Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Kur'an'ın Anlattığı Peygamber

MÜSLÜMAN PEYGAMBER

“Ey Muhammed de ki: O gökleri ve yeri yaratan Allah’dan gayrı bir dost mu edineyim? Halbuki O’dur yediren, içiren/doyuran ve asla yedirilmeyen. De ki: Ben, müslüman/teslim olanların ilki olmakla emrolundum ve bana “Sakın müşriklerden olma!” buyuruldu. Ey Muhammed de ki: Şayet Rabbıma isyan ettiysem o çokbüyük günün azâbından korkarım.” (En’âm Suresi, âyet: 14-15).

Bu âyet-i kerime, Mukatil’den rivayete göre Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber (sa)’e: “Ey Muhammed, atalarının dinine dönmiyecek misin?” demeleri üzerine nazil olmuştur. (Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, İstanbul 2006, I,355). Öyle anlaşılıyor ki bu âyet-i kerime nazil olduğu zamanda Mekke müşrikleri Hz. Peygamber (sa)’in davetinde ne kadar kararlı olduğu konusunda halâ şüphe içindelerdi ve O’nun, bir şekilde bu davasından vazgeçeceği umudunu henüz yitirmemişlerdi. Bu âyet-i kerime işte onların bu umutlarını söndürmek ve Hz. Peygaöber (sa)’in davasının Hakk dava olduğunu, bu davadan Hakk peygamber’in dönmesinin ise imkânsız olduğunu bir kere daha vurgulamak üzere nazil olmuştur.

Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde mükelleflerin, Allah’a iman ve O’na bir kul olarak teslim olmaları temellendiriliyor, neden Allah’a kul olmaları gerektiği, Allah’ın neden yegâne ma’bûd olmayı hakettiğinin gerekçeleri veriliyor.

Bunların başında Allah’ın, bütün varlıkları ve onlar içinde mükellefleri yoktan var etmesi, yokluktan kurtarıp varlık dünyasına çıkarması gelmektedir.

İnsan aklı, ne kadar ihatalı çalışırsa çalışsın yine de yok’luğu ve yok olmayı kavrayamaz. Bunu kabul etmesi de çok zordur. Yokluk, ona göre en büyük felakettir. Bu yüzdendir ki ölümü yok olma zanneden inançsızlar en çok ölümden korkarlar. Ölüm sonrasının belirsizlikleri de ayrı bir korkma sebebidir ama “Yok olma” korkusu bütün korkuları bastırır. İnananların ölümü, bir yok oluş değil de bir âlemden bir başkasına geçiş kabul etmeleri onların, ölüm korkusu bir yana adeta güle oynaya ölüme gitmeleri neticesini doğurmakta ve meselâ Allah yolunda cihada bir düğüne gider gibi gitmektedirler.

Demek ki insan için var olmak büyük bir nimettir, hattâ en büyük nimettir ve insan, bu nimetin şükrü olarak kendisine bu nimeti verene kulluk etmelidir, O’nun hem ulûhiyyetini, hem Rubûbiyyetini kabul ve ikrar etmelidir. İşte âyet-i kerime öncelikle bunu haber vermekte ve bir manâda, inanmıyan kullarına minnette bulunarak kendilerine verilen bu nimete nankörlük etmemelerini öğütlemektedir.

Burada Allah’ın “Yaratıcı” olduğunu ifadede “F-T-R fiilinden türetilmiş bir sıfat olan “Fâtır” kullanılmıştır. Bu fiil lügatte “Yarmak, şak etmek” anlamına gelmekte olup sanki “Yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkarılması” gibi bir alâka ile Kur’ân-ı Kerim’de “Yaratma, yoktan var etme” anlamında kullanılmıştır ve özellikle “Yoktan var etme” anlamına delâlette “Halk” fiilinden daha açık ve kuvvetlidir. Herhalde bu yüzden olsa gerektir ki Kur’ân-ı Kerim’de “Hâlik” sıfatı çoğul olarak kullanılmış (Mü’minûn, 14 ve Sâffât, 125 âyetlerinde) olmakla birlikte “Fâtır” sıfatı hiç bir yerde çoğul kullanılmamıştır. Dolayısıyla bu sıfat sadece Allah Tealâ hakkında kullanılabilir ve bir başkası için “O fâtır’dır.” denilemez.

Allah’ın yegâne ma’bûd tanınmasının bu en önemli gerekçesinden sonra ikinci ve fakat bunun bir devamı olan Allah’ın “Razzâk” oluşu gerekçesine geçilmekte ve sanki “Sizi yaratan, ama yarattıktan sonra da yapayalnız bırakmıyıp verdiği rızıklarla dünya hayatınızı devam ettiren, dünya ve âhiret hayatınız için gerekli her şeyi size veren bir Allah’a nasıl olur da kulluk etmezsiniz?” denilmektedir.

Dünya hayatında insanların en ağır imtihanları açlıktır, susuzluktur. İnsanın bedensel hayatının devamı suya ve gıdaya bağlıdır. Burada kullanılan “İt’âm” fiili her ne kadar “Yedirme, doyurma” anlamına ise de su içirme ve suya kandırma da bunun içindedir ve fiili “Yedirme, içirme” olarak anlamak gerekir. İşte Allah’ın “Fâtır” isminden sonra insanların nankörlükten sakınması gereken ismi “Razzâk”tır ve Allah Tealâ Razzâk olduğu için kulları O’na kulluk etmelidirler.

Bunlar, Allah’a imanı gerekli kılması yanında imandan sonraki adım olan “İslâm”ı da gerektirmektedir. Kur’ân-ı Kerim, mükelleflerin, imanlarını elbette bütün davranışlarının temeli görmekte ve bütün amellerden önce imanı şart koşmaktadır. Bunun için bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed de muhatablarını her şeyden önce Bir olan Allah’a iman etmeye çağırmış; davetine herkesi kelime-i tevhide çağırmakla başlamıştır. Salih amellerin; dünya ve âhiret için yarayışlı amellerin motoru elbette imandır. Ama “Allah’ın güveni/güvencesi altına girme” anlamındaki iman bir başlangıçtır, her şey değildir. Güzel bir başlangıç tabîîdir ki güzel bir hayatın ve güzel bir sonucun olmazsa olmaz şartıdır. Ama güzel bir hayat, güzel bir âkıbet de İslâm’dır, varlığını Allah’a, yani Allah’ın emrine teslim etmektir. Bütün varlığı ile Allah’ın emrine teslim olmaktır. Daha açık bir ifadeyle her türlü davranışında Allah’ın emir ve yasaklarını hakim kılmaktır.

Allah’ın insanlar için, insanların iki dünya hayatında mutluluğu için koymuş olduğu sınırları insanlara tebliğ ve beyan elbette Hz. Peygamber (sa)’in aslî görevidir. Ama bunun yanında O, bu sınırlardan azâde değildir. O, bu sınırları kendi hayatında uygulayacak olanların ilki olacaktır. Bu, bir manâda Allah’ın kendisiyle göndermiş olduğu şeriati bizzat yaşıyarak insanlara göstermek; bu şeriatin uygulamasını fiilen yaşamak suretiyle onlara örnek olmak demektir ki tebliğin en etkili olanı da budur. Başkalarına emrettiğini kendisi uygulamıyan, başkalarına yasak koyduğu halde kendisi bu yasağa uymayanın emir ve yasaklarının mıhatabları üzerinde herhangi bir etkisi olmıyacağı açıktır.

İşte bunun içindir ki Hz. Peygamber (sa)’e: “Ben, müslüman/teslim olanların ilki olmakla emrolundum.” demesi emrolunmuştur.

Hz. Peygamber (sa)’in, Allah’ın Hz. Adem’den başlıyarak bütün peygamberleri ile göndermiş olduğu Hakk dini İslâm ile müşerref olan ilk insan olmadığı herhalde açıktır. Zira bütün peygamberler aynı emrin muhatabı olmuşlar ve Allah’ın kendileri ile gönderdiği Hak din İslâm’ı hayatlarında yaşıyarak ümmetlerine hayırlı nümûneler olmuşlardır. Allah’ın Hakk dini Hz. Adem dilinde de İslâm’dır, Hz. Nuh’un, Hz. İbrahim’in ilh. bütün peygamberlerin  dilinde İslâm’dır ve her peygamber, kendisi ile gönderilen emir ve yasaklara ilk imtisal eden, hayatında uygulayan müslümanlardır.

Hz. Muhammed (sa)’e burada “müslümanların ilki olması”nın emredilmiş olmasını maddi manâda ilk olma yerine belki “Hakkıyla ve Allah’ın emrettiği şekilde en mükemmel surette müslüman olma” ile izah edebiliriz (Muhammed Tahir ibn Aşûr, Tefsîru’t-Tahrir ve’t-Tenvir, Tunus, 1997, VII,159) ki bir şeyin en mükemmelini ilk yapan o şeyde ilk demektir.

Burada Hz. Peygamber (sa)’e müslüman olmasını emreden Allah Tealâ hemen peşinden “Müşriklerden olması”nı da yasaklamıştır. Dikkat edilirse “Müşrik olması”nı değil “müşriklerden olması”nı yasaklamıştır. Bu, bir manâda müşriklerle irtibatı yasaklamaktır, onlarla muaşerette bulunmayı yasaklamaktır, onların içinde yaşamayı yasaklamaktır ki müslüman-gayr-ı müslim bireylerin bulunduğu toplumlarda dikkat edilmesi gereken önemli bir prensibe işaret edilmekte olduğu açıktır.

Her kim olursa olsun, insan, içinde yaşadığı toplumun bir şekilde etkisi altında kalır ve çoğu kere de farkına varmadan onların düşünce tarzından, fikirlerinden ve gelenek haline getirmiş oldukları davranışlarından etkilenir. Hattâ bazı davranışlarında farkında olmadan onları taklid ettiği bile görülür.

Bu yüzden müslümanın, içinde yaşıyacağı topluluğu, sosyal birimi özenle seçmesi, komşularına dikkat etmesi, arkadaşlarını seçerken son derece dikkatli ve seçici olması gerekir. Atalarımız bunu ifadede “İs yanında duran is kokar, misk yanında duran misk kokar.” demişlerdir.

Başka bir yönüyle Efendimiz (sa)’e: “O çok büyük günün/kıyamet gününün ya da âhiretin azâbından korkarım.” demesi emrolunmakla herhangi bir günah işlemeye niyyet eden veya yeltenenlere bir tehdid de söz konusudur ki bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber (sa)’e emredilenlere uymayanlar, dünya azâbı yanında ondan çok daha büyük ve ağır olan âhiret azâbıyla uyarılmaktadır.

İşte bu âyet-i kerime Hz. Peygamber (sa)’e “Müşriklerden olma” buyururken bize açık bir ihtarda bulunmakta: “Sakın müşriklerden olmayın. Sakın müşriklerin bir ferdi gibi davranmayın, sakın müşriklerin hareket tarzlarını bernimsemeyin ve onları taklide kalkışmayın. Eğer onlar gibi davranırsanız siz de onlardan olursunuz. Böyle olmak istemezseniz müşriklerle birlikte yaşamayın. Onlar içinde asimile olma tehlikesine karşı dikkatli olun”. Hiç unutmayın ki Hz. Peygamber (sa) de: “Her kim bir kavme benzerse onlardandır.” (Ebu Davud, Libâs, 4; Ahmed ibn Hanbel, Musned, II,50) buyurmuştur.

Gerçi, gelmiş ve geçmiş bütün günahları bağışlanmış olan Hz. Peygamber (sa)’in, herhangi bir şekilde müşriklere benzemesi, onlardan olması söz konusu değilse de burada muhatab herhalde Hz. Peygamber (sa) değil, O’nun şahsında ümmetidir.

Aslında bu âyet-i kerimede de, diğer Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (sa)’e hitab eden âyetlerde de aynı tavrı görmek ve aynı şekilde değerlendirmek gerekecektir: Bu Kur’ân’da Hz. Peygamber (sa)’e emredilenler, evleviyyetle O’nun ümmetini ferdlerine emredilmiştir. O, bu emirlere en kuvvetli sarılan, bunları hayatında hakkıyla uygulayan olmakla ümmeti de O’nu en hayırlı misal olarak alıp bu emirleri hayatlarına hakim kılmalılar.

Bunu takip eden “Şayet Rabbıma isyan ettiysem o çok büyük günün azâbından korkarım.” Sözünü de aynı bağlamda değerlendirmek zorundayız. Bir kere Hz. Peygamber (sa)’in, her ne şekilde olursa olsun Rabbı Allah’a isyan etmesi olası değildir. Bütün insanları “Bir olan Allah’a itaate davet eden bir peygamber” nasıl olur da O Allah’a kendisi isyan eder?!

O halde burada da muhatab yine O yüce Peygamber’in ümmetidir. Bir anlamda “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla.” demektir.

Başka bir yönüyle Efendimiz (sa)’e: “O çok büyük günün/kıyamet gününün ya da âhiretin azâbından korkarım.” demesi emrolunmakla herhangi bir günah işlemeye niyyet eden veya yeltenenlere bir tehdid de söz konusudur ki bu âyet-i kerimede Hz. Peygamber (sa)’e emredilenlere uymayanlar, dünya azâbı yanında ondan çok daha büyük ve ağır olan âhiret azâbıyla uyarılmaktadır.

“Azâb”ın ya da “O gün”ün “Azîm” sıfatıyla nitelenmesi bize dünya azâblarının, müslümanların dünyada başlarına gelebilecek her türlü olumsuzluk ve işkencelerin, ne kadar ağır olursa olsun, âhiret azâbı yanında çok hafif olduğunu, küçük ve önemsiz olduğunu haber vermektedir ki buna binaen müslüman, dünyada başına gelebilecek her türlü olumsuzluğa daha kolay tahammül eder, önemsemez ve hiçbir olumsuzluk onu bildiği ve yaşadığı Hakk yoldan çeviremez.

Şayet Rabbıma isyan ettiysem o çok büyük günün azâbından korkarım.” cümlesinde Hz. Peygamber (sa)’in beşer/insan peygamber olduğu iması da görülmelidir. Tâhâ Suresindeki “Adem, Rabbına asi olup yolunu şaşırdı.” (âyet: 121) âyet-i kerimesi ile yan yana getirildiğinde Hz. Muhammed (sa)’in de bir beşer/insan peygamber olarak isyan etmesi, zelle kabilinden günahlar işlemesi buna göre tabii karşılanmalı ve bunlar Allah’ın gönderdiği Hakk şeriate değil, Muhammed (sa)’e nisbet edilmelidir.

Aynı şey bütün insanlık tarihinde gelmiş ve gelecek din tebliğcileri için de geçerlidir. Hakk dini insanlara tebliğ edip ulaştıranlar hiçbir zaman melek değillerdir ve hatadan, yanlıştan, günah işlemekten korunmuş/ma’sûm değillerdir. Bunlardan herhangi birinin işlemiş olduğu bir yanlışı onun müntesibi olduğu Hakk dine maletmek kadar büyük yanılgı ve yanlış yoktur. İşte âyet-i kerime bu ifadesiyle buna da vurgu yapmaktadır.

Son olarak bu âyet-i kerime ile Hz. Peygamber (sa)’e emrolunanlar “De ki: Bana, dini Allah’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ben, müslümanların ilki olmakla emrolundum. Yine de ki: Rabbıma isyan ettiysem o çok büyük günün azâbından korkarım.” (Zümer Suresi, âyet: 11-13) âyetlerinde de emrolunmaktadır.

Bütün bunlardan sonra yine de âyet-i kerimenin en doğru yorumunu elbette Allah bilir.

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.