sonra onu sadece hayırla anacağım” diye söz verdi, özür diledi.

Hz. Peygamber, kendisine vahiy gediğini söylediği zaman, Rasûl-i Ekrem (sav)’i çok iyi tanıyan Hz. Hatice, hiç tereddüt etmeden O’na iman emişti. Malını mülkünü emrine verip Allah’ın Rasûlü (sav)’nü bütün varlığıyla destekledi. Çocuklarının annesiydi. İslâm’ın ilk yıllarında yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntılara birlikte göğüs germeleri unutulacak gibi değildi. Yani Hz. Peygamber, Hz. Hatice'yi davası adına unutamıyordu. Bu durum, Peygamber Efendimiz’in yukarıda saydığı gerekçelerde açıkça görülüyordu.

Birini iyi taraflarıyla fazlaca anmak, ona duyulan sevgi ve bağlılığın en belirgin işaretidir. Efendimiz, bir taraftan ümmetine bu konuda en güzel örneği bizzat verirken diğer taraftan Hz. Hatice’nin üstün hizmet ve meziyetlerini takdir ve teşvik niteliğinde, genelde ümmetin tamamına, özelde Müslüman hanımlara, hatırlatmış olmaktadır.

Hz. Ümmü Seleme (r.anha)’nin anlayışı, Efendimiz’e gösterdiği çözüm yolu, bir taraftan kendisinin zekâ ve olgunluğunu gösterirken diğer taraftan Hz. Peygamber’in hanımıyla yaptığı istişareden yararlanmaktan asla çekinmediğini ve ciddi bir problemi böylece hallettiğini de gözler önüne sermektedir.


Hz. Ümmü Seleme

Kureyş’ten Ebû Ümeyye Huzeyfe’nin kızı ve asıl adı Hind olan Ümmü Seleme, ilk eşi Abdullah İbni Esed ile Habeşistan’a hicret etti. Oğlu Seleme orada dünyaya geldi. Ailece Medine’ye döndüler. Kocası Abdullah, Uhud Gazvesi’nde yaralandı ve vefat etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ile evlenip müminlerin anaları arasına girdi.

Ümmü Seleme (r.anha) validemiz, sahâbîler arasında bilgisi, güzel konuşması ve faziletiyle bilinir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’den 378 hadîs rivayet etti. Rivayetleri Kütüb-i Sitte’de yer aldı.

Doksan yaşlarında iken hicri 62 yılında Medine’de vefat etti. Hz. Peygamber’in eşlerinden en son vefat eden odur. Bakî mezarlığına defnedildi.

Allah ondan razı olsun.

Peygamber Efendimiz Kâbe’yi ziyaret etmek maksadıyla kendisiyle birlikte olan ve yanlarında sadece yolcu silahı kılıç bulunan ashabıyla birlikte Hudeybiye mevkiine kadar gelmiş ve orada konaklamışlardı. Bu yolculukta Efendimiz’e, eşlerinden Ümmü Seleme (r.anha) validemiz refakat (eşlik) etmekteydi.

(Efendimiz’in her sefere çıkışında bir ya da iki hanımını yanına alması değişik açılardan değerlendirilebilir. Bu uygulamanın bir hikmeti de burada söz konusu edeceğimiz olayda kendisini göstermektedir.)

Uzun süren bekleyiş ve karşılıklı görüşmeler sonunda imzalanan antlaşma gereği Müslümanlar, Kâbe’yi ziyaret edemeden geri döneceklerdi. Bu durum birçok sahabiyi üzmüş, kimilerini nerede ise isyan noktasına getirmişti. Mekke’de gördüğü işkenceden kaçıp gelen Ebû Cendel’in, yeni imzalanmış olan antlaşma gereği babası ve müşriklerin temsilcisi olan Süheyl b. Amr’a teslim edilip geri gönderilmesi de işin tuzu biberi olmuştu.

Hz. Peygamber Hudeybiye’de daha fazla beklemek istemedi. Ashabına:

“Haydi, artık kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başınızı tıraş ediniz” talimatını verdi.

Hazır bulunan ashabın çoğunluğu, umre yapılmış, Kâ’be ziyaret edilmiş gibi şimdi nasıl kurban kesilir, nasıl geri dönülür, diye düşünüyor, tereddüt ediyorlardı.

Hz. Peygamber, birkaç gün önce kendisine bey’at eden ashabına bu emrini üç kez tekrar etti. Emre uyan görülmedi. Aslında bu, asla bir isyan değildi. Yerine getirilememiş olan gönüllerindeki Kâbe’yi ziyaret etmek umut ve arzusunun gerçekleşmemiş olmasından duyulan üzüntünün tabiî neticesiydi. Ancak ortada Hz. Peygamber’in bir emri vardı, ihmal edilemezdi. Peygamber Efendimiz daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşmış değildi. Üzülmüştü. Ümmü Seleme (r.anha) validemizin yanına gitti ve:

“Şu insanları görüyor musun, emrimi yerine getirmiyorlar” diye yakındı.

Ümmü Seleme (r.anha) validemiz işte bu oldukça sıkıntılı ve nazik ortamda tam bir sosyolog gibi Efendimiz’e pek etkili bir tavsiyede bulundu ve çözüm yolu sundu:

“Ya Nebiyyallah, emrini uygulamak istiyorsan dışarı çık, kurbanını kesinceye ve berberine tıraş oluncaya kadar kimseye bir şey söyleme!

Emrini yerine getirmedikleri için ashabı ayıplamayın. Çünkü onlara gerçekten ağır gelen antlaşma ve Kâbe’yi ziyaret edemeden geri dönmek onların gücüne gitmiş olmalıdır. Onları hoş görün. Siz çıkın, kurbanınızı kesip tıraş olarak onlara öncülük edin.”[12]

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Ümmü Seleme (r.anha)’nin tavsiyesine uydu. Çadırından dışarı çıktı, kurbanını kesti ve tıraş oldu. Bu fiili durum, her türlü sözün, direnmenin bittiğini kesin olarak ortaya koyuyordu. Sahâbiler teker teker kurbanlarını kesip tıraş olmaya başladılar. Hatta bir ara fazla gecikmemek için birbirleriyle yarışa kalkıp berberin etrafında izdiham bile oluşturdular.

Hz. Ümmü Seleme (r.anha)’nin anlayışı, Efendimiz’e gösterdiği çözüm yolu, bir taraftan kendisinin zekâ ve olgunluğunu gösterirken diğer taraftan Hz. Peygamber’in hanımıyla yaptığı istişareden yararlanmaktan asla çekinmediğini ve ciddi bir problemi böylece hallettiğini de gözler önüne sermektedir.

Hz. Ali’nin, “Durumu Aişe’nin cariyesi Berire’ye de sorunuz; o doğrusunu söyler” diye yaptığı teklif üzerine Hz. Peygamber böylesi ciddi ve gerçekten sıkıntılı bir konuda azat edilmiş de olsa bir cariye ile bile istişare etmekten asla çekinmedi.


3. Berîre (Azat Edilmiş Câriye)

Rasûlullah (sav), âdeti gereği, hicri beşinci yılda gerçekleşen Mustalık oğulları (Müreysi) gazvesine çıkarken yanına Hz. Aişe’yi ve Ümmü Seleme’yi de almıştı. Ancak bu sefer, hicab ayeti nâzil olduktan sonra yapıldığı için hanımlar hevdec içinde deveye bindirilerek taşınıyordu.

Seferden dönüşte, bir konak yerinde, gece vaktinde Hz. Peygamber tekrar yürüyüş emri vermişti. Yürüyüş emri verilince Hz. Aişe, ihtiyacını gidermek için konak yerinden biraz uzaklaşmıştı. Dönerken gerdanlığının düşmüş olduğunun farkına vardı. Döndü onu aradı. Bu arayış onu zamanında konak yerine dönmekten alıkoydu.

Hareket sırasında görevliler hevdeci deveye yüklemişler, Hz. Aişe’yi içindedir diye düşünmüşlerdi. Zira Hz. Aişe pek hafif, nahif bir yapıya sahipti. Bu yüzden onun yokluğunu ağırlık olarak fark edememişlerdi.

Hz. Aişe konak yerine geldiğinde kimseler kalmamıştı. Döner ararlar diye olduğu yerde beklemeyi uygun gördü. Beklerken uyuyuverdi.

Safvan b. Muattal es–Sülemi, bu seferde artçılık görevini üstlenmişti. İşi, orduyu arkadan takip etmek, konak yerlerini gezmek,  unutulan bir şey varsa onu alıp bir sonraki konak yerinde sahibine teslim etmekti.

Safvan, konak yerinde bir insan karaltısı gördü. Yanına geldi. Örtünme ayetinden önce Hz. Aişe’yi gördüğü için onu tanıdı. Öldüğünü sanarak innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn diye seslenip “istirca”da bulundu.

Bu sesi duyan Hz. Aişe uyandı ve örtüsünü yüzüne çekti.

Safvan tek kelime konuşmadan devesini çöktürüp Hz. Aişe’yi bindirdi. Kendisi deveyi yedekleyip yularından çekerek orduya öğle vakti konakladığı yerde yetişti.[13]

Bir kadının, bir erkeğin yedeğindeki deve üzerinde geldiği görülünce Münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selül;

“Bu da kim?” diye sordu.

“Aişe’dir” dediler. Bunun üzerine  “Vallahi ne Aişe ondan ne de o Aişe’den kurtulmuştur. Peygamberimiz’in hanımı bir adamla sabahladı. Sonra da bu adam gelmiş onun devesini çekiyor” diye ortaya çok ciddi fitne ve iftira atıverdi.

İfk Olayı İbn Selül’un bu sözleriyle başladı. İfk, bir şeyi tersine çevirmek demekti. İftira etmekti...

Olayın hedefi sadece Hz. Aişe değildi. Rasûlullah (sav)’ın yanında Hz. Ebû Bekir’in, Safvan’ın ve onların şahsında bütün Müslümanların namus ve şerefleriydi.

Baş münafık İbn Selül’ün iftirası önce münafıklar arasında yayıldı. Müslümanlardan da bu söylentiye kananlar çıktı.

Hz. Ebû Bekir duyduğu ıstırabı şu sözüyle açıkladı:

“Vallahi böyle bir iftiraya Cahiliyye devrinde bile uğramadık. İslam’da mı razı olacağız?”

Safvan, Rasûlullah (sav)’ın, Hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum[14] buyurduğu sahabi idi. Derin bir üzüntü içindeydi. Hz. Peygamber, ashabı ile istişare ihtiyacını hissetti ve ileri gelen sahabilerle istişareler yaptı. Belirtilen görüşlerin ortak noktası, Allah Teâlâ’nın, her türlü pislikten arındırdığı Rasûlü (sav)’nü böyle bir iffetsizliğe uğratmayacağıydı. Allah’ın, kendisini böylesi hallerden koruyacağıydı.

Hz. Ali’nin, “Durumu Aişe’nin cariyesi Berire’ye de sorunuz; o doğrusunu söyler” diye yaptığı teklif üzerine Hz. Peygamber böylesi ciddi ve gerçekten sıkıntılı bir konuda azat edilmiş de olsa bir cariye ile bile istişare etmekten asla çekinmedi.

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Berîre’yi çağırdı ve

يَا بَرِيرَةُ هَلْ رَأَيْتِ فِيهَا شَيْئًا يَرِيبُكِ  Ey Berîre, Aişe’de seni kuşkulandıran herhangi bir hale şahit oldun mu” buyurdu. Berire şöyle cevap verdi:

 لَا وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إِنْ رَأَيْتُ مِنْهَا أَمْرًا أَغْمِصُهُ عَلَيْهَا قَطُّ أَكْثَرَ مِنْ أَنَّهَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ تَنَامُ عَنْ الْعَجِينِ فَتَأْتِي الدَّاجِنُ فَتَأْكُلُهُ “Hayır! Sizi hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki ben hanımımda ayıp olarak şundan daha büyük bir şey görmedim; O gencecik bir kadındı. Bazen hamur yoğururken uyuya kalırdı da evin besi koyunu gelip hamuru yerdi.”[15]

Netice, inen ayetlerle olayın bir iftiradan ibaret olduğu, Hz. Aişe'nin herhangi bir kusurunun olmadığı bildirilmişti.


İstişare sünnetinin gerçekleştirilmesinde, müsteşarın hanım veya erkek olması değil, istişare edilmeye layık, bilgi ve birikim sahibi, güvenilir (mu’temen) bir kişi olması önemlidir.


SONUÇ VE BİR SÖYLENTİ

Özetlemeye çalıştığımız bu üç danışmanlık olayı sıradan olaylar değildir.

Birincisi vahiy yani peygamberliğin başlangıcı, ikincisi peygamberliğin yanında devlet başkanlığı otoritesi, üçüncüsü de komutan-peygamber konumunda bulunan Hz. Peygamber’in aile namusu meselesidir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böylesine kritik konularda hanımlardan fikir sormuş, onların belirttikleri görüşler doğrultusunda hareket etmekten çekinmemişken “ شَاوِرُوهُنَّ وَ خَالِفُوهُنَّ Kadınlara danışın ve dediklerinin aksini yapın”[16] sözünü Hz. Peygamber’e nispet etmek mümkün müdür? Bu söylentinin Rasûlullah (sav)’a nispetinin sabit olmadığı Sehavi(v.902)[17] Suyuti(v.911)[18]  ve Aliyyül-Kari(v.1014)[19] tarafından açıklanmış bulunmaktadır. Aclûni de Keşfu'l-hafa'da (bk.II) bu sözün hadis olarak dikkate alınacak bir yönünün bulunmadığına dair bir sayfaya yakın bilgi vermektedir.

Netice itibariyle söz konusu üç istişare olayı ışığında, merfu bir rivayeti bulunmayan bu söylentiye itibar edilmesi söz konusu olamaz. Olsa olsa, “Hanımın dediğinin aksini yaptığımda bir de bakıyorum işin doğrusunu yapmışım” Ya da “Hanımın söylediği yolun aksine gidersem doğruca gideceğim yere ulaşıyorum” gibi hanımlara yönelik şakalaşma türünden bir söz olabilir.

Burada belki son olarak şu gerçeğin altını çizmek, konuya ait Hz. Peygamber’in fiili sünnetini daha iyi anlamaya vesile olacaktır:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke günlerinde kızı Zeyneb’i, Hz. Hatice’nin teklifi üzerine Ebu’l-Âs ile evlendirmiştir. Ravi, olayı anlattıktan sonra. Efendimiz’in genel tavrını, “  وَكَانَ رَسُولُ اللَّه صلّى اللّه عليه و سلّم لاَ يُخَالِفُهَا  Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hatice’ye muhalefet etmezdi diye önemli bir bilgi vermektedir.[20]

Bu demektir ki istişare sünnetinin gerçekleştirilmesinde, müsteşarın hanım veya erkek olması değil, istişare edilmeye layık, bilgi ve birikim sahibi, güvenilir (mu’temen) bir kişi olması önemlidir. Onu da bize peygamber Efendimiz öğretmişlerdir:  الْمُسْتَشَارُ مُؤْتَمَنٌ [21] buyurmuşlardır.

O halde ilahiyatlı hanımefendilerin kendilerini güvenilir birer danışman olarak, dinin ilkeleri ışığında günün birikimiyle donatmaları ve sorun üreten değil çözüm üreten birer kimlik ve kişilik olarak hayattaki yerlerini almaları esastır. Bu netice, öyle sanıyorum ki özelde milletimizin, genelde ümmet-i Muhammed'in hem temennisi hem de beklenti ve özlemidir.

 


  1. en-Neml (27), 56; Ayrıca bk. el-A'raf (7), 82
  2. Nesâî, Nisa 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III,128, 199,285 
  3. Buharî, Bed’u’l-vahy 3; Müslim, İman 252
  4. Bk. Buharî, Zekât 24, Edeb 16, Buyû’ 100, İtk 12; Müslim, İman 194, 195, 196
  5. Bk. Tehzibu Siyreti İbn Hişam, I, 66
  6. Bk. Tehzibu Siyreti İbn Hişam, I, 66
  7. Buhârî, Umre 11, Menâkıbü’l-ensâr 20, Nikâh 108, Edeb 23, Tevhîd 32, 35; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 71-74. Ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb 61; İbni Mâce, Nikâh 56
  8. Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 20.
  9. Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 20; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 74-76. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 70, Menâkıb 70
  10. Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 20; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 78
  11. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 118
  12. Bk. Tecrid Tercemesi, VIII, 171
  13. Bk. İbn Hişâm, Siyre, III, 311; Tecrid Tercemesi, VIII, 80
  14. Tecrid Tercemesi, VIII, 85
  15. Buhâri, Şehâdât 15 (Hadisü’l-ifk)
  16. فَدَعَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَرِيرَةَ فَقَالَ يَا بَرِيرَةُ هَلْ رَأَيْتِ فِيهَا شَيْئًا يَرِيبُكِ فَقَالَتْ بَرِيرَةُ لَا وَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ إِنْ رَأَيْتُ مِنْهَا أَمْرًا أَغْمِصُهُ عَلَيْهَا قَطُّ أَكْثَرَ مِنْ أَنَّهَا جَارِيَةٌ حَدِيثَةُ السِّنِّ تَنَامُ عَنْ الْعَجِينِ فَتَأْتِي الدَّاجِنُ فَتَأْكُلُه
  1. Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, II, 3
  2. El-Mekâsıdü’l-hasene, s. 248  
  3. El-Leâli’i’-masnua, II, 174
  4. El-Esraru’l-merfua, s 220
  5. Heysemi, Mecmeu’z-zevâid, IX, 213
  6. Ahmed b. Hanbel, Müsned (muharrec), 37, 43
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin