Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

İnanan ve İnandığını Yaşayan Peygamber

"De ki: Allah'ın dışında tapındığınız başka şeylere tapınmak bana yasaklandı. De ki: Sizin heva ve heveslerinize asla tabi olmam. Eğer öyle yapmış olsaydım muhakkak ki dalâlete düşmüş olurdum ve işte o zaman hidayete ermişlerden de olmazdım." (En'âm Suresi, ayet: 56)

Bu ayet-i kerime, bir hak peygamberin nasıl davranması, toplum içinde inananlara ve inanmayanlarla ilişkilerinde neleri yapması, neleri yapmaması gerektiğine dair önemli prensiplerin vaz'edildiği ayet-i kerimelerden biridir.

Nüzûl sebebi itibariyle kendisinden önce geçen 52-55 ayetlerine bağlıdır. Buna göre Hz. Peygamber'e gelen ve "kavim içinde zayıf görülen bir takım müslümanları, kendileri geldiğinde yanından uzaklaştırmasını" isteyen Kureyş'in eşrafından bazı kimselerin isteklerinin reddedilmesi gerektiğini bildiren ayet-i kerimelerden sonra bu ayet-i kerime bu isteklerin haklı ve kabul edilebilir istekler olmadığına işaret etmektedir. Daha açık bir ifadeyle müşriklerin bu istekleri onların heva ve heveslerinin bir ürünüdür, onların müşrik olmalarından kaynaklanan isteklerdir. Bir müslümanın bunları kabul etmesi imanı ile ters düşmesi demektir. Burada aslolan mantalitedir, düşünme ve akletme şeklidir ve bu mantalite şirkin, müşriklerin mantalitesidir. Hadiselere iman nuru ile bakan bir mümin asla böyle düşünmez ve onların bu düşüncelerini haklı da göremez.

Her şeyden önce bir peygamber, ümmetini iman etmeye davet ettiği hususlara kendisi iman etmiş olmalıdır. Bir insan, bizzat kendisi inanmadığı bir davaya başkalarını davet ettiği takdirde inandırıcı olamaz ve kimse de peşinden gelmez. O halde peygamber, muhataplarına "Bir olan Allah'a iman edin" diyorsa herkesten önce kendisi O bir Allah'a iman etmiş olmalı; O'nun dışında insanların tapındığı veya O bir Allah'a eş koştuğu sahte ilâhlara tapınmayı terk etmiş olmalıdır. Muhataplarına: "Atalarınızın bâtıl olan dinini bırakın ve Allah'ın benimle göndermiş olduğu Hak dine gelin." diyorsa herkesten önce kendisi O Hak dinin getirdiği uygulamalara; emir ve yasaklara uymalı ve O Hak dini, başkalarına bir numune olacak şekilde kendisi yaşamalıdır.

Hz. Peygamber'in, bir melek olmayıp insan olması hasebiyle getirdiği dini yaşaması ve Hak dinin tebliğini sadece sözlü olarak değil de fiilî olarak tebliğ etmesi yani insanlara örnek olması en geçerli ve etkili tebliğ yollarındandır.

Bir de bir peygamberin, muhatablarına getirdiği emir ve yasaklar, öncelikle kendisine yönelik emir ve yasaklardır. Peygamberin, ümmetinden üstünlüğü, genel olarak peygamberlerin, insanlar arasında ve onlar gibi yaşamalarına rağmen, seçkin insanlar olduğu doğrudur. Ama ilâhî emir ve yasaklar karşısında peygamberler de diğer insanlardan farklı değillerdir ve onlara uymakla birinci derecede sorumludurlar. İlâhî emir ve yasaklar, diğer insanları bağladığı gibi peygamberleri de bağlar ve bir peygamber, ilâhî emir ve yasaklar dairesi dışına çıkamaz.

İşte bunun içindir ki bu ayet-i kerimede Hz. Peygamber'e, muhataplarına "Allah'ın dışında tapındığınız başka şeylere tapınmak bana yasaklandı." demesi emredilmektedir.

Peki, bir peygamber, ilâhî emirlerin dışına çıkarsa ne olur? İşte Hz. Peygamber'in dilinden bunun cevabı: "Eğer öyle yapmış olsaydım muhakkak ki dalâlete düşmüş olurdum ve işte o zaman hidayete ermişlerden de olmazdım."

Bir peygamber dalâlete düşer mi? Hidayetten mahrum bırakılır mı? Elbette bu, düşünülebilecek bir durum değildir. Allah'ın vahy desteğine mazhar olan, ilâhî murakabe ve koruma altındaki bir şahsın dalâlete düşmesi olacak şey değildir. O halde Hz. Peygamber'e neden böyle söylemesi emredilmiş olabilir?

Yapılan işin, içinde bulunulan davranışın Bir olan Allah'a iman ile asla bağdaşmadığını, Hak din üzere olan bir kimsenin böyle bir şeyi kesinlikle yapmayacağını ifade etmenin en etkili yolu bunu bir peygambere izafe etmektir. Yani deniliyor ki: "Siz ey muhataplar, sizin bu yaptığınızı bir peygamber bile yapmış olsa dalâlete düşmüş demektir. Ya siz buna göre ne haldesiniz? Elbette içinde bulunduğunuz yol, yol değildir; üzerinde olduğunuz din, din değildir; zayıf Müslümanları yanından kovmak gibi peygamberden istediğiniz şeyler haklı ve makul istekler değildir; olsa olsa beşerî ve zalimce isteklerdir ki bu gibi istekler insanı Hak yoldan, doğru yoldan ve adaletten uzaklaştırır.

O halde gelin bu isteklerinizden vazgeçin; Hz. Peygamber'den, yapamayacağı şeyler istemeyin; birazcık insanlığınız varsa o zayıf Müslümanları yanından kovmasını istemezsiniz. Allah'ın huzurunda, Allah'ın emir ve yasakları karşısında onlarla sizin aranızda bir fark olamaz, Hak bir dinde insanlar kastlara, sınıflara ayrılamaz, peygamber bile olsa herhangi bir insana bir ayrıcalık tanınamaz. Allah ve gönderdiği Hak din karşısında insanlar "Tarak dişleri gibi" eşittirler. Siyahı, beyazı, kızılderilisi, sarısı; kölesi, cariyesi, efendisi; zengini, fakiri; kadını, erkeği ile bütün insanlar Allah'ın huzurunda eşit sorumluluk taşırlar. İşte gerçek Hak din budur. Bunun dışındaki uygulamalar, insanların bencil duygularından, şehvetlerinden kaynaklanan uygulamalardır ki bunu Allah'ın da, peygamberinin de, onlara iman etmiş olanların da kabul etmesi olası değildir.

Burada Hz. Peygamber'in halifelerine, Toplumları idare edenlere, O'nun getirdiği Hak dinin uygulamasını insanlara öğretmekle ve uygulamakla yükümlü olanlara önemli ikazlar bulunmakta:

1.Ey idareciler, kanunları uygulayıcı makamlarda bulunanlar, bu makamlara erişmiş olmakla kendinizi Hakk'a tabi olmaktan vâreste sanmayınız. Bakın, Peygamber dahi bundan, dini hayatında uygulayıp yaşamaktan azâde değildir. Bu dini uygulama mevkiinde olmanız, onun emirlerine tabi olmama gibi bir hakkı ve lüksü size vermez.

2.Peygamber gibi idareciler de diğer insanlar tarafından örnek alınan, davranışları taklit edilen insanlardır. Bir idareci, idaresi altındakilerin namuslu, iyi işler yapan, haramlardan kaçınan kimseler olmasını istiyor, toplumda iyiliklerin ve güzelliklerin hâkim olmasını istiyorsa her şeyden önce kendisi mümin olup iyi işler yapmalı, haramlardan dikkatle kaçınmalıdır.

3.İdareci, muallim, âlim, kanunları uygulayıcı konumunda olanlar her şeyden önce mümin olmalıdır. Onları haksızlıktan, zulümden, hatadan koruyacak olan imandır. Bir tek Allah'a iman etmemiş olanlar davranışlarında ve halkla olan ilişkilerinde kendilerini bir ve en büyük Allah'a karşı sorumlu hissetmeyecekleri için idaresi altındakilere adil davranmaz, zulmederler. O halde ey müminler, siz de sizi idare edecekleri tespit ederken iman kriterini mutlaka göz önünde bulundurun.

4.İdareci, dünya ehlinin; kendi şahsî menfaati, zevki, şehveti, heva ve hevesleri dışında bir şey düşünmeyen kimselerin istekleri konusunda dikkatli olmalı. Bu isteklerin Hakk'a; Allah'ın emir ve yasaklarına uygun olup olmadığını belirlemeden yerine getirmemeli.

5.İdareciler, idare ettiklerine eşit davranmalı; zengin-fakir, asaletli-asaletsiz, şehirli-köylü, kadın-erkek, köle-efendi ayırımı yapmamalı. Bu ayırımlar insanların şahsî ve bencil arzularından kaynaklanır. İdareci, makamı, mansıbı, derecesi ne olursa olsun hak sahibine hakkını teslim etmelidir.

6.Mühtedî olmak ve mühtedî kalmak için hep mühtedîlerle birlikte olunuz. "ve işte o zaman mühtedîlerden/hidayete ermişlerden de olmazdım."  cümlesinde "mühtedî olmazdım" denilmeyip de "mühtedîlerden olmazdım" denilmiş olması bize bunu ihtar etmektedir. Bir de unutmamak gerekir ki doğru olanların içinde doğru olmak, salih ameller işleyenlerle birlikte salih ameller işlemek insana daha kolay gelir.

7.Allah'ın haram kıldığı fiilleri işlemek sonunda insanı imanını kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakır. Dikkat edilirse Hz. Peygamber, müşriklerce teklif edilen işi yaptığı takdirde dalâlete düşebileceğini ve mühtedîlerden olamayacağını söylemekle emrolundu ki bu, haramlara dalmanın sonunun dalâlet olduğunu gösterir. Hz. Peygamber'in nitelemesiyle aslında her bir kötülük müminin kalbinde bir siyah nokta oluşturur. Mümin kendisine yasaklanan işleri yapmaya devam ettiği takdirde bu siyah noktalar sürekli çoğalarak bütün kalbi kaplarsa kalb kararır ve onda imana da yer kalmaz. Dolayısıyla mümin, hiçbir yasağı küçümsememeli ve küçük-büyük bütün günahlardan sakınmalı.

8.Hidayete ermek, doğru yolu bulmak, Allah'ın Hakk dinine girmek insan hayatında elbette önemli bir değişiklik ve aşamadır. Bu, Allah'ın insana büyük bir lûtfudur, ama bundan daha önemlisi "mühtedî kalabilmek"tir, hidayet üzere yaşamaya devam edebilmek ve hidayet üzere ölmektir. "Ve işte o zaman mühtedîlerden olmazdım." cümlesinde, fiil ile "hidayete ermezdim" denilmeyip fiil yerine "mühtedî" isminin tercih edilmiş olmasından bunu anlamaktayız. Zira fiiller zamanla ilişkilendirilip zamanla kayıtlı iken isimlerde devamlılık vardır. Daha doğrusu bu, hidayetin, insanda bir tabiat haline gelmesi demektir.

Ve son olarak bir mümin, imana eriştirilmiş olmasının şükrünü ve zikrini hiçbir zaman unutmayıp hidayete erdirdiği için Allah'a şükrederken kendisini bu hidayet üzere daim kılmasına da dua etmeli; Yaradanından bunu niyaz etmelidir. Çünkü "İşlerde itibar âkıbetlerinedir." Ve "ve'l-âkıbetu li'l-muttakîn=en güzel âkıbet/son müttakîlerindir, müttakîler için hazırlanmıştır."

En doğrusunu Allah bilir.
 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.