Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hz. Peygamber'in Hicretinden Bir Kesit

Eğer siz Allah’ın Rasûlü’ne, (O’nun seferberlik emrine uyarak sefere çıkmamak suretiyle)  yardım etmezseniz O’na Allah yardım etmiştir (ve her daim yardım edecektir,  sizin yardımınıza ihtiyacı yoktur). Hatırlayın hani bir zaman kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekr’le birlikte) Mekke’den çıkarmışlardı da onlar mağarada iken O, arkadaşına: “Üzülme, çünkü Allah bizimledir.” diyordu. Bunun üzerine O’na (ve arkadaşına) sekînetini indirdi ve O’nu sizin görmediğiniz ordularla destekledi ve kâfirlerin sözlerini alçalttı. Allah’ın sözü/kelimesi ise zaten en yücedir. Çünkü Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Tevbe Suresi, âyet: 40)

 

Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber (sav)’in Hicreti’nden bir kesit sunmakta, Hicret sırasında meydana gelen hadiselerin bir kısmını Müslümanlara hatırlatmaktadır.

Aslında bu sûrenin 38. âyetinden başlayarak bu âyet-i kerime ve devamı, Hz. Peygamber (sav)’in Tebuk Seferi için seferberlik ilân etmesi üzerine bazı Müslümanların –özellikle bedeviler ve münafıkların- işi yavaştan alarak sefere çıkmak istememeleri üzerine onları azarlama sadedinde nazil olmuştur. Tebuk Seferi için Hz. Peygamber (sav)’in seferberlik ilan etmesi, yazın en sıcak günlerine rastlamış; Medine-i Münevvere’de meyvelerin sebzelerin olduğu ve gölgenin en hoş olduğu bir zamanda, hem de kendilerinden kat kat üstün bir düşmana –Rumlara- karşı savaşa çıkmak bazı Müslümanlara ağır gelmişti. Belki bir kısmı, ağırdan alırsalar Hz. Peygamber (sav)’in bu seferden vazgeçeceğini bile düşünmüşlerdi.

Küfrün ve kâfirlerin gücü, şevketi, nüfuzu ne kadar fazla ve üstün olursa olsun sonunda Hakk karşısında mağlup olacaktır. Allah Tealâ bu âyet-i kerimede mü’minlere bunu müjdelemekte ve en zor durumlarda bile ye’si, Allah’tan umut kesmeyi yasaklamaktadır.

Fakat bu tedbire rağmen iz sürücüler sayesinde Mekkeli müşrikler Efendimiz (sav)’in yerini bulmuşlar ve iz sürerek mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Mağaranın kapısında müşrikleri gören Hz. Ebu Bekr telaşlanarak “Eyvah yakalandık!” diye düşünmüş ve telaşlanmıştı ki Hz. Peygamber (sav), onu teskin etmek üzere: “Telaşlanma, korkma; nasıl ki kılıçlarını kuşanmış, beni öldürmek üzere evimin kapısında bekleşen o müşriklerin arasından Allah’ın yardımıyla çıkıp buralara kadar gelmişsem buradan da aynı şekilde çıkıp hedefimize ulaşacağız. Allah, nasıl bundan önce bize yardım ettiyse bundan sonra da yardım edecektir. Biz, tedbirde kusur etmedik ve üzerimize düşeni yaptık. Bundan sonrası için artık Allah’a tevekkül etmekten başka yapacağımız şey kalmadı. O halde gel, sen de benim gibi Allah’a mütevekkil ol.” buyurmuş, onu sakinleştirmiş, “Allah bizimledir.” derken Ebu Bekr’i hükümde kendinden ayırmamış; “Allah benimle” dememiş, “Allah benimle olduğu kadar aynı zamanda seninledir.” demiştir.

Elbette Hz. Ebu Bekr, bu yola çıkarken nelerle karşılaşacaklarını ve bu işin zorluklarını hesaba katmamış değildi. O’nun, Hz. Peygamber (sav)’e bağlılığı ve sadakatinde bir şüphesi de yoktu. Herhalde kendi başına geleceklerden korkmuş ve endişelenmiş de değildi. O’nun bir tek düşüncesi vardı: Allah’ın Rasûlü’nün bir kılına bir halel gelmesin, O’na bir zarar ulaşmasın. Onun bu telaşı, Rasûlullah’a bir zarar gelmesi ihtimaline binaendi.

Rasûlullah (sav)’ın o durumda, silahsız, (savaşa ve kendini fiilen korumaya) hazırlıksız, yapayalnız, kimsesiz, yardımsız kaldıkları o daracık mağarada, o en kötü durumda dahi Allah’a güveni, tevekkülü tam olduğuna göre bu âyet-i kerimede “Üzerine sekînet indirilen” herhalde Hz. Ebu Bekr olmalıdır. Daha sonra “müşrik olsun, mü’min olsun insanlar tarafından görülmeyen melekler ordusu Rasûlullah’ın ve Ebu Bekr’in yardımına gönderilmiş; müşriklerle onların arasına giren bu ordu Efendimiz’in ve “Yâr-ı gâr”ı/Mağaradaki tek dostu olan Ebu Bekr’in, müşriklerce görülmesini engellemişlerdir.

Allah Tealâ, elbette ki bizzat, müşrikleri helâk ederek veya başka bir şekilde Hz. Peygamber ve arkadaşına (Hz. Ebu Bekr’e) zarar vermelerini engelleyebilirdi ama böyle yapmadı, Dünya hayatında her şeyi bir sebebe bağlayan Rabbimiz, Hz. Peygamber ve arkadaşını korumayı da bir sebebe bağladı; meleklerle onları destekledi. Allah’ın emriyle melekler onları korudu. Burada esas olan bize verilmek istenen: “Allah’a tevekkül edin, Rabbinize güvenin, O’na dayanın ama hiçbir tedbiri de elden bırakmayın, bütün esbaba sarılın; Allah’a sözle değil fiilen tevekkül edin” mesajıdır. Değilse Allah Tealâ, Rasûlü’nü korumak için vesilelere, sebeplere muhtaç değildir.

İşte bu şekilde Allah Tealâ, müşriklerin, hedeflerine ulaşmalarını engelledi. Onlar, Allah’ın Rasûlü’nü yakalayıp öldürerek Allah’ın kelimesinin en yüce olmasına mani olacaklar, kendi dinlerine hizmet edip onu yüceltmiş olacaklardı. Ama Allah, onların hilelerini başlarına geçirdi; Mekke’de barınmasına müsaade etmedikleri Hz. Peygamber’i Mekke’den çıkararak aşağılamak ve davetini söndürmek istemişlerdi, durum onların istediklerinin tersine döndürüldü. Hicrete ve Medine-i Münevvere’ye ulaşmaya muvaffak kılınan Hz. Peygamber’in orada kurmuş olduğu Müslüman toplum ve onların devleti eliyle İslâm ve Allah’ın kelimesi en yüce oldu. Önce Arap yarımadası, daha sonra bütün milletlere Allah’ın Hakk kelimesi ulaştırıldı ve bütün gönüller İslâm’a açıldı, feth olundu.

Bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber (sav)’in hicretinden bir kesit verilirken biz Müslümanlara ayrıntılarda verilen mesajlara dikkat etmemiz gerekiyor. Bunları kısaca ve maddeler halinde özetlemek gerekirse:

a) Bir Müslüman, doğduğu ve yetiştiği yerde dinini yaşayamaz hale gelirse Hz. Peygamber (sav)’in yaptığını yapmalı ve dinini kâfirlerin elinden kaçırıp kurtarmak üzere Müslümanların yaşadığı bir yere hicret etmelidir.

b) Hicret ederken veya bir yerden bir yere giderken korunma ve sakınma tedbirlerini ihmal etmemelidir. Hz. Peygamber (sa)’in, yanına yol arkadaşı alması, bir mağaraya saklanması olaylarında olduğu gibi yola yalnız çıkmamalı; onu olumsuz –öldürmek, soymak, gasbetmek, hicretini veya yolculuğunu engellemek, ifsad etmek, azdırıp yoldan çıkarmak vs. gibi- gayelerle takip edeceklerden sakınmalı, yol emniyetinin sağlanmış olmasına dikkat etmelidir.

c) İnsan yalnız başına yaşayacak, her işini kendisi yapacak değildir. Hak yolda yürüyebilmek için de her Müslümanın en az bir arkadaşı, bir dostu olmalı; zor anlarda kendisinden yardım alabileceği, dayanabileceği, güvenebileceği, sığınabileceği, gerektiğinde kendisi için malını ve canını feda edecek bir arkadaş, bir dost mutlaka edinmelidir.

d) Allah Tealâ, insanların saklanmaları, barınmaları, korunmaları için yer altında mağaralar, sığınaklar yaratmıştır. Bugün de her türlü teknolojik ve bilimsel gelişme yanında Müslümanlar bunlardan istifade yollarını aramalı. Sadece barınma, korunma değil farklı başka ihtiyaçlar için de bunlardan istifade yollarını araştırmamız, bulmamız gerekir.

e) Küfrün ve kâfirlerin gücü, şevketi, nüfuzu ne kadar fazla ve üstün olursa olsun sonunda Hakk karşısında mağlup olacaktır. Allah Tealâ bu âyet-i kerimede mü’minlere bunu müjdelemekte ve en zor durumlarda bile ye’si, Allah’tan umut kesmeyi yasaklamaktadır. Hz. Peygamber (sav)’in o en zor zamanında bile “Üzülme, Allah bizimledir” sözünü Müslüman kendine vird edinmeli ve bunun şuuruna ermelidir. Allah, bu şuura sahip kulunun her zaman yanında ve yardımında olacak ve bu şuura erenler, içi boş, kof münkirlerden daima üstün olacaklardır. Zira her mü’min, bu dünya hayatında Allah’ın bir “kelimesi”dir. Söylediği, konuştuğu, düşündüğü, yaptığı hep Allah’ın kelâmına/kelimesine uygundur ve bizzat kendisi “Allah’ın kelimesi”dir. İşte bu haysiyetle o, daima en yücedir ve onu hiçbir bâtıl mağlup edemez.

f) İman ve mü’minler bir zamanda veya bir yerde zayıf görülseler bile âkıbet daima onların olacaktır. Allah Tealâ bu âyet-i kerimede biz Müslümanları –zayıf anlarımız itibariyle- teselli etmekte ve sonunda zaferin, üstünlüğün bizde olacağını müjdelemektedir. Bu itibarla zayıf anlarımızı bile kuvvete ve şevkete döndürmek üzere yapmamız gerekenlerde fütur getirmek, ihmalkâr olmak Müslümana yakışmaz.

g) Allah Tealâ, Rasûlü (sav) ve dostunun en zor zamanlarında imdatlarına ordular gönderdiği gibi her zaman ve zeminde inanan kullarının imdadına onların da düşmanlarının da görmediği ordular gönderir, onların zafere ermeleri için Sebenler yaratır. Tek o inananlar Allah’ın yardımından umutlarını kesmesinler. Buna binaen zaferi ve üstünlüğü de kendilerinden değil, Allah’tan bilsinler; zaferle böbürlenip şımarmasınlar da kullukta devam edip bu yardımı, zaferi hep hak etsinler.

Güç, kuvvet, kudret, şevket, izzet ancak Allah iledir vesselâm.

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.