Sonpeygamber.info
Bir Hadis Bir Yorum
 

İslam ile Yetinmek

عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىَّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم قَالَ : مَنْ قَالَ رَضِيتُ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ رَسُولاً وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Rab olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı ve Peygamber olarak Muhammed’i seçip beğendim diyen kimse cenneti hak etmiştir.” [1]

Rab, din ve peygamber, her inanç sisteminin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu üç noktadan birinde sapma olur, yanlış yapılırsa, bu üçlünün ifade ettiği inanç yapısı ya da sistemi çöker. Bu üç unsurun üçünde de doğru tercihte bulunmak gerekir.

Bu çerçeve

Hadisimiz, tarih içindeki anlamıyla Cahiliyye sistem ve kültürü karşısında yeni Müslüman kimliğini ortaya koymaktadır. Günümüz Müslümanı da çağdaş Cahiliyye sistemleri karşısında aynı kimliğe sahip çıkma ihtiyacı içindedir. Zira "Ben Müslümanlardanım” [2] diye kendini ve yerini ifade eden açık söylemli ve eylemli Müslüman olmanın yolu, hadisimizdeki tercih ve rıza çerçevesini yakalamaktan geçer. Çünkü bu çerçeve Müslümanın tatmin, tebliğ, heyecan ve cihad çerçevesidir. Müslümanın diğer insanlardan farkı, aslında burada yatmaktadır. Siz isterseniz buna Müslümanın sorumluluk çerçevesi de diyebilirsiniz. Bu çerçeve Muhammed İkbal'in ifadesiyle, Müslümanı dünyanın gidişatından sorumlu tutan bir çerçevedir. Nitekim bu sorumluluktur ki Hz. Ömer (ra)'i, "bir oda dolusu insan" aramaya sevk etmiştir. Hadise şudur:

Buhari'nin naklettiğine göre [3] bir gün Ömer (ra), dostlarına "Haydi herkes bir şey dilesin" demiş. Mecliste bulunanlardan kimi "Ben şu oda dolusu gümüşüm olsun da onu Allah yolunda harcayım isterim", kimi "Şu oda dolusu altınım olsun da Allah yolunda harcayım" demiş. Kimileri de aynı gerekçe ile daha başka maddi değerlerinin olmasını istemiş. Hz. Ömer "Başka ne istersiniz" diye sormuş. Onlar da "Biz başka bir şey istemeyiz" diye cevap vermişler. Bunun üzerine Hz. Ömer;

“Ben, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, Muâz b. Cebel ve Huzeyfe b. el-Yemân gibi şu oda dolusu insan isterim ki onları, insanların Allah'a itaati öğrenmeleri yolunda görevlendireyim" diyerek Müslüman olma sorumluluğunun, insanlığın mutluluğuna yönelik duygu-temenni boyutunu ve tabiî yetişmiş eleman ihtiyacını ortaya koymuştur.

Anlam ve imkân

Müslümanı böylesine dünyayı kucaklayan bir duygu ve sorumluluk çerçevesine oturtan hadisimizi biraz daha yakından tetkik etmek, onun dokuduğu Müslüman kimliğini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Allah'ı rab olarak seçmek, "Yalnız sana kulluk ederiz" [4] ikrarına sadık kalıp her hükmüne boyun eğmekle;

İslam'ı din olarak seçmek, "Sizin için din olarak İslam'ı seçtim" [5]  ayetindeki müjde ve şerefi kavrayıp İslam'ın emir ve nehiylerinin tümünü benimsemekle ve "Kim İslam'dan başka bir din peşine düşerse, bilsin ki o din asla kabul edilmez" [6] bilincine sahip çıkmakla;

Muhammed'i peygamber olarak seçmek de, "Ümmetin olduğumuz devlet yeter" duygusuyla O’nun sünnetini yaşamaya çalışmakla ispat edilebilir.

Allah'ı seviyorsanız bana uyun" [7] ayetindeki çağrı, hadisimizde tek tek sayılan esasları yaşamanın ya da İslam ile yetinmenin fiilen gerçekleşme imkân ve yolunu göstermektedir. Peygamber’e ittiba, Sünnete sarılma!..

Cennetin vacip olması ya da cenneti hak etmek ise, Rab, din ve peygamber konusunda hadisimizdeki tercihi ortaya koyan ve bu tercihine sahip çıkan Müslümanın ahiretteki yerinin cennet olduğu müjdesini tereddüde yer bırakmayacak şekilde ifade etmektedir. Hatta bu ifadeyi, "mâsivâdan sıyrılmak Mevlâ ile olmak" (el-ğaybetü ani's-sivâ ve'l-huzuru maa’l-Mevlâ) anlamında cennetin daha dünyada iken gerçekleşmesi olarak anlamak da mümkündür. "Rabbin(in huzurunda durmak)tan korkanlar için iki cennet vardır" [8] ayetinin böylesi bir yoruma imkan verdiği açıktır.  Nitekim hadisimizin bir başka rivayetinde "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan ve Peygamber olarak Muhammed'den razı olan, onlarla yetinen kimse, imanın tadını tatmıştır" buyurulmaktadır. [10]

Vazgeçilmez unsurlar  

Rab, din ve peygamber, her inanç sisteminin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu üç noktadan birinde sapma olur, yanlış yapılırsa, bu üçlünün ifade ettiği inanç yapısı ya da sistemi çöker. Bu üç unsurun üçünde de doğru tercihte bulunmak gerekir. Bu sebepledir ki, "cenneti hak eder", "imanın zevkini yaşar" gibi iki ayrı hükümle biten hadisin iki rivayetinde de bu üç unsur değişmemekte ve aynı sıra ile sayılmaktadır. Binaenaleyh Müslümanın bu çerçeve dışında kalması düşünülemez. Hatta bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz “Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, bu ümmetten [11] herhangi bir Yahudi veya Hristiyan beni duyar da sonra benimle gönderilene iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur” [12]  buyurmakta, kendisini duyan her dinden insanların ona inanmakla yükümlü olduklarını duyurmaktadır.

Gösterge ve coşku

Allah'ı rab olarak seçip O'nu her şeye tercih etmenin göstergesi, bir hadis-i şerifte şöyle ifade buyurulmuştur: "Kim Allah için sever, Allah için kin besler, Allah için verir ve Allah için engel olursa, imanını olgunlaştırmış demektir.” [13] Bu hadis, İslam ile yetinmenin bir iddia değil, bir hayat tarzı ve bir tavır olduğunu da çok açık şekilde ortaya koymaktadır. "Din olarak İslam'ı seçtim" demek, İslam dışı hiç bir şeyden heyecan duymamak, tatmin olmamak, İslam kaygısından başka hiç bir kaygı taşımamak şeklinde hayata yansıyacak bir tercihtir. Binaenaleyh Müslüman, önüne konulan her düşünceye, her sisteme karşı uysal koyun tavrı sergileyemez. Onun seçmeci ve ilkeli bir tavır ortaya koyması hem en tabiî hakkı, hem de kimlik şartıdır.

Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen" [14] müminlere eş, İslam'ın heyecanıyla diri, ayakta ve mutlu olan, gerek kişisel hayatında gerekse toplum hayatında İslam’dan başka gerçek tanımayan, inançlarını yaşamak için mevcut şartlar içinde elinden geldiğince samimiyetle gayret sarf eden, bu yüzden de İslam dışı hiç bir şeye iltifat etmeyen, değer vermeyen kimseler, günümüzün hakim sistemlerine alternatif oluşturmaktadır. Çünkü cahiliye toplum düzenine son veren ilk Müslüman nesiller, tercihleri İslam'dan yana nesillerdi. Onlar, İslam coşkusuyla ulaşabildikleri en uzak yerlere, yörelere bin bir güçlükle de olsa giden, İslam ile dünyayı diriltme amacı güden kimselerdi. Evet onlar, coşkusu heyecanı, elemi kederi, vermesi alması, sevgisi kini, tercihi, tasvibi, tenkidi hâsılı her hareketi inanç değerleri istikâmetinde olan kaliteli Müslümanlardı.

Birçokları itiraf etmeseler bile, aslında insanlığın sahip olduğu birçok değerin temelinde bu Müslümanların gayretleri yatmaktadır. İdeolojilere kulluk yolunu seçmiş olanların, vahşi bir iştiha ile İslam'ı sistem dışına atmak için çırpınmaları, asla bu gerçeği değiştirmeye yetmez.

Allah'ı rab, İslam'ı din, Muhammed (sav)'i peygamber olarak seçmiş ve onlarla yetinmeyi ilke olarak benimsemiş Müslümanlar için böylesi sistemlerin hoşgörü ile karşılanması, benimsenmesi ve hele hele desteklenmesi asla düşünülemez. Aksi halde Müslümanlar kendi öz kimlikleriyle sürekli çatışma içinde kalırlar. 

Yeni değil

Öte yandan, hadisimizdeki çerçeveyi kimlik edinmiş, her şeyi bu gözle değerlendiren ve inanç değerlerine göre yaşamak isteyen, İslam heyecanıyla dopdolu insanları, “radikal İslamcılar" diye suçlayanlar ve adeta ülkede yaşama hakları olmadığını söylemeye çalışanlar da yeni bir şey yapmıyorlar. Milâdın yedinci asrında yaşayan Mekke müşrik toplumu da "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için o gün yaşayan Müslümanları suçluyor ve hatta yurtlarından yuvalarından sürüyorlardı. Hz. Peygamber ve çevresindeki mü'minleri, dışarıdan Mekke'ye gelen kimselere ispiyon ediyor, kötülüyorlardı. Şimdilerde de ülkedeki Müslümanların varlığını, yeni dünya düzeninin patronu konumundakilere değişik platformlarda "Radikal İslam" tehlikesi olarak takdim eden, bunu kendi ikballeri için şantaj malzemesi olarak kullananlar, nasıl bir çizginin devamı olduklarını artık görmelidirler. Allah'ın kullarını, Allah'a kulluktan alıkoymaya çalışmanın sonu yoktur. Bile bile Allah'ın yolundan insanları saptırmak istemek, İblis'in işidir. Oysa, sistemler ve medeniyetler, "Allah'ın kullarına Allah'a kulluk imkanı tanıdıkları ölçüde" medeniyettir, güzeldir. Teknoloji ve iktisadi gelişmişlik, asla gerçek medenilik ya da çağdaşlık ölçüsü değildir.

Bir sistem insanlara "Siz sisteme uyum sağladığınız ya da sistemin şablonuna göre yaşadığınız sürece çağdaşsınız, yaşama hakkına sahipsiniz" demeye getiriyor, inançların yaşanmasına ancak kendi menfaatlerine zarar vermemek kaydıyla müsamaha ediyor ve bunda da kendini haklı görüyorsa, bu sistem nerede ve hangi çağda olursa olsun ve adına da ne denirse densin geri ve çağdışı bir sistemdir. Allah'ı rab, İslam'ı din, Muhammed (sav)'i peygamber olarak seçmiş ve onlarla yetinmeyi ilke olarak benimsemiş Müslümanlar için böylesi sistemlerin hoşgörü ile karşılanması, benimsenmesi ve hele hele desteklenmesi asla düşünülemez. Aksi halde Müslümanlar kendi öz kimlikleriyle sürekli çatışma içinde kalırlar. Buna da uzun süre dayanmaları mümkün değildir. Şayet bu ikileme dayanacak olurlarsa, bir yerden sonra herhalde yeni, bozuk ve ne olduğu belirsiz bir kimlik edinmeleri söz konusu olur ki, siz buna hangi kelimeyle değer biçerseniz biçiniz, o artık İslam kimliğinden başka bir şeydir. İslam’dan başka bir din, bir hayat biçimi arayanlar ayetin ifadesiyle  kabul görmeyecek bir arayış içinde olmalarının yanında ahirette de hüsrana uğrayacaklardır. Müslümanlara, İslam dışı anlayış ve uygulamaları, sistem ve ideolojileri dayatanlar, herhalde durumlarını yeniden gözden geçirmelidirler. Sistemler, insanlara ahirette vaad ettikleriyle önemlidir. Binanenaleyh İslam ile yetinmesini bilenler, dünya ve ahiret mutluluğuna ereceklerdir. Geçici görüntülerin hiç önemi yoktur. Gelecek, İslam'ın ve hadisimizde ifadesini bulan tercih çerçevesine sadık kalabilen Müslümanlarındır.

 


[1] Ebû Dâvud, Vitr 26; Nesâî, Cihad 18; İbn Hibbân, Sahih, II, 112; Hâkim, el-Müstedrek, I, 518, biraz farklı bir rivayet için bk. Müslim, İmâre 116

[2] Fussilet (41), 33

[3] et-Târihu’s-sağîr, I, 79

[4] el- Fatiha (l),4

[5] el-Maide (5), 3

[6] Al-i İmran (3), 85

[7] Al-i İmran (3), 31

[8] er-Rahman (55), 46

[9] Bk Aliyyu’l-Karî, Mirkatu’l-mefatih, VII, 412 (Hadis no: 3851)

[10] Müslim, İmâre 116; Nesaî, Cihad 18

[11] Hadis-i şerifle alakalı şerhler incelendiğinde, buradaki “ümmet” kelimesinin geniş manada kullanılmış olduğu ve bu ifadeyle Hazret-i Peygamber döneminden kıyamete kadar yaşayacak olan ve -gerek icabet etmiş olsun gerek olmasın- O’nun davetine muhatap olan herkesin kastedildiği anlaşılmaktadır.

[12] Müslim, İman 240

[13] Ebû Dâvûd, Sünnet 15

[14] el-Enfal (8), 2          

[15] Bk. Al-i İmran (3), 85

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin