Kültür Sanat
Tasavvuf
 

İlk ve Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)

 

 

Tasavvuf Kültüründe Hakîkat-ı Muhammediye ve Nûr-ı Muhammedî

 

Sûfî düşünce, Hz. Peygamber’in bedeni ve cesedi ortaya çıkmazdan önce, peygamberlerin bu âlemde onun vekilleri olduğunu ifade eder. Bu vekâlet, “Hakîkat-ı Muhammediye” (1) nin vekâletidir. Çünkü bizzat Hz. Peygamber’e “ne zaman peygamberdiniz?” diye sorulduğunda O, “Adem, su ile balçık arasında iken –yani, o daha vâr olmadan- ben peygamberdim” cevabını vermiştir (2).   Tasavvuf düşüncesinde ilk Peygamber Adem (a.s)’ dan Hz. Peygamber’ e kadar her peygamberi kapsayan bu Muhammedî Hakîkatin,  sembolize edildiği bir diğer kavram ise, Nûr-ı Muhammedî kavramıdır. Hz. Peygamber’in Kur’ân-ı Kerîm’de (Ahzâb,33:46) “ışık saçan bir kandil”  (sirâcen münîrâ) olarak zikredildiği bilinmektedir. Bir başka âyet, peygamberimizin bize “Allah’tan gelen bir nûr”  (Maide, 5:15) olduğunu söyler. Ayet, müfessirler tarafından da Hz. Peygambere bir referans olarak da yorumlanır. (3)   Ayrıca Hz. Peygamberin sıklıkla kullanılan lakaplarından biri de, “Nûru’l-Hüdâ”dır. 

Bursevî de Hz. Peygamber Efendimizin, Kur’ân-ı Kerîm’de “Nûr saçan bir kandil” olarak tanıtıldığı üzerinde durur: Bu âyette, Rasûlullah’ı muma benzetme vardır. Mum olmasa, gece karanlığında istenen yere ulaşmak mümkün olmadığı gibi, Rasûl-i Ekremin varlığının mumu olmasa, mevcûdâtın hepsi yokluk karanlığında kalıp, varlık nûruna yol bulamazlar ve feyiz yolundan kaynağın bulunduğu menzile doğrulamazlardı. (4)

 
a) Ataların Alnındaki Nûr
Peygamberimizin babası Abdullah’ın,  annesi Amine ile evlenmesinden hemen önce, kendisini baştan çıkarmaya çalışan bir kadından bahseder. Abdullah, peygamberimiz ana rahmine henüz düştüğünde, evliliğinden bir gün sonra, aynı kadını tekrar görünce, kadın ondan yüz çevirmişti. Niçin böyle yaptığını söylediğinde kadın, “dün sizde gördüğüm nûr, bugün sizi terk etmiş” demişti.

İslâm âlimleri için bu nûrun basit bir sembol olmaktan öte derin bir anlamı içerdiği görülmektedir. Rivâyetlere göre, Allah Teâlâ, Hz. Adem’i yaratınca, onun alnına gündüz güneş, gece ise ay gibi parlayan bembeyaz inci misali Hz. Peygamber’in nûrunu yerleştirmiştir. Adem (a.s.)’ın alnındaki bu nûr, hamile kalan eşi Havvâ validemize sonra da Şît Peygambere geçmiştir. Bu şekilde elli erkek ve elli kadın olmak üzere toplam yüz kişiden geçen nûrun son halkası, Hz. Peygamberin babası ve annesi olmuştur.(5)  İbn İshak,  (öl. 150/767) Peygamberimizin babası Abdullah’ın,  annesi Amine ile evlenmesinden hemen önce, kendisini baştan çıkarmaya çalışan bir kadından bahseder. Abdullah, peygamberimiz ana rahmine henüz düştüğünde, evliliğinden bir gün sonra, aynı kadını tekrar görünce, kadın ondan yüz çevirmişti. Niçin böyle yaptığını söylediğinde kadın, “dün sizde gördüğüm nûr, bugün sizi terk etmiş” demişti. İbn İshak’a göre bu kadın, Abdullah’ın iki gözü arasında beyaz, parlak bir nişan görmüştü ki, o peygamber ana rahmine düştüğünde ondan kaybolmuştu. Bu hikâyenin kadın kahramanları, tarih kitaplarında çeşitli kimlikler altında zikredilir. İbn İshak, bu kadının Varaka b. Nevfel’in kız kardeşi olduğunu ifade eder. Kadın, erkek kardeşi tarafından bir peygamberin çok yakında geleceği konusunda uyarılmıştır. Tabî ki kadının Abdullah’ın yüzünde fark ettiği şey, onun taşıdığı peygamberlik nûruydu. Bu hikâye, daha sonraki tarihçiler tarafından da kullanılmıştır. (6)

Hatta atalardan tevârüs eden bu nûrla ilgili olarak, Hz. Muhammed (sav)’in atalarının rüyalarında ışık ya da ışıldayan ağaçlar görmek sûretiyle Hz. Peygamberin gelişini haber aldıkları söylenir.(7) Rubin’i destekleyen bir olay, Abdulmuttalib’le ilgili olarak şöyledir:

Anlatıldığına göre, Rasûlullah’ın dedesi Abdulmuttalib, Hicr’de uyurken, birden irkilerek uyanmış. Abbas (r.a) anlatıyor: “ben o gün, henüz konuşulanları kavrayabilen bir çocuktum. Abdulmuttalib’in peşine takıldım. O, Kureyş kahinlerine gelip şöyle dedi:

“Rüyamda, sırtımdan gümüş bir zincir çıktığını gördüm. Bu zincirin dört ucu vardı. Bir ucu doğu, bir ucu batıya, bir ucu gökyüzünün derinliklerine, bir ucu da toprağın dibine uzanıyordu. Ben o zincire bakarken, zincir, nûrlu, yemyeşil bir ağaca dönüştü. Ben bu vaziyette dururken, yanıma iki ihtiyar geldi. Birine:

-“Siz kimsiniz?” dedim.

-“Ben, Rabbu’l-âlemîn’in peygamberi Nûh’um” dedi. Ötekine:

-“Peki siz kimsiniz?” deyince, o da:

-“Ben, Rabbu’l-âlemîn’in halîli İbrâhim’im” dedi. Sonra uyanmışım. Kureyş kâhinleri,

“Eğer bu rüyayı gerçekten gördüysen, senin neslinden bütün yer ve göktekilerin kendisine imân edeceği bir peygamber çıkacak demektir. Zincirlerin halkaları, birbirlerine geçişli olduğu için, bu zincir, bu peygamber’in tabî ve yardımcılarının çok ve güçlü olacağını gösterir. Zincirin ağaca dönüşmesi ise, bu peygamber’in getirdiği dinin ebediyen pâyidâr olup, kendisinin de son derece yüce bir şerefi olacağını gösterir…. dediler. Huneyn günü Hz. Peygamber  “Yalan yok ki, ben peygamberim. Ben Abdulmuttalib’in torunuyum.”(8) derken Abdulmuttalib’in bu rüyasına işaret ediyordu.(9)        

Hz. Peygamber de annesinin rüyasını bir sözlerinde şöyle belirtirler:
“Adem (a.s) daha çamur halinde iken ben, Allah katında “hatemu’n-nebiyyîn” diye yazılmıştım. Size ilk işaretlerimi şimdi vereceğim: Babam İbrahim (a.s)’in duası, İsa (a.s) ın müjdesi ve annemin bana hamileyken gördüğü rüyadır. O rüyada annem, kendinden bir nûr çıktığını ve Şam saraylarını aydınlattığını görmüştü.”(10)


Tusterî, bu meyanda Allah’ın kendi nûrundan ilk defa Hz. Muhammed’i yarattığını ileri sürmüş ve Muhammedî varlığın, âlemin varlığından önceliğine işaret etmiştir.

b) Konunun Tasavvuf Klasiklerinde Ele Alınışı

Sehl b. Abdullah Tusterî, (öl.283/896) Nûr-ı Muhammedî görüşünü tasavvufî literatürde ilk kez dile getiren sûfî olarak görülür.(11)  Tusterî, bu meyanda Allah’ın kendi nûrundan ilk defa Hz. Muhammed’i yarattığını ileri sürmüş ve Muhammedî varlığın, âlemin varlığından önceliğine işaret etmiştir. Bakarâ Suresi 30. âyetin tefsirinde “Allah Te’âlâ Adem’i Yaratmadan önce meleklere ben yeryüzünde halîfe yaratacağım” demiş ve Âdem’i izzet çamurundan, Hz. Muhammed’in nûrundan yaratmıştır.(12)   

Abdulkadir Geylânî, “Nûr âyeti”ni Peygamberimize referansla şöyle yorumlar: Hz. Peygamber’in cesedi, onun rûhunun kandilliğidir. Kandillikte vahiy ışığının fânusu vardır. onun, kendisine inen vahyi tebliğ etmesi, bir lambadır. Nübüvvet nûru, kalp kandilliği fânusuna yayıldığı zaman, nûr üstüne nûr olur.(13)   

Yûnus Emre, on üçüncü asırda Muhammedî nûrun âlemden evvel oluşunu şöyle dizelere döker:

Yetmiş bin yıl öndinden yarattı Muhammed’i

Hak kendü âşık oldu bahâne bir yıldızdan

Ol yıldız varıdı kandaydı Âdem cânı

Ya bunca peygamberler anılmadın ağızdan

Âlimler bunu bilmez degme akl ana irmez

Hidâyetdür Yûnus’a keşf oldı hacemüzden.(14)  

Yaratıldı yir ile gök, Muhammed dostlıgına

Levlâk ana delil durur ansuz yir ü gök olmadı.(15)

Sûfîler, yaratmanın iki tarzına işaret eder. İlki, bir şeyin aracılığı olmaksızın yaratılmadır. Bu anlamda yaratılan tek şey, Hz. Peygamber’in hakîkatidir. “Eşyâyı yokluktan var eden Allah” derken, kastedilen bu tarz yaratmadır. İkinci yaratma ise, bir şey vasıtasıyla ve bir şeyden var etmektir. Bu anlamda var etmek, Peygamber’in hakîkatinin dışındaki şeylerin yaratılmasıdır. Öyleyse Hz. Peygamber’in hakîkatinin ilk hakîkat olarak diğer hakîkatlerle Bir ya da Mutlak Varlık arasında vasıta olması, gerçekleşip bitmiş bir olay değildir. Hz. Peygamberin hakîkati, sürekli ve daimî olarak Bir’den çıkan tecellînin ilk yansıdığı hakîkatken, aynı zamanda ilk tecellîyi diğer hakîkatlere ulaştıran hakîkattir. İbn Arabî’nin Peygamberimizin hakîkatinde ferdiyet tecellisini görmesi, onun bu özelliğinden kaynaklanır. İbn Arabî bu durumu, “Hz. Muhammed (sav) insanlık türündeki en yetkin varlıktır, bu nedenle iş (yaratma ya da zuhûr eylemi) onunla başladığı gibi onunla bitti” diyerek dile getirir.(16)

İbn Arabî, Hz. Peygamberin hakîkati var olduğunda, yönetici, sultân ve kendisine bakılan varlık olarak var olmuştur der. Allah, bedeninin yaratılışı geciktiğinde, onun adına vekiller yarattı. İlk vekîli ve halîfesi ise, Adem’di. Sonra insan cinsinde üreme ve çoğalma meydana gelmiş, Allah, Hz. Muhammed (sav)’in temiz bedenine ulaşıncaya kadar, her zamanda ve her devirde halîfeler yaratmıştır. Hz. Peygamber’in bedeni ise, güçlü bir güneş gibi ortaya çıkmıştır. Artık bütün ışıklar onun keskin nûruna dahil olmuş, bütün hükümler O’nun hükmünde gizlenmiş ve bütün şeriatler, ona boyun eğmiş, daha önce gizli olan efendiliği ortaya çıkmıştır. Binâenaleyh, Hz. Peygamber, ‘ilk, son, zâhir, bâtın ve her şeyi bilendir.’(17)  

Hz. Muhammed (sav), bütün isimlerin ma’nâlarını taşıyandır. Çünkü O’na cevâmiu’l-kelîm verilmiştir. Bu mertebenin ismi ile, bütün fıtrî istîdât ve kâbiliyetleri câmî’ olan “Allah”tır. “Allah’ın gölgesi” ya da “ilk gölge” de denir. Çünkü masivallahda Allah’ın gölgesi insan-ı kâmildir.(18)  

Hz. Mevlânâ O’nun yaratılışını aşkla birlikte değerlendirmekte,  Mesnevî’sinde “Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım” hadîsi kudsîsini, aşkla birlikte tefsîr etmektedir:

Aşk, denizi bir çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir.

Pak aşk, Hz. Muhammed (sav)’le eşti. Tanrı, aşk yüzünden ona “Sen olmasaydın…” dedi. Hasılı O, aşktan tekti. Onun için Tanrı, O’nu peygamberler içinden seçti.

Sen, pak aşka mensub olmasaydın, sende aşk olmasaydı, hiç gökleri var eder miydim? dedi.

Ben aşkın yüceliğini anlayasın diye kadri yüce göğü yücelttim.

Âşıkların horluğundan bir koku alasın diye toprağı tamamıyle hor ettim, ayaklar altına serdim. Aşkla bir yoksul nasıl değişir, anlaman için toprağa yeşillik ve tazelik verdim.Şu yerinden kımıldamayan dağlar da, sana âşıkların sebâtını söyler.(19)  

Abdurrahman Câmî, Hz. Peygamberin nûrunun Hz. Adem’den Hz. İsa’ya kadar peygamberlere nasıl hayat kaynağı olduğunu şu dizelerle ifade etmektedir:

Onun nûru, Âdem’in alnında gözükmüş,

Bu nedenle melekler, başlarını secdeye koymuşlardı

Nûh, tufânın tehlikelerinde

Küçücük gemisinde yardımı ondan görmüş,

Onun iyiliğinin kokusu İbrâhim’e ulaşmış,

Ve Nemrud’un odunundan onun gülü çüçeklenmiş

Yûsuf, onun karşısında zerâfet sarayında

(Sadece) bir köle idi, on yedi dirhemlik

Onun yüzü, Mûsâ’nın ateşini aydınlattı

Onun dudağı, İsa’ya ölüyü nasıl dirilteceğini öğretti.(20) 

 

Allah u Te’âlâ, “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” (Nur: 24/35) âyetinde kendisini “Nûr” diye isimlendirmiştir. Çünkü, gökler ve yer, daha önce yokluk karanlığındaydılar. Allah te’âlâ onlara varlık vererek izhâr etti. Rasûlullahı da “Nûr” diye isimlendirdi.

 

 

Âlemin bahârının nûru da, Âdem’in bahârının nûru da O’dur.(21)     

Allah u Te’âlâ, “Allah, göklerin ve yerin nûrudur” (Nur: 24/35) âyetinde kendisini “Nûr” diye isimlendirmiştir. Çünkü, gökler ve yer, daha önce yokluk karanlığındaydılar. Allah te’âlâ onlara varlık vererek izhâr etti. Rasûlullahı da “Nûr” diye isimlendirdi. Çünkü Hak Te’âlâ’nın kudret nûru ile ilk yarattığı ve yokluk karanlığından ilk çıkardığı nûr, Hz. Muhammed (sav)’in nûru idi. Daha sonra âlemi içindekilerle birlikte Rasûlünün nûrundan, onları da birbirlerinden yarattı. Varlıklar O’nun nûrundan ortaya çıktığı için onu “Nûr” diye isimlendirdi.(22)     

“Bir şeyin aslı, o şeyin hakîkatidir” diyen(23) İmâm Rabbânî (öl.1034/1624)’nin Mektûbâtında hakîkat-ı Muhammediye ile ilgili önemli bilgiler mevcuttur. Öncelikle o, Mektûbâtının 44. mektubunda, Hz. Peygamberin kâinatın yaratılış sebebi olduğunu ifade eder: “ Eğer Peygamberimiz olmasaydı, Allah, kâinâtı yaratmaz ve Rab olduğunu açığa çıkarmazdı. O henüz Âdem su ve toprak arasında iken peygamberdi.”

Kimin işlerinde öncüsü bu olursa,

O, günahların esâret bağıyla bağlanmaz.(24)

Rabbânî’ye göre, sevgi varlıktan öncedir ve bu sevginin merkezi de Hakîkat-ı Muhammediye’dir: Hakîkatler hakîkati olan Hakîkat-ı Muhammediye, zuhûrların başlangıcı ve mahlûkâtın yaratılmasının menşei olan taayyun-i hubbîdir. (Sevgi taayyünü) bu ,  bir hadîs-i kudsîde de geçer: “Ben gizli bir hazîne idim, bilinmeyi istedim ve beni tanısınlar diye mahlûkâtı yarattım.” İşte bu kenz-i mahfî (gizli hazîne)den zuhûr sahnesine çıkan ilk şey, mahlûkâtın yaratılmasına sebep olan sevgidir. Eğer bu sevgi olmasaydı, var etme kapısı açılmamış olacak, âlem, yoklukta yerleşik olacaktı. “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım ve rubûbiyetimi izhar etmezdim.” hadîsinin sırrı da burada yatmaktadır.(25)

Hz. Peygamberin Son Peygamber Oluşu

 

Hz. Peygamber, son peygamber olmasını şu şekilde ifade eder: “Benden önceki Peygamberler ile benim durumum, şu misalde olduğu gibidir: Bir adam, görkemli binâlar inşâ eder. onları güzelleştirir, süsler ve tamamlar. Fakat köşelerden birinde bir kerpici eksik bırakır. İnsanlar, onu gezip dolaşırlar ve çok beğenirler. Ancak, ‘Şuraya bir kerpiç konsaydı da, tamam olsaydı’ derler. İşte ben, o mükemmel binâyı tamamlayan kerpiç gibiyim.”(26)

Tasavvufî düşünce “hâtemu’n-nebiyyîn” ifadesini iki farklı okumayla birlikte değerlendirmiştir. O, Hz. Muhammed (sav), son peygamberdir ve hem de, nübüvveti mühürleyen kişidir.(27)

Birisine nihâyet nedir?  diye sormuşlar da, insanın başladığı yere dönmesidir demiş!(28)

İbn Arabî’nin varlık teorisinde başlangıç ve sonlar arasındaki ilişki, önemli bir yer tutar. Dairesel bir varlık anlayışında başlangıç sonda ortaya çıkar, sonlar başlangıçlara eklenir… Hz. Peygamber ilk varlıktır. Onun ontolojik bakımdan ilk, tarihsel bakımdan son peygamber olması, insanın varlık ve hakîkati bakımından ilk, fakat âlemdeki zuhûru bakımından son varlık olmasıyla uyumludur.(29)

Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürmetine kaldırdılar. Açılmamış kilitler vardı; onlar, “İnnâ fetahnâ” eliyle açıldı. O, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da, bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada cennetlere. Bu dünyada “Sen onlara yol göster” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster” der. Onun gizli âşikar işi, daima “Ya Rabbi, kavmime sen doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar” demektir. Onun nefesiyle iki kapı da açıktır. Duası, iki âlemde de müstecâp olur. Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden, son peygamber olmuştur.  Sanatında son derece ileri gitmiş bir üstadı görünce, bu sanat, sende bitmiştir demez misin?

Ey Peygamber! Mühürleri kaldırmak, kapalı kapıları açmaktasın, hâtemsin, bu iş, seninle ve sende bitmiştir. Can bağışlayanlar âleminde bir Hâtem’sin sen.

Hasılı, mühürleri kaldırma ve kapıları açmada Hz. Muhammed (sav)’in işaretleri, tamâmıyle açıklık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklıktır, açıklık içinde açıklık.(30)

Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez. Senin kitâbını, mucizeni ben yüceltirim, Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum. Ben seni iki cihânda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor hakir bir hâle korum… Sen, benden daha iyi başka bir koruyucu arama!

Yine Mevlânâ, Mesnevî’sinde Allah’ın “son Peygamber”e vaatlerini şöyle ifade eder:

Tanrı’nın lütufları, Mustafâ’ya vaatlerde bulundu da dedi ki: “Sen ölsen bile bu din, bu iman ölmez. Senin kitâbını, mucizeni ben yüceltirim, Kur’ân’dan bir şey eksiltmeye, ona bir şey katmaya yeltenen kişiye ben mani olurum. Ben seni iki cihânda da korurum. Sözünü kınayanları terk eder, onları hor hakir bir hâle korum… Sen, benden daha iyi başka bir koruyucu arama! Senin parlaklığını gün geçtikçe artırır, adını, altınlara, gümüşlere bastırırım. Senin için mimberler, mihraplar kurdururum. Ben seni öyle seviyorum ki, senin kahrın, benim demektir. Şimdi adını korkudan gizlice söylüyorlar, namaz kılacakları zaman gizleniyorlar. Melun kâfirlerin korkusundan dinin mağaralarda gizli kalıyor ya..

Bütün âlemi, minârelerle dolduracağım, kulların, şehirler alacak, mevkîler bulacak.Dinin balıktan aya kadar her tarafı kaplayacak. Kur’ân’ın Musa’nın asâsına benzer, küfürleri ejderha gibi sömürüp yutar. Sen, toprak altında uyursun ama o tertemiz söz asâ gibi her şeye agâhtır. Kast edenlerin elleri o asâya ulaşamaz. Uyu ey padişah uyu… Uykun mübârek olsun!(31)

Hz. Peygamberin vefatıyla son bulan “şeriat koyan nübüvvet”, kesin olarak mühürlenmiş, sona ermiştir. Muhammedî hakîkat, nasıl, Peygamberimiz gelmeden evvel, diğer Peygamberler vasıtası ile tarihe ışık tutmuşsa, Peygamberin vefatından sonra da onun vârisleri ile devam edecektir. Zaten “Bu ümmetin velîleri, önceki ümmetin nebîleri gibi” değil midir?(32)

Son olarak Hz. Hüdâyî de şöyle diyor:

Dünyâ ve âhiret saâdetinin sermâyesidir Muhammed (sav)

Hz. Adem’in yaratılmasının maksadıdır Muhammed (sav)

Her ne kadar sûret olarak Âdem önce gelse de,

Gerçekte öncü ve önderdir Muhammed (sav)

Gerçi peygamberlik yüce bir makâmdır Hüdâyî,

Fakat hem Hâlık’ın dostudur Muhammed (sav)

Hem Hâtemu’l-enbiyâdır Muhammed (sav).(33)


1) Hakîkat kelimesi için bk. İbn Manzûr, Lisânu´l-Arab, Beyrut, ts. X, 52; Ayrıca, D.B. Macdonald, İ.A., V,  100-1, İst. 1977; Uludağ Süleyman,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İst. 1995, 215-6

2) Hadîsin bu şekil rivâyeti için bk. İbn Arabî, Futûhât, I,  243; EbuBekir Sirâceddîn, (Martin Lings) öteki âlemin, kendi bütünlüğü içinde ve bütün ananevî dereceleri ile birlikte hem zamandan önce ve hem de zamandan sonra olduğunu ifade eder. Bu husûs, Peygamberin zamânın başlangıcında Âdem (a.s.)’ın bedeninin yaratılışına ve öteki âlemdeki kendi peygamberliğine işâret eden şu hadisi ile ifade edilmiştir: “Âdem henüz su ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” Bu yüzden denebilir ki, insanın gerisinde sadece tarihsel ve “yatay” bir geçmiş değil, aynı zamanda manevî ve “dikey” bir geçmiş de bulunuyor. EbuBekir Sirâceddîn, The Book of Certainty; Yakîn Risâlesi, terc. Veysel Sezigen, Vural yay. İst. 2006, 67-8; Hakîkati Muhammediye ile ilgili müstakil bir bölüm için bk.; Michel Chodkiewicz, Seal of Saints, İngilizce’ye terc. Liadain Sherrard, Cambridge,1993, 60 vd.

3) Krş. Taberî, Tefsîr, Suudi Arabistan, 2003, VIII, 264; Bursevî, Tefsîr, Tercüme, Hasan Kâmil Yılmaz ve arkadaşları IV, 495; Ayrıca bk., Ferâh, 52, 91  yine de bazı tefsirlerde bu nûrun Kur’ân olduğu ifade edilir; Muhyiddin İbn Arabî, Rahmetun mine’r-Rahmân, fî tefsîri işârâti’l-Kur’ân, Dımeşk, 1989, II, 13 

4) Bursevî, Ferâhu’r-Rûh, 68

5) Nebhânî, Yûsuf b. İsmail, Huccetullâhi ‘ale´l-âlemîn, fî mucizâti seyyidi´l-mürselîn, Diyarbakır ts.  216-220; ayrıca ataların alnındaki Hz. Peygamber nûru için bk. Ahatlı Erdinç, Peygamberlik ve Hz. Muhammed’in Peygamberliği, 89

6)  Konu ile ilgili bilgi için bk. A. Guillaume, The life of Muhammed; A.Translationof Ibn Ishâq’s Sîrat Rasûl Allah; Karaçi, 1982 68-9, İbn Hişam, Sîre, Beyrut, 1971, I, 164-5; Ebu Nuaym, Delâil, I, 130 Haleb baskısı, 90-1; Mâverdî, A´lâmu´n-Nübüvve, Beyrut 1994, 291-2; İbn Sad, Tabakât, Kâhire, 1989, I, 95-6; Bursevî, Ferâhu’r-Rûh, 89; Algül Hüseyin, İslâm Tarihi, I, 121; Bu nûrun tâliplilerinden olan Fatıma El-Haşimiyye´nin Abdullah’a aşkını güzel bir şekilde resmeden, önsözünü Rıza Tevfik’in yazdığı çağdaş bir Farsça sîret için bk. Zeynel Abidin Rahnuma, Fahrıâlem, terc. Hayati Aydın, Cemil Sönmez, İst. 2004 Eserdeki kurguya göre, Hz. Muhammed, Bu kadınla, annesinin öldüğü gece karşılaşmıştır.  Konu ile ilgili ayrıca bk. Louis Massignon’un İ.A.’daki “Nûr-ı Muhammedî” maddesi,  IX, 362, 1964

7) U. Rubin, Pre-existence and Light:Aspects of the concepts of Nûr Muhammed, Israel Oriental Studies, V/62-119, Tel Aviv, 1975

8) Buhari, Cihad, 97

9) Bursevî, Tefsîr, III, 377-8; VII, 277-8; Hz. Mevlânâ da rüyasında deniz kenarında bir ağaç görmüş kişinin rüyasını şöyle tabir etmiştir: “Bu dipsiz deniz, Yüce ve Büyük Allah’ın büyüklüğü, iri ağaç, Muhammed (s.a.v.)’in kudsî varlığı, ağacın dalları, peygamberlerin rütbeleri ve velîlerin makamları, büyük kuşlar, onların ruhları, çıkardıkları farklı sesler ise, dillerinin sırları ve gizemleridir.” Eflakî, Ariflerin Menkıbeleri, terc. Tahsin Yazıcı, I, 595 İst. 2001; ayrıca bk.  Annemarie Schimmel, and Muhammed is his Messenger, (Chapel Hill, 1985) 131; Rüyanın değişik versiyonu için bk. Ebu Nuaym, Delâil, I, 99-100

10) Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 127; Beyhaki, Delâil, I, 83

11) Böwering, Gerhard, Early Sufizm Between Persecutıon and Heresy, bu makâle, Islamic Mistisizm Contested, (ed. Frederick De Jong-Bernd Radke, Leiden, 1999) içinde yayınlanmıştır.  60 vd. Makalenin Türkçe çevirisi için bk. Abdurrezzak Tek, Zulme Uğrayan ve İlhadla Suçlanan Sufiler, UÜİFD. XII, s.y. 2, 2003, 361 vd.  Nûr-ı Muhammedî ile ilgili müstakil bir makâle için bk. Demirci, Mehmet, Nûr-ı Muhammedî, DEÜİFD. İzmir, 1983, I, 239; Hakîkat-ı Muhammedi’ye ve tarihsel gelişimi için de bk. Aynı yazar, “Hakîkat-ı Muhammediye”, DİA, XV, 180; Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İst. 1995, 147 vd.

12) Tusterî, Tefsîr, 15; Sehl’in nûr-ı Muhammedî ile ilgili yorumları için bk. Böwering, Gerhard, The mystical vision of, existence in classical Islam: 149-151 Berlin, 1980; Böwering, “The prophet of İslâm: The First and the Last Prophet”, The Message of the Prophet içinde,  49-52 Annemaria Schimmel, a.g.e., 125’den naklen.

13) Nureddin Ebu’l-Hasan, a.g.e., 141,

14) Yûnus Emre, Dîvân, Haz. Mustafa Tatçı, 234

15) Yûnus Emre, a.g.e., 372

16) İbnu´l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Tercüme ve şerh Ekrem Demirli, Şerh kısmı, 522

17) Futûhât,  Tercüme, Ekrem Demirli, I,  390 vd.; 416 vd.

18) Futûhât, Beyrut, ts. III, 312

19) Mevlânâ, Mesnevî, V, 223-4

20) Schimmel, a.g.e., 133; Hz. Peygamber’in nûruyla ve onun yaratılışta ilk oluşuyla ilgili nefis yorumlar için ayrıca bk. Mevlânâ, Mesnevî, tec. Veled Çelebi, MEB. Yay. İstanbul, 1991, II, 69 vd., VI, 150

21) Bursevî, Tefsîr, III, 377

22) Bursevî, a.g.e., IV, 496

23) Rabbanî, Mektûbât,  İstanbul,  ts., II, 192; Mektupların üç ciltlik bir tercümesi için bk., Talha Hakan Alp ve arkadaşları,  İstanbul, 2004

24) İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 88

25) Rabbânî, a.g.e. II, 522-5

26) Buharî, Menâkıb, 18; Müslim, Fezâil, 22

27) Hakim Tirmizî, Kitâbu Hatmi’l-Evliyâ, 342

28) Mahmud Şebusterî, Gülşen-i Râz, (çev.) Abdulbaki Gölpınarlı,  İst. 1989,  31-32

29) İbnu’l- Arabî, Fusûsu’l-Hikem, Çeviri ve şerh, Ekrem Demirli,  şerh kısmı, 512 vd.

30) Mevlânâ, Mesnevî, VI, 14-5

31) Mevlânâ, Mesnevî, III, 97-98

32) İbnu’l- Arabi, Futuhât, I, 223.

33) Bursevî, Tefsîr, IV, 152

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.