Hz. Muhammed
Sünnet ve Hadis
 

İnhisarcı Yaklaşımın Sünnetin Anlaşılmasında Ortaya Çıkardığı Problemler

Hadis ilimleri dışında, müracaat kaynakları yine Kur’ân ve sünnet olan fıkıh usûlü, fıkıh, tasavvuf ve kelam gibi temel İslam bilimleri de, hadislerin anlaşılması ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmektedirler. Çünkü hiçbiri hadis ve sünneti göz ardı ederek kendi alanı ile ilgili dinî bir kanaat oluşturma imkanına sahip değildir. Ancak sünnete kendi metodolojileri ile ve ilgi alanları çerçevesinde baktıkları için varılan sonucun hadis ve sünnetin muhtevasının ne kadarını, hangi boyutlarda yansıttığını irdelemek gerekecektir.

Hem dinin temel kaynağı olması, hem de inanan insanın günlük hayatındaki işlevi açısından, anlama faaliyetinin en çok yoğunlaştığı alanlardan biri de sünnettir. Hadis ilimleri çerçevesinde sünnetin anlaşılmasına yönelik çalışmalar gözden geçirildiğinde dil ve muhteva açısından izaha yönelik faaliyetlerin öne çıktığı görülmektedir. Hadis ve sünnetin anlaşılmasını konu alan çalışmaların önemli bir kısmı; garîbü’l-hadis, nâsihu’l-hadîs ve mensûhuhu, muhtelifü’l-hadîs, müşkilü’l-hadis, muhkemü’l-hadîs, esbâbu vürûdi’l-hadis, fıkhu’l-hadîs adlarıyla hadis ilimleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Hadis ve sünneti anlama faaliyeti içerisinde her biri bir parçayı tamamlayan bu ilimler, bütün haline getirildiğinde anlama faaliyetine katkıda bulunmaktadırlar. Her birinin yeterliliği ve problemleri ayrı ayrı ele alınabilecek nitelikte ve derinliktedir. Hadislerin doğru anlaşılması ve Hz. Peygamber’in kastettiği manaya uygun yorumlanabilmesine yardımcı olan bu ilimler bir çatı altında birleştirilerek, “Hadislerin lafızlarından anlaşılan manayı ve kastedilen anlamı Arap dili kurallarına, şeriatın ilkelerine ve Hz. Peygamber’in davranışlarına uygun olarak anlamayı araştıran bir ilim” diye tarif edilen dirâyetü’l-hadis ilmi kapsamında ele alınabilmektedir.

Hadis ilimleri dışında, müracaat kaynakları yine Kur’ân ve sünnet olan fıkıh usûlü, fıkıh, tasavvuf ve kelam gibi temel İslam bilimleri de, hadislerin anlaşılması ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmektedirler. Çünkü hiçbiri hadis ve sünneti göz ardı ederek kendi alanı ile ilgili dinî bir kanaat oluşturma imkanına sahip değildir. Ancak sünnete kendi metodolojileri ile ve ilgi alanları çerçevesinde baktıkları için varılan sonucun hadis ve sünnetin muhtevasının ne kadarını, hangi boyutlarda yansıttığını irdelemek gerekecektir. Mesela bir metni veya lafzı, usûl-i fıkhın hüküm çıkarma, kelamın ise itikad açısından problem teşkil edip etmemesi açısından incelemesi, bazen hadisin kastettiği mana karşısında yetersiz kalabilir. Bu da nassın alanının daraltılmasına veya çözümsüzlük durumunda sünnetin reddedilmesine sebep olabilmektedir. İki olumsuzdan birini tercih etmek yerine sünnetin ihtiva ettiği manaya, dinin gönderiliş hikmetini dikkate alarak yeniden bakmakta zaruret hasıl olmaktadır.

Hadisleri görünen lafzı çerçevesinde anlayıp bu lafza muhatap olan insanın bütün yönlerini tahlil etmeden yapılan inhisarcı değerlendirme mesela, büyük çoğunluğun malumu olan “İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üst mertebesi ‘lâ ilâhe illallah’ sözü, en alt sınırı da insanlara eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır.” hadisinde ortaya çıkmaktadır. Metinde yer alan “veya” ifadesinin şüphe içerdiği dolayısıyla “iman gibi bir değerin şüphe üzerine kurulamayacağı” gerekçesiyle hadis reddedilebilmektedir. Halbuki hadis, iradi fiillerde yönlendirici ve etkileyici faktörün iman olması gerektiğine işaret eder tarzda algılanıp içerdiği rakamın kesretten kinaye olduğu söylenebilir. Ayrıca inanan insanın hayatındaki en değerli şeyin Allah’a iman olduğuna, kişinin içinde yaşadığı topluma katkı mahiyetinde elinden gelen en küçük bir şeyi bile yaparken mümin kimliği ile yapması gerektiğine delalet ettiği de düşünülebilir.

İslam insanın sosyal hayatına yönelik düzenlemeler de yapar. Bunu yaparken insana rağmen değil, aksine onu dikkate alan bir yaklaşım söz konusu olmaktadır. Birbirlerini tanıyabilmeleri ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmeleri için, insanları diğer canlı guruplarından farklı olarak aile, kabile, kavim şeklinde bir nizam içerisinde yaratan Allah, insanın tabi olduğu kuralları da buna uygun belirlemiştir. Şüphesiz bunun ırkçı bir anlayışa yol açmaması için her türlü uyarı hem Allah hem de Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Öte yandan dinin tebliği gibi çok önemli bir konuda dahi asabiyet ilişkisi yararlanılması gereken bir bağ olarak ön plana çıkarılmıştır. Sosyal hayatın düzenlenmesinde de yakından uzağa doğru dairesel bir genişleme önerilmiştir. Asabiyetin toplum düzenini ve yeryüzünün huzurunu bozmada kullanılmaması gerektiği her vesile ile hatırlatıldığı gibi, kabilesinden birinin sebep olduğu insan haklarını ihlal edici bazı davranışlardan diğer akrabaların da kısmen sorumlu tutulması toplum düzenine katkı sağlamaya yöneliktir. İslam’ın bu bakışını yönetim anlayışına yansıtmak da mümkündür. Dolayısıyla toplum yapısı ile ilgili hadislerin sadece lafızlarına bakarak hüküm ifade eder tarzda sonuçlar çıkarmak, Hz. Peygamber’in kastını yanlış anlama neticesini doğurabilir. Bu yaklaşımın bir örneğini “İmamlar Kureyştendir.” hadisinde görmek mümkündür. “Hilafet Kureyştedir.”, “Bu iş Kureyştedir.” lafızlarıyla da nakledilen bu hadis fıkıh imamları ve Ehl-i Sünnet kelam alimleri tarafından Hz. Peygamber’in bir emri dolayısıyla da uyulması gereken bir kural olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu anlayış, bu hadisin tenkit edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu tenkidin gerekçesi, hadisin vakıaya uygun olmaması, İslam’ın reddettiği kavmiyetçilik anlayışını yeniden gündeme getirmesi ve Hz. Peygamber’in öncelikleri arasında bulunan ehliyet ve liyakat prensiplerine aykırı olmasıdır. Halbuki hadisin o günkü sosyal yapının bir beyanı olarak değerlendirilmesi mümkündür. Nitekim bu hadis, “İnsanlar madenler gibidir, cahiliye döneminde seçkin olanlar İslam’da da seçkindirler.” ve “İnsanlar bu konuda Kureyş’e tabidirler. Müslümanları Müslüman olanlarına, kafirleri kafir olanlarına tabidirler.” hadisleri ile birlikte düşünüldüğünde yukarıdaki hadisin emir değil sosyal bir gerçeğin anlatımı olduğu söylenebilir. Hadis tenkit edilirken ileri sürülen İslam’ın ırka dayalı bir düzen kurmak anlayışında olmadığı, Hz. Peygamber’in atamalarda ehliyet ve liyakati esas aldığı yönündeki düşüncelere kimsenin itirazı yoktur. Ama tayin edilen bir görevi başarı ile ifa etmekle bir toplumun siyasî birliğini sağlamak aynı kategoride değerlendirilemez. Nitekim İbn Haldun gibi bazı alimler de bu hadisi siyasî birliğin sağlanması açısından önemli bulmaktadırlar.

Hadisi yanlış anladıkları için sıhhat yönüyle tenkit edenler kadar, emir telakki edip aile hukuku ile ilgili bazı hükümlere mesned kabul edenler de hadislere belli kalıplarla bakmak suretiyle hataya düşmenin bir başka örneğini sergilemektedir. Nitekim hadisi böyle anlayanlar Kureyş kabilesine mensup kızların başkaları ile evlenemeyecekleri yargısına varmışlardır. Bu hadisin “Hilafet Kureyş’te, hüküm Ensar’da, davet Habeşlilerdedir.” şeklindeki tam metni dikkate alındığında maksadın emir değil sosyal bir gerçeğe işaret olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; hadislerin, çeşitli ilim dallarının metodolojileri çerçevesinde, insanın psikolojisini ve içinde yaşadığı sosyal yapıyı dikkate almadan anlaşılmaya çalışılması, sadece belli yönleri öne çıkaracağından, çeşitli problemler doğurmaktadır. Hz. Peygamber’in nübüvvet görevi ve üstlendiği sosyal sorumluluklar dikkate alınmadan yapılan değerlendirmelerde, en azından, maksada uygun olmayan sonuçlara ulaşma riski bulunmaktadır.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.