Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

İki Yürüyüş

Dindarlığımızı ısrarla güç haline getirirken, sahiden Taif'teki Muhammedî duruşu mu benimsiyoruz? Gerçeğin yanında duruşumuzdan ayrıcalıklar umarken "ya Rab, onlar bilmiyorlar, bağışla onları" içtenliğinin yanına uğrayabilir miyiz?

Kaderimiz bir gecede değişti. Hira’da. Kamer nasıl bölündüyse, kader de bölündü o gece. "Şakk-ı Kamer"e giden yol "Şakk-ı Kader" [1] gecesinden geçti. Ki kader bölünmesinin ki ışığa hâlâ üzerimizde. Karanlıklarımızın ufkunda bin güneş şavkı, bin sabah ümidi Kadir gecesi, Kader gecesi.

O gece şehirde aradığını dağda buldu "güvenilir Muhammed (sav)".  Sonraları her gecemiz o gece oldu. O gecenin göğ(s)ünden emzirilir geceler. Sonsuz ümidin, ebedî müjdenin nesimi o gecenin kıyısından eser insanlığın göğsüne. Şehirlere dokunan merhamet pınarları o gecenin yamacından akar. Akış hiç kesilmedi; sular hâlâ akmakta. Sahiciliğini kaybetmiş kalplerin sağır duvarlarına can suları sunmakta.

Yo yo; yılda bir geliyor değil Kadir gecesi. Kadir gecesi, bütün gecelerin nüvesi… Dal budak salan zaman ağacının köklerinin uzandığı kara toprak. Her anın uğradığı kader kadranı. Yelkovan da akrep de hâlâ o gecenin yüzünde dolanıyor.  Hep yeni. Hep taze. Her daim gündem.

Hira'ya yürüyüş bir tercihtir. Ve her tercih gibi bin terk etme bedeli vardır. Yürüyüşlerin ve yönelişlerin terk etme bedelini ödemeden tercihimiz sahih olmaz. Seçimimiz kökleşemez.

Bir yürüyüşün anlamı, arkada bıraktıkları ile ortaya çıkar. Öyleyse, Muhammed-i Emin'in yürüyüşünün bedeli nedir?

Şimdi, o yürüyüşü geçmişin buğusuna sarmadan, şimdiye ölçü diye getirelim.  Tarihin eskimiş malzemesi değil bugünün terazisi diye görelim. Kalplerimizi ölçelim o ince cetvelde. Şimdi, hemen, burada şehrimizi tartalım o terazide.

Ve soralım:

Muhammed-i Emin [Güvenilir Muhammed] (sav), şehrimize bir bakıverse, alıp başını dağa mı vururdu kendini? Uzaklaşır mıydı mahallemizden? Sırtını mı dönerdi sokağımıza? Bizi geride bırakır da yokuşa mı sürerdi ümitlerini?

Yoksa aradığını bizde mi görürdü? Şehrimizi Hira mı bilirdi? Rabbinin beklediği sahici insanın ruh izlerini bizim yüzümüzde mi okurdu? Yanımızda mı kalırdı öylece? Bizim sokaklarımızda mı bulurdu sahici insanlığı, sahih adamlığı?

Sahi, nereye dönerdi Muhammed-i Emin (sav)'in yüzü? Bizden yana mı? Bizden uzağa mı?

Bugün bu sorunun sınavındayız.

Ne oldu bize?

İlişkilerimiz sanallaştı.  Sevgilerimiz yapaylaştı.  İltifatlarımız sahiciliğini yitirdi.

Sözün değerini yitirdik. Beğenilerimizin kıblesi şaştı.

Riya ve gösteriş baş tacı edilir oldu.  Güç tutkusu çizdi yollarımızı.

Şehvetin ardı sıra yürütülüyor insanlık. Menfaat ve servet öncelikli değer haline geldi.

Billur sular gibi akan insanlığın fıtratına tortular bulaştı.

Oysa vahiy, tortuları temizlemek için, küllere bulanmış yüzümüzü yumak için indi ufkumuza.

Allah'ın Elçisi'nin gayreti bu yolda oldu.  İslam, biricik saflaşma ümididir insanlığın.  Gelin görün ki, ümidimizi de hoyratça tükettik.

Hayatımıza hâkim olan yapaylıkları, gösterişi dine de hamleder olduk, din dilinin kirletilmesine göz yumduk.  Hakikatin saf dili olmamız beklenirken, ne yazık ki, hakikatin temsilcisi olmak üzerinden kendimize ayrıcalık devşirmeye kalktık.

Din serapa hakikattir.

Hakikat bizim malımız değildir, hakikatin bizim bağırıp çağırmamıza ihtiyacı yoktur. Hakikat bizim kas kuvvetimize minnet etmez, bizimle ayakta durmaz, aksine bizi ayakta tutar.

Gelin görün ki, hakikat üzerinden kendimize iktidar kurmaya kalktık.  Hakikate hizmetin yerini hakikati kendimize ram etmek aldı.

Gövde olacaktık Rasul (sav)'e, gölge değil… O'nun duruşunu, tavrını, edasını, sözünü ayağa kaldıracaktık canla başla. Neredeyiz, sahi, neredeyiz? Yoksa biz Nebi'yi sadece anıyor muyuz; sade bir hatıra diye uzaklara mı koyuyoruz?

Acaba nerede kaybettik?

Bu sorunun cevabını bir başka yürüyüşte arayalım.

Hep beraber Taif'e geçelim. Ümidi avuçlarımıza dua koyalım. Samimi niyetimizi yüreğimizde can diye gezdirelim. Varalım Taif'e insanları ebedi kurtuluşa çağıralım. Fakat hiç beklemediğimiz olsun; sonsuz mutluluklarını düşündüğümüz insanlar tarafından taşlanalım.

Ümitlerimiz kanasın. İçtenliğimiz karalansın. Taif'in sokaklarında ayaklarımız kan revan, yüzümüz kir toz içinde yürüyelim. Ebedî hicrana düşmesin diye içimizin titrediği insanların hışmına uğrayalım. O çaresizlik içinde, o ümitsizlik sisinde,  Cebrail (as)’in "Sen istersen şu dağı üzerlerine devrilecek" teklifine muhatap olalım.

Güç bizde iken durdurabilir miydik nefretimizi?  Yetki elimize verilmişken yatıştırabilir miydik gücenikliğimizi? Yoksa dağ pınarları gibi merhamet mi akardı yüreğimizden? "Onlar bilmiyorlar ya Rab, bağışla onları…"

Dindarlığımızı ısrarla güç haline getirirken, sahiden Taif'teki Muhammedî duruşu mu benimsiyoruz? Gerçeğin yanında duruşumuzdan ayrıcalıklar umarken "ya Rab, onlar bilmiyorlar, bağışla onları" içtenliğinin yanına uğrayabilir miyiz?

Hani bizim merhamet dilimiz?  Nerede bizim şefkatli sesimiz? Kesildi mi bizim diriltici nefesimiz?

Öldü mü insanlıktan ümidimiz? Hani insanlığın ümidi olacaktık biz?

Gövde olacaktık Rasul (sav)'e, gölge değil… O'nun duruşunu, tavrını, edasını, sözünü ayağa kaldıracaktık canla başla. Neredeyiz, sahi, neredeyiz? Yoksa biz Nebi'yi sadece anıyor muyuz; sade bir hatıra diye uzaklara mı koyuyoruz?

Yok mu Rasul (sav)'ün durduğu yerde, bedel ödemeye razı olarak, kınayanların kınamasından korkmayarak duracak içtenliğimiz? Yok mu üzerimize taşlar yağarken, yüzümüze kapılar kapanırken, bir köleye meselâ, bir ezilmişe Yunusça bir tebessüm haberimiz?

Bir kölenin gönlüne girmeyi zafer bilecek içtenliğimiz nerede kaldı sahi? Yoksa kalabalıkları görünceye kadar, kitleleri ikna edinceye kadar, muktedirleri yanımıza çekinceye kadar başarısız mı sayacağız kendimizi?

Hiç bilmez mi insan, hiç hatırlamaz mı, samimiyetini tartan teraziler görünmez dünyadan? Bir insanın içten niyetine değer biçen tezgâhların sesi duyulmaz dünyadan? Kırık bir kalbin ateşli yakarışlarına, ince sızılarını duyan Biri var.

Bilmez mi insan?

Yalnızlıkta, çaresizlikte içinin saf sesini, gönlünün içten hevesini gök ağaçları gibi yücelerde meyveye durduran Biri var.

Görmez mi insan?

 

 


[1] Şakk-ı Kamer: Ay Bölünmesi. Şakk-ı Kader: Kader Bölünmesi. Ay'ı bölecek kadar hatırı yüksek vahyin insanlığın ufkuna inişi bir kader bölünmesi olarak tarif edilse değer. "Şakk-ı Kader" tabiri, bu satırların yazarına aittir.

 

Bu yazı Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Senai Demirci

1964, Samsun doğumlu.  1990’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazı hayatını sayıları 30’a yaklaşan kitapların yazarı olarak sürdürüyor. Kendi adına kurduğu Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve Okul Öncesi Eğitim Kurumu’nda eğitim çalışmaları yapıyor. Çeşitli radyo ve televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapan Senai Demirci, Sonpeygamber.info’nun çalışmalarına düzenli olarak katkıda bulunuyor.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin