Sonpeygamber.info
Hadislerden Hayata
 

Mazlum Ve Mağdurları Korumak Her Müslümanın Asli Görevi

حدثنا أبو بكر بن أبي شيبة . حدثنا يحيى بن سعيد القطان عن ابن عجلان عن سعيد بن أبي سعيد عن أبي هريرة قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم اللهم إني أحرج حق الضعيفين اليتيم والمرأة

Ebû Hüreyre’den (ra) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Allahım! Sen şâhid ol. Ben iki zayıfın, yani yetim ve kadının hakları konusunda (insanları) şiddetle uyarıyorum, onların haklarına el uzatılmasını (özellikle) yasaklıyorum.” (İbni Mace, Edeb, 6; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 440)

Hz. Peygamber (sav) tarafından insanlığa sunulmuş olan İslâm mesajının en karakteristik özelliklerinden birisi çocuk, yetim, kadın, fakir gibi toplumun en zayıf, savunmasız ve istismara müsait mensuplarının haklarına sahip çıkarak, onları insanca bir ortamda ve güven içerisinde yaşatmak projesidir.

Hz. Peygamber (sav) tarafından insanlığa sunulmuş olan İslâm mesajının en karakteristik özelliklerinden birisi çocuk, yetim, kadın, fakir gibi toplumun en zayıf, savunmasız ve istismara müsait mensuplarının haklarına sahip çıkarak, onları insanca bir ortamda ve güven içerisinde yaşatmak projesidir. Toplumsal çürümenin ya­şandığı İslâm öncesi Arap toplumunda bu güçsüz unsurların nasıl ezil­diği ve yaşama hakkına varıncaya kadar en tabiî temel haklarının bile hiçe sayıldığı bilinen bir gerçektir. İşte böyle bir toplumsal ortamda Hz. Peygamber’e ilk inen ayetlerde yetimlere özel işarette bulunulmuştur:

“Kuşluk vaktine andolsun. Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da. Muhakkak ki âhiret senin için dünyadan daha hayırlıdır. Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi? Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse sakın yetimi ezme! Sakın isteyeni azarlama! Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.” (Duhâ, 93/1-11)

Ayrıca Kur’ân’da yetimlerin haklarının korunmasına da özel emirler mevcuttur: “Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (buluğa) erdiklerinde, eğer reşit olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter. Miras taksiminde (kendilerine pay düşmeyen) akrabalar, yetimler ve fakirler hazır bulunurlarsa, onlara da maldan bir şeyler verin ve onlara (gönüllerini alacak) güzel sözler söyleyin. Kendileri, geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onlar hakkında endişeye kapılanlar, (yetimler hakkında da) ürperip korksunlar. Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar ve doğru söz söylesinler. Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.” (Nisâ, 4/6-10)

İslâm dünya görüşüne göre çocukların bakımı, beslenmesi, tedavisi ve her tür zarurî ihtiyaçları ana-baba tarafından karşılanmalı, eğer yoksa bütün bu sorumlulukları devlet üst­lenmelidir. Zira çocuğun himayesiz ve sahipsiz bırakıl­ması söz konusu olamaz. Nitekim Allah’ın Rasûlü “Velisi olmayanın velisi benim” sözleriyle toplumdaki kimsesizlere sahip çıkmıştır. (Tirmizî, Cihad 21)

Allah Rasûlü kız çocukları aleyhine davranışların yaygın olduğu toplumu ıslah için çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiş, özellikle erkek çocukların üstün tutulup kızların aşağılandığı bir kültür ortamında bu durumu tersine çevirerek kadın cinsiyle ilgili kalıplaşmış tutum­ları ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. O, öncelikle kız çocuğuna karşı kötü duygular beslenmesini men etmiştir. 

Allah Rasûlü’nün yaşadığı çağda kadınlar ikinci sınıf insan muamelesi görüyor, bu sebeple bir kız ço­cuğunun doğumu bir utanç olarak kabul edili­yor, baba bir kız çocuğuna sahip olduğu haberini alınca büyük sıkıntı duyuyor, bir süre insan içine çıkamıyordu. Kur’ân-ı Kerim, onların halini şu şekilde tasvir eder: "Aralarından birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halkından gizlenir. (Şimdi ne yapsın) onu, utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün! Bak, ne kötü hüküm veriyorlar." (Nahl, 16/58-59) Benzer bir âyette de aynı tablo çizilir: “Ama Rahman olan Allah'a isnad ettikleri kız evlat kendilerinden birine müjdelendiği zaman, onun yüzü simsiyah kesi­lir, öfkesinden yutkunup durur." (Zuhruf, 43/17)

Allah Rasûlü kız çocukları aleyhine davranışların yaygın olduğu toplumu ıslah için çocuklara mal bağışlanmasında âdil davranılmamasını zulüm olarak değerlendirmiş, özellikle erkek çocukların üstün tutulup kızların aşağılandığı bir kültür ortamında bu durumu tersine çevirerek kadın cinsiyle ilgili kalıplaşmış tutum­ları ortadan kaldırmayı amaç edinmiştir. O, öncelikle kız çocuğuna karşı kötü duygular beslenmesini men etmiştir. (İbn Hanbel Müsned, IV, 151)

Gerçekten de erkek cinsine göre kız daha nazik, korumasız ve zayıftır. Bu durumda kızlara daha fazla ilgi gösterip, onların yetişmesine katkı vermek, adalete en uygun olanıdır. Rasûl-i Ekrem (sav) bu hususta “Bağış ve ihsanlarda çocuklarınızın arasını eşit tutun” buyurur. (Buhârî, Hibe 12) Günümüzde buna pozitif ayrımcılık denilmektedir. Kız çocuklarının ikinci sınıf muamele gördüğü ve horlandığı bir ortamda bu sözler ezber bozan ve çok anlamlı sözlerdir. Allah Rasûlü’nün her konuda kızlara öncelik vermeyi teşvik eden ve kız çocuğu yetiştirmenin büyük ecir ve sevabını dile geti­ren söz ve uygulamalarını da (İbn Mâce, Edeb 3; Tirmizî, Birr 33) bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Rivayete göre bir adam Peygamberimizin (sav) yanında oturuyordu. Bu sırada adamın erkek çocuğu yanlarına çıkageldi. Adam, çocuğu öpüp, dizlerine oturttu. Daha sonra kız çocuğu geldi. Adam onu ise yanına oturttu. Peygam­ber Efendimiz (sav) bu tavır üzerine muhatabını “Niçin ikisini bir tutmadın?” diye kınadı. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 156)

Erkek olsun, kadın olsun kişi hiç bir baskı ve zorlama olmadan ilahi emirlere uymak veya kendi hür iradesi ile red­detmek için tam bir serbestliğe sahiptir, aksi halde sorumluluk akidesinin bir anlamı olmaz. Bunun sonucunda kadınlar dünyadaki iyi ve kötü işleri için Allah'ın gazap ve mükâfatını almada eşit haklara sahip oldukları gibi, gerçek bir İslâm toplumunda erkeklerin sahip olduğu şekilde hu­kukî, sosyal ve ekonomik haklara sahip olmada tam bir bağımsızlık istemeli ve el­de etmelidirler. 

İslâmî öğreti kadının insan seviyesine çıkarılmasının ilk adımı olarak erkek çocuklarla birlikte toplumda ikinci sınıf kabul edilen kız çocuklarının da öldürülmesini yasaklamıştır: "Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza: 'Hangi günah (!) yüzünden öldürüldü?' diye. (Tekvîr, 81/8-9) Bu ayetle İslâm bu tür suçlara toplum içinde son vermekle kalmamış, ayrıca kız çocuğu doğmasının utanılacak bir şey olduğu inancını da zihinlerinden kazımayı hedeflemiştir. Üstelik kız çocuğuna daha iyi davranmayı, iyi bir eğitim vermeyi, ev kadını ve anne olarak güzelce terbiye etmeyi büyük bir fazilet, takva ve ibadet ile ilgili bir davra­nış olarak kabul etmiştir. Hz. Peygamber de yaşadığı dönemde büyük ihmale maruz kalan kız çocuklarına özel önem vermiş, kız çocuğu yetiştirenleri husûsen övmüştür: “Her kim buluğ çağına ulaşmalarına kadar iki kız çocuğunun bakımını, nafakasını, terbiye ve yetiştirilmesini üzerine alır ve bunu yerine getirirse, o kimse kıyamet günü benimle şöyle olacaktır” dedikten sonra parmaklarını birbirine yanaştırıp kavuşturmuştur. (Müslim, Birr 149) Aynı bahiste “kim ki iki kız çocuğu erginlik çağına vardıktan sonra yanında kaldıkları veya o kimse onların yanında kaldığı sürece onlara iyi davranıp ihsanda bulunursa kızları onu cennete dâhil ederler (yâni o kimse kızlarına ettiği iyilik sayesinde cennetlik olur)” buyurmuştur. (İbn Mâce, Edeb 3) Hz. Âişe’den bu bahiste şöyle bir rivayet gelmiştir: Rasûlullah (sav) bu­yurdu ki: “Eğer bir kimse kızlara değer verdiğinden dolayı eziyet görürse ve onlara iyi dav­ranırsa onlar cehennem'e karşı perde olurlar.” (Buhârî Edeb 18)

Aslında kadın ve erkeğin bütün hakları, İslâm inancındaki kadın ve erkeğin kendi taşıyabile­cekleri yük ölçüsünde, dünyada yaptıkları iyilik ve kötülüklerin azap veya mükâfatını görecekleri hesap günü (ahiret) inancından kaynaklanmaktadır. Bu inancın hikmeti şudur: Erkek olsun, kadın olsun kişi hiç bir baskı ve zorlama olmadan ilahi emirlere uymak veya kendi hür iradesi ile red­detmek için tam bir serbestliğe sahiptir, aksi halde sorumluluk akidesinin bir anlamı olmaz. Bunun sonucunda kadınlar dünyadaki iyi ve kötü işleri için Allah'ın gazap ve mükâfatını almada eşit haklara sahip oldukları gibi, gerçek bir İslâm toplumunda erkeklerin sahip olduğu şekilde hu­kukî, sosyal ve ekonomik haklara sahip olmada tam bir bağımsızlık istemeli ve el­de etmelidirler. Zira Kur’ân, hiçbir ayırım yapmaksızın kadın ve erkeğe aynı şekilde muamele etmektedir: "...Ben, sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim." (Âl-i İmrân, 3/195) Bu ayet göster­mektedir hak ve sorumluluk noktasında Allah katında bütün insanlar eşittir; erkek olsun, kadın olsun herkes için aynı adalet ve hüküm ölçüsü uygulanmaktadır. Kadın ve erkek arasında Allah ayırım yapmadığından dolayı, her ikisi de insan olarak aynı statü­dedirler. Nitekim Kur’ân'ın birçok ayetinde kadın ve erkeğin ben­zer fertler olarak ceza veya mükâfata muhatap olacağı ve onların cinsiyetlerine bakılmaksızın kendi yaptıklarının sonuçlarına katlanacakları ifade edilmektedir. Bu hususta Nisâ suresindeki ayet açıktır: "Erkek veya kadından her kim inana­rak iyi işlerden bir iş yaparsa, işte öyle kimseler cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar." (Nisâ, 4/124) Nahl suresinde ise: "Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu (dünyada) hoş bir hayatla yaşatırız (daima huzur içinde bulunur, halinden memnun olur. Ahirette ise) onların ücretini yaptıklarının en güzeliyle veririz" (Nahl, 16/97) şeklinde benzer bir hüküm bulunmaktadır. Ahzâb suresinde konu daha teferruatlı bir şekilde açıklanır: "Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (gönülden Allah'a) saygılı olan erkek­ler ve (gönülden Allah'a) saygılı kadınlar, sada­ka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zik­reden kadınlar (işte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzâb, 33/35)

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.