Kültür Sanat
Tasavvuf
 

Muhammedi Muhabbet ve Toplumsal Yansımaları

İnsanlara dünyada huzur ve refah; âhirette ise felahı temin edecek ilkeleri veren Kur’ân’a baktığımız zaman, sevgiyi ifade eden terimlerin dinî hayatın aslî unsuru olduğunu görürüz. Sevginin, hem beşerî, hem de ilâhî boyutu vardır: “Allah, onları, onlarda Allah’ı severler”(Mâide 5/54) âyeti bunu vurgular.

İnsan, dünyadaki konumunu, varoluş amacını sorgulayan bir varlık olması nedeniyle diğer canlılardan ayrılan, özel niteliklere sahip bir varlıktır. İçinde yaşadığı dünyayı anlamlandırırken kendi var oluşunun bu anlam içindeki yerini, kim ve ne olduğunu açıklamaya çalışır. "Kimim?", "Beni oluşturan temel değerler nelerdir ve mutlu bir hayat yaşamak için ne yapabilirim?" sorularının cevabını araştırmada, din ve dinî değerler önemli yer işgal eder. Bu çerçevede, bir sosyal model olarak peygamberimizin sözleri, davranışları, uygulamaları bizlere örnek teşkil edecektir.

 

KAVRAMSAL TEMELLENDİRME: MUHABBET VE SEVGİ

Özellikle günümüzde belki de, en fazla ihtiyaç duyulan kavram sevgi; Arapça, muhabbet, hubb, meveddet ve vudd kavramlarıyla karşılanmaktadır. Seveni kendisinden geçirecek derecede coşkulu sevgi ise aşk terimiyle karşılanmaktadır.

İnsanlara dünyada huzur ve refah; âhirette ise felahı temin edecek ilkeleri veren Kur’ân’a baktığımız zaman, sevgiyi ifade eden terimlerin dinî hayatın aslî unsuru olduğunu görürüz. Sevginin, hem beşerî, hem de ilâhî boyutu vardır: “Allah, onları, onlarda Allah’ı severler”(Mâide 5/54) âyeti bunu vurgular.

Hadisi şeriflerde ise muhabbet kavramı, iyilikseverlik, müsamaha, yumuşak huyluluk, kolaylaştırıcı olma, kusurları örtme, iffetlilik, takva sahibi olma gibi özellikleri açıklamak için kullanılır. Kişi, sevdiği, saydığı insana karşı bir sorumluluk duyar; bu nedenle olsa gerek, mü'minin Rabbine yönelişinde sevgi, ibadetin önüne geçmiştir. Allah’tan korktuğu için değil, ona olan sevgi, muhabbet ve saygısından dolayı ibadet eder; bir karşılık beklemez, cennetle avunmaz, sadece ve sadece Rabbinin rızasını ister.

I. MUHABBETİN ÇEŞİTLERİ

Muhabbet kavramının üç türünden bahsedilebilir. İlki; halkın muhabbeti olup, beşerî sevgi veya aşk da denir. Bu, kişinin sevdiğini gönlünde tutup, ona itaat etmesi, onu sürekli gönlünde tutması aşaması olup, ilâhî aşk için ön şarttır.

İkincisi, sevgi deneyimini tecrübe eden kişilerin beşerî arzu ve heveslerinden mümkün olduğunca arınarak, sevdiğinin iradesine göre hareket edenlerin muhabbetidir. Üçüncüsü ise ârif ve ârife, zâhid ve zâhidelerin muhabbetidir.

İnsanî sevgi doğal olandır, bütün canlılarda görülür, insan veya hayvan fark etmez. Manevî, ruhanî sevgi, ikinci aşamayı gösterir, sadece insanlara özgüdür. İnsanın Rabbini, onun da insanı sevmesi, bu ilâhî sevginin gereğidir. Beşerî sevgi, bu ilâhî sevgiye götürdüğü için çok önemlidir.

II. MUHABBETİN BELİRTİSİ

İnsanın yaratıcısını sevmesinin belirtisi ne olacaktır? İnsanın Allah’ı sevmesinin belirtisi, aşırılıklara kaçmadan, kontrollü ve mutedil yaşamak; bunun için de âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber Efendimizin ahlâkına ve sünnetine tâbi olmaktır.

İlâhî dinler (Musevilik/Hristiyanlık/İslâmiyet),  sosyal ve ahlâkî yasaların birey vicdanlarında yer etmesini vahiyle sağlar.  İyi ve kötünün ayırt edilmesi için temel kıstaslar veren Allah, bunun uygulamasını da peygamberleri şahsında insanlara örnek olarak göstermiştir.

İYİ ve KÖTÜNÜN AYIRT EDİLMESİ İÇİN TEMEL KISTASLAR

İnsan, yaratılmışların en değerlisi, korunmaya lâyık olanıdır. Toplumsal bir varlık olması nedeniyle, hayatını belirli kuralların birleşmesinden oluşan yasalara göre düzenler. Sosyal ya da ahlâk yasaları diyebileceğimiz bu ilkeler karşısında hür iradenin karar vermesi ve eylemini yapması gerekmektedir. İlâhî dinler (Musevilik/Hristiyanlık/İslâmiyet),  sosyal ve ahlâkî yasaların birey vicdanlarında yer etmesini vahiyle sağlar.  İyi ve kötünün ayırt edilmesi için temel kıstaslar veren Allah, bunun uygulamasını da peygamberleri şahsında insanlara örnek olarak göstermiştir.

İyiliğin yaygınlaşmasını, kötülüğün engellenmesini tavsiye eden evrensel dinler de başkasının canına, malına, namusuna dokunulmamasını ister. Bu açıdan ilk temel kıstas şudur:

I. İnsanı, yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlûkat) olarak görmek

Burada, herhangi bir ayrım (din, dil, ırk) gözetilmeksizin insanın doğası ve yaratılışı gereği üstün ve yüce görülmesi vardır. “And olsun, biz insanoğullarını şerefli kıldık” (İsra 17/70) âyeti bunun delilidir. Sırf yaratandan ötürü yaratılanı sevmek ve merhamet etmek, Allah’a olan imanın kemal noktasını oluşturmaktadır. Şeyh Galib’in dediği gibi,

"Hoşça bak zatına kim Zübde-i âlemsin sen

Merdum-i dide-i ekvân olan âdemsin sen.

Secde-i ferma-yi melek zat-ı mükerremsin sen,

Bildiğin gibi değil, cümleden akvamsın sen"

(Kendine bir hoşça bak; âlemin özüsün sen;

Varlıkların gözbebeği olan insansın sen.

Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın,

Bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun, daha ilerisin sen.)

II. Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak

Bunun yolu da, önce kendini tanımak, kendi için lâyık gördüklerini, diğer insanlar için de istemek, kendisine yapılmasını istemediklerini başkası için de istememektir. Bu öyle bir temel ilkedir ki, imanımızın sıhhatini belirler:  Peygamberimizin ifadesiyle “Sizden biriniz, kendisi için sevip istediğini kardeşi içinde istemezse, tam iman etmiş olamaz” (Buhârî "İmân" 7).

III. İnsanlara iyilik ve güzellikle davranmak, kötülüğe yol açacak eylem ve davranışlardan kaçınmak ve kaçındırmak

İslâmiyet’in kutsal kitabı Kur’ân’da bu temel bir yasadır. “Kim karşılıksız bir iyilik yaparsa ondan daha iyisi yapan kişiye verilecektir” (Neml 27/89) âyeti bunu ifade etmektedir. Üstelik,  “iyi”yi kişinin bilmesi, uygulamaya geçirmesi yeterli görülmez; başkalarının iyilik yapmalarına yardımcı olunması da emredilir. İyilik yapamıyorsa, en azından herhangi bir kötülük yapmaması,  hatta kötülüğe yol açacak söz, davranışlardan kaçınmasıdır. Milli şairimiz Mehmet Akif’in ifadesiyle:

“Emr-i bi’l-ma’ruf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi

Nehy edermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi”

Hele bir de sabredilip, kötülük iyilikle uzaklaştırılabilirse, iki kat mükâfat alınacaktır. (Kasas 28/54–55). Bir hadîs-i şerîfte bu husus üzerinde özellikle durulmakta ve ne yapmamız gerektiği belirtilmektedir:

Mümin, müminin kardeşidir, ona zulmetmez. Kim kardeşinin ihtiyacını gidermede yardımcı olursa, Allah da onun ihtiyacını gidermede ona yardımcı olur. Kim Müslüman'dan bir tasayı giderirse, Allah da ondan kıyamet günün sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir müslüman’ın kusurunu örterse, Allah da onun kıyamet gününde bir ayıbını örter” (Buhârî "Mezâlim" 3).

Burada eşref-i mahlûkat olmanın en önemli vasfı ortaya çıkmaktadır; şöyle ki, kötülüğü kötülükle karşılamak yok, ama birde onu herhangi bir zarar vermesine engel olmak için iyilikle savmak gerekiyor. Kötülüğü iyilikle uzaklaştırmak demek, insanı umamayacağı güzel konumlara ulaştırır, muhaliflerini bile kendine yakınlaştırır, sıcacık bir dostluğun kurulmasına vesile bile olabilir. 

Allah’ı sevmenin en temel alâmeti, Peygambere bağlılık ve onun yolunu izlemektir (Âl-i İmran 3/165). Rehberimiz Peygamberimiz, biricik öğreticimiz de olacaktır. Eğer o, iman etmenin birinci şartı olarak kendisi için istediği bir iyiliği, güzelliği, diğer kardeşi gibi istemek olarak sunuyorsa; mümin, müminin aynasıdır, diyorsa, beşeri münasebetlerimizi sevgi ve saygı üzerine kurmamızı istiyor demektir.

PEYGAMBERİMİZİN MUHABBET ANLAYIŞI

Allah sevgisi her şeyin başındadır (Bakara 2/165). Nitekim Peygamberimiz de Allah’tan O'nun sevgisini, sevdiği kimselerin sevgisini ve O'nun muhabbetine yaklaştıracak olanın sevgisini istemiştir. Allah’ı sevmenin en temel alâmeti, Peygambere bağlılık ve onun yolunu izlemektir (Âl-i İmran 3/165). Rehberimiz Peygamberimiz, biricik öğreticimiz de olacaktır. Eğer o, iman etmenin birinci şartı olarak kendisi için istediği bir iyiliği, güzelliği, diğer kardeşi gibi istemek olarak sunuyorsa; mümin, müminin aynasıdır, diyorsa, beşeri münasebetlerimizi sevgi ve saygı üzerine kurmamızı istiyor demektir.

Son yüzyılın en son okunan ve satan kitaplarından olan Küçük Prens'in yazarı Antoine Saint-Exupery’in şu ifadesi bu ayna simgesini çok iyi açıklar: Sevgi, benim, sizi kendinize doğru yönlendirme işlemimdir. Böylece gelişen, paylaşılan sevgi, gerek kişide, gerekse karşısındakinde özbenliğin olgunlaşmasını temin eder. Burada dikkat edilmesi gereken husus; sevginin öncelikle beni bana yönlendirmesi şartıdır. Yani sevginin ilk aşaması, beni bana yönlendirecek, kendimi tanıtmaya vesile olacaktır, kendimi tanımak, Rabbimi ve onun diğer mahlûkatını tanımak, bilmek, sevmek demektir.

Âlemlerin özü olan insan, varlıkların gözbebeği olarak görüldüğü zaman, hiç kimse incitilmemeye çalışılır, çünkü hiç kimse, kendisinin incitilmesini istemez. Yunus Emre’nin ifadesiyle;

"Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için

Dostun adı gönüllerde, gönül yapmaya geldim."

dememiz gerekir. Bunu yapabilirsek,

"Bir kimseye kin tutmayız, ağyar (muhalif, düşman) dahi dostumuzdur.

Biz kimseye kin tutmayız, kamu âlem dosttur bize."

Yunus Emre’nin sözlerini hayata aktarabilirsek, sevgi, toplumsal ve sosyal açıdan birlikteliğimizi sağlayan temel unsur olarak işlev görecektir.

 

SONUÇ

İnsanın biricik hedefi mutlu bir hayat yaşamaktır. Mutlu, huzurlu bir hayatın yolu da sevgiyi paylaşmaktan geçer. Paylaştıkça çoğalan tek şey de sevgidir. Bunun en güzel örneğini bizlere Peygamberimiz sunmuştur. O, kişiliği,  yaşayışı, sözleri ve davranışlarıyla sevgi ve saygı timsali olmuştur. Onu kendimize örnek alacak olursak, merhamet ve sevgiyi merkeze alacağımız hususları somut olarak bilebilecek, bunları yok eden durumlardan kaçınabileceğiz. Bireysel açıdan dinginliğimizi huzurumuzu sağlayan sevgi, eşimize, çocuklarımıza, kısaca ailemize yansıyacaktır. Mutlu ve huzurlu bireylerden oluşan ailelerin oluşturduğu toplum da doğal olarak müreffeh ve güvenli olacaktır. 

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.