Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Kuba Mescidi Serinliği


İlk mescit,  Asr-ı Saadet’in hicret yollarına düşürten coşkusunun, azminin, tasarı halindeki bir toplumu somutlaştıran yüksek ideallerin işaretlerini taşıyor.

I

Anadolu’da dolaşırken rastladığım, namaz kıldığım camilerde duyduğum serinlik hissi her seferinde Kuba Mescidi’nin bir mirası gibi gelir bana. Henüz gidip görmediğim mescidin sanal üç boyutlu bir anlatımına eriştim internette, bu yazıya başlarken. Benzeri pek çok kaynak eser gibi zaman içinde çok yıpranmış, yeniden ve yeniden tamir görmüş. Yine de bir gün Kuba Mescidi’ni ziyaret ettiğimde onda orijinal yapısını bulmamı sağlayacak işaretler bulmakta zorlanmayacağımı umuyorum.

Ben medeniyetlerin henüz doğma aşamasında olduğu devinim dönemlerine özgü, ruhunu yansıtacak formu arayış sancısının ifadesi olan eserleri incelemeyi çok öğretici buluyorum. Selçuklu eserlerine duyduğum yakınlığın, Erzurum’a ve Konya’ya, Kayseri’ye çağrıldıkça koşarak gitmemin bir sebebi de bu. Medeniyetin taşlaşmakta olduğunu gösteren ve bir tekrarlamaya kapı aralayan sembolleştirmelerinden çok, yeni döneme özgü yaratıcılığın işaretlerini veren farkındalıkla, bir bakıma kalıplaşmış kesinlik karşısında hayatın yeni sorularına cevaplar arayışının ifadesi olan tonlar daha dikkate değer geliyor bana.

II

Elli üç yaşındaki Peygamber (a.s.), çocukluğunda annesiyle birlikte katettiği yolları geçerek Medine’ye ulaşmaya çalışıyor, yanında yol arkadaşı Ebu Bekir. Hiç görmediği babasının kabrini ziyaret ettiği o ilk yolculukta annesini de yitirmişti. Şimdi Medine’ye hicret ederken küçük yaşta gerçekleştirdiği yolculuğun benliğindeki izleri nasıl görünüyordu acaba…  Yola çıkmadan önceki duasında da, “Beni sadece sana sevdir ey Rabbim, beni insanlara bırakma!” deyişini nasıl anlamak gerekir…  Annesiz babasız Peygamber, yeryüzünde ilk insan gibi olgulara insana en ziyade tesir eden sosyal bağların himaye ve kısıtlamalarının uzağında bir ufuktan bakmayı öğrenmeliydi belki de… 

Şimdi bir de yolu gözlenen rehberdi O!  Rivayetlere göre Mekke Müslümanları arasından önce,  Ensar’a Kur’ân öğretmekle vazifelendirilen Mus’ab b. Umeyr ve İbni Mektum gelmişti Medine’ye. Onları Ammar, Bilal ve Sa’d takip etti.  Daha sonra da Ömer b. Hattab yirmi süvarisiyle hicret etti Yesrib’e. Denilebilir ki Muhammed (a.s.)’ın gelmesi için uygun bir ortam hazır sayılırdı. Öğle sıcağına kadar yolu gözlenen, önce tesadüf eseri köşkünün çatısına çıkmış bir Yahudi’ye hayalle gerçek arasında bir belirsizlikle göründü. Bunun sebebi Müslümanların sabırsızlıkla beklediği bir hicretin Medine’deki farklı kesimlerde asla gerçekleşmeyecekmiş gibi bir söylentiyle konuşuluyor olmasıydı. Çok geçmeden karşılama şenliği tekbir sesleriyle bütün Medine’ye yayıldı. Rivayetler Peygamberimiz’in hicretinin kadın, çocuk ve cariyeler arasında büyük bir sevince sebep olduğunu anlatıyor.

Ayet-i kerime, namaz kılınan yerin temizliğini sadece fiziksel olarak anlamamak gerektiği hususunun altını çiziyor. Herhangi bir mescidi “toplanmaya” ve secde etmeye lâyık kılan, temelinin takva üzerine kurulmuş olması.

O karşılamanın neşe ve kıvancını yansıtan şarkılar, şiirler yüzyıllardan beri dillerde…

İlk konaklama yeri Kuba’da on dört gün kaldı Muhammed (a.s.). Sayıları beş yüzü bulan Medine’deki Müslümanlarla yapılan ilk toplantının ardından topluluk Ranuna deresine doğru yürüdü.  Bu dere civarında bulunan, Ömer’in hicreti sırasında namaz için tesviye ettiği hurmalık, “neşeli”  bir inşa faaliyetinin ardından Müslümanların ilk mescidinin zemini oldu. Peygamberimiz ilk muhacirlerin namaz kıldığı Gülsüm b. Hidm'in hurma harmanındaki sahayı genişleterek kare şeklinde,  yaklaşık olarak 32X32 metrekare olan mescidi inşa etti. İnşa sırasında Kubalılar’dan da inşaat için taş getirmelerini isteyerek, kolektif bir çalışmanın gerçekleşmesini sağladı. Kendi taşıdığı taşları ise kimseye vermedi, bu kurulan, ayet-i kerimede işaret edilecek olan “takva mescidi”ydi. Mescid'in yapımında en büyük gayreti gösteren kişinin Ammar b. Yâsir olduğu söylenir. Bu nedenle Ammar,  "İslâm'da ilk mescid bina eden kişi" olarak da anılır. Abdullah b. Revâhanın da bir yandan çalışırken bir yandan da şiir okuyarak çalışanların yorgunluğunu dindirdiği aktarılıyor.

Kuba Mescidi’nin karşıtı ise Mescid-i Dırar: “Ve [birtakım] zararlı eylemlerde bulunmak, dinden çıkmayı örgütlemek, müminler arasına ayrılık sokmak ve başından beri Allah ve O'nun Elçisi'ne karşı savaş tavrı içinde bulunanlara (142) bir gözetleme yeri sağlamak için [ayrı] bir mâbed kuran [münafık]lar [var]. Bunlar [ey inananlar, size] muhakkak ki, şöyle yemin edecekler: "Biz (bununla) sadece iyilerin iyisini yapmak istemiştik! Oysa, Allah onların yalancılar olduğuna [Bizzat] tanıktır. (143) Böyle bir yere (144) asla adımını atma! İçine adım atacağın en uygun mescid, daha ilk günden beri Allah'tan yana sağlam bir bilinç ve duyarlık temeli üstünde yükseltilen mescittir. (145) [Öyle bir mescid ki] orada arınmak isteğiyle dolup taşan adamlar vardır, (ki zaten) Allah (da) kendini arındıranları sever.” (Muhammed Esed Meali, sf. 381, İşaret, 1997.)  

Ayet-i kerime, namaz kılınan yerin temizliğini sadece fiziksel olarak anlamamak gerektiği hususunun altını çiziyor. Herhangi bir mescidi “toplanmaya” ve secde etmeye lâyık kılan, temelinin takva üzerine kurulmuş olması.

 Geride kalan Ali, Peygamberimiz’in yatağında bir bakıma ona yönelecek silahların hedefi olmak üzere  yattığında, şeksiz imanı da somutlaştırır eyleminde. Sadece o günün ve gecenin kitabını yazmak isterdim bir gün, Peygamber’in yatağında bekleme anlarında Ali’yi hakikate en yakın cümlelerle anlatabilmeyi isterdim.  Günler sonra o da ulaştı Kuba’ya yaya olarak ve Sa’d’ın evinde yaralı ayaklarını dinlendirirken Mekke’de İslam Peygamberi’ni yakalayıp öldürene bağışlanacak ödülleri duyurmak üzere sokaklarda dolaşan münadileri, Kureyş liderlerinin yeni planlarına sahne olan Darü’n Nedve toplantısını, Muhammed (a.s.)’la Ebu Bekir’in peşine gönderilen Süraka ve hizmetçisini, dahası  Rasûlullah’ı öldürmek niyetiyle evini bastıklarında yatağında onun yerine kendisinin yattığını görünce Ebu Süfyan’la arkadaşlarının kapıldığı öfkeyi anlattı.

Ne yazık ki paranın ve teknolojinin etkisiyle başlangıç ruhunu yansıtan özellikler pahalı olduğu ölçüde gösterişli kılıflarla kaplanıyor, böylelikle de tanınmaz hale getiriliyor, koruma ve saygı adına. O kılıfın altında saklı kalan letafeti görebilmek ise artık kişisel bir çaba, bir kavrayış talep ediyor.

Medine’ye giderken peygamberimiz, “benim ikamet ettiğim evde kalmalı ve her zaman yanımda olmalısın” dedi Ali’ye.

III

İlk mescit,  Asr-ı Saadet’in hicret yollarına düşürten coşkusunun, azminin, tasarı halindeki bir toplumu somutlaştıran yüksek ideallerin işaretlerini taşıyor. Zarafet kavramını irdelerken, “sadeleştirme, basitleştirme ve yoğunlaşmadır” diyor, Camilla Paglia (Cinsel Kimlikler: Nefertiti’den Emily Dickinson’a Sanat ve Dekadans, Epos, 2004, Sf. 71) Boş, yalın ve ince hatlı zarafet, işlenmiş soyutlamadır.  Aklıma bir de İbni Arabi’nin Füsus’da irdelediği Esmaü’l-Hüsna’dan “Latif” ismi geliyor. Seyrek, ince ve zarifi anlatan kavramın semantik karşıtı olan kelime ise  “kesif”tir.  Kesif: Yoğun, kalın ve kaba olma vasıflarına, yani yoğun bir maddiyatla nitelik kazanmış olan eşyaya delâlet eder, İbni Arabi’ye göre. Lâtif ise, maddi yanları olağanüstü seyrelmiş olmak hasebiyle diğer eşyanın içine nüfuz edebilen ve onlarla serbestçe karışabilen eşyanın niteliklerini anlatır.

Serbestçe karışabileni özünü dağıtmaktan kurtaran, tarihe olduğu kadar şimdiye de  nüfuz edebilmeyi mümkün kılan sebepler. Kuba Mescidi aynı zamanda bir eğitim öğretim merkezi, Hamidullah’ın anlattığına göre. Yani latifteki özü oluşturan yoğunlaşma çabası acaba ne zaman kesifteki taşlaşmaya dönüşür? Sanırım benzeri dönüşüm bir kültürün medeniyet oluşturma süreciyle paralel ilerliyor ve ilkelere dayalı olarak keşfedilen estetiğin taşlaşmaya yol açan müdahalelerle edindiği kesafet, yeni bir kültür ve sanatın üretiminde bir handikap oluşturmaya başlıyor.  Kendi döneminin estetik temsilini gerçekleştiremeyen hissiyat ise, nostaljinin kucağına düşüyor.

Arada bir denge kurmak için başlangıç ilkelerini hatırlatan eserlere ve metinlere dönmenin yararı büyük. Ne yazık ki paranın ve teknolojinin etkisiyle başlangıç ruhunu yansıtan özellikler pahalı olduğu ölçüde gösterişli kılıflarla kaplanıyor, böylelikle de tanınmaz hale getiriliyor, koruma ve saygı adına. O kılıfın altında saklı kalan letafeti görebilmek ise artık kişisel bir çaba, bir kavrayış talep ediyor.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin