Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Müslümanı Hor Görme Küçüklüğü


عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم : بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ

Ebû Hüreyre radıyallahu anh, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

"Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” (Müslim, Birr 32; Ebû Davud, Edeb 35; Tirmizî, Birr 18)

Beşerî ilişkileri iman ile aynîleştiren, aynı imanı taşıyanları eşit haklara sahip kılan ve "mü'minler kardeştir" temel ilkesini ilân eden İslâm, bu tespit ve ilânı ile inananları arasında tam bir ahlaki ve hukukî yaklaşım ve denklik sağlamıştır.

Aynı imânı paylaşanlar arasında tabiî olarak varlığına ihtiyaç du­yulan insanî ilişkilerin başlangıç noktası, hiç şüphesiz, kişinin kendisini diğer insanlardan farklı ve üstün, onları da kendisinden aşağı ve önemsiz görmemesidir. Beşerî ilişkileri iman ile aynîleştiren, aynı imanı taşıyanları eşit haklara sahip kılan ve "mü'minler kardeştir" (el-Hucurât Sûresi, 10) temel ilke­sini ilân eden İslâm, bu tespit ve ilânı ile inananları arasında tam bir ahlaki ve hukukî yaklaşım ve denklik sağlamıştır.

Konu aldığımız hadis, -Müslim'deki rivayetinde açıkça görüleceği gibi,-  aynı imanı paylaşan insanlar arasındaki önemli ve sıcak ilişkileri tek tek sayan bir hadisin son kısmıdır. Daha doğrusu, orada sayılan kar­deşçe ilişkileri Müslümana çok görecek, onu imanından dolayı küçümse­yecek olan asıl küçükleri uyaran kısmıdır.

Aslında, hamuru topraktan yoğrulmuş insanoğlunun, kendisiyle aynı durumdaki bir başka insanı hor ve hakir görmesi, küçümsemesi, kendi küçüklüğü ve yanılgısıdır. Ne var ki bu beşerî zaaf ve yanılgı ma­alesef hemen her devir ve toplumda çeşitli gerekçelere dayalı olarak ama mutlaka var olagelmiştir. Bu ahlaki bir zaaf olduğu kadar, güçlü sosyal yapıların kurulmasına mani olan sosyal bir çözülüştür de.

Biz konunun bu noktadan tahlilini uzmanlarına bırakarak onu iki yönden ele alacağız:

1. Müslüman olmayanların Müslümanı hor görmesi,

2. Müslümanın Müslümanı hor görmesi.

Küfrün imana, kâfirin Müslümana hoş bakmayacağı, onu elinden geldiğince horlayacağı açıktır. Tarih buna şahittir. Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerîm ibret alınması ve inananları teselli için bu gerçeğin mi­sallerini vermektedir.

Hemen bütün peygamberlere ilk inananlar, toplumların üst düzey yöneticilerince horlanmışlar, hatta bu zümre tarafından inançsızlıklarına sebep olarak gösterilmişlerdir. Müşterek vasıfları azgınlık ve sapıklık olan ve Kur'âni ifadesiyle kendilerine mele' adı verilen bu yöneticiler, küçük gördükleri inananlarla aynı imanı paylaşamayacaklarını, onların kovul­ması halinde belki inanabileceklerini söylemişlerdir. İlk örnek Hz. Nuh ve kavmidir. Nuh aleyhisselam milletini Allah'a inanmaya ve kulluğa ça­ğırdığı zaman, kavminin ileri gelenleri, "Bizim ayak takımının sana uyduk­larını görüyoruz. Sizin bize üstün bir tarafınız da yok..." diyerek inananları açıkça küçümsemişlerdi. Hz. Nuh, bu seviyesiz horlamaları, bütün za­manlara örnek olacak tarzda şöyle cevapladı:

"Hor gördüğünüz mü'minlere Allah hayr/iyilik vermeyecektir diyemem. Kalplerindekini Allah bilir. Böyle bir şey söyleyecek olursam, o zaman zalimler­den olurum.” (Hûd Sûresi, 31)

"İman edenleri (çevremden) kovamam... Ben onları kovacak olursam, Allah'ın intikamına karşı bana kim yardım edebilir?" (Hûd Sûresi, 30)

Müslümanı imanından dolayı küçük görecek, horlayacak olanlara ne güzel cevaptı Hz. Nuh'un sözü:

"Hor gördüklerinize Allah hayır/iyilik vermeyecektir diyemem!"

Hemen her peygambere ilk anda inanan orta tabakadan insanlar, hep küçümsenmiş, horlanmışlar ve hatta peygamberlere, kendilerine bu tür insanların inanmış olması büyük bir ayıpmış gibi gösterilme yoluna bile gidilmiştir. Ama daima sonuçta, en büyük utanç ve azab, kendilerini, mevki ve makamlarını bir şey sanan imansızların nasibi olmuştur. Çünkü inananları hor görmek, neticede onların inandıkları İlahî gerçek­leri küçük görmeye, önemsememeye götürmüş ve neticede şeytanî bir yanılgıya düşmelerine vesile olmuştur. Böylece onlar azaba bizzat dave­tiye çıkarmışlardır. Başkalarını hor ve hakir görmek, kendilerinde bir varlık vehmedip kibirlenmekten kaynaklanır. Ebedî mel'un şeytanın ha­tası da Allah'ın emri karşısında "Ben ondan daha üstünüm, beni ateşten onu topraktan yarattın (Âraf Sûresi, 12) diye kibirlenmek olmamış mıydı?

İmansızların inananları hor görme şekilleri Kur'ân-ı Kerîm'de bütün teferruatıyla gözler önüne serilmiş bulunmaktadır. Alay, istihza, dalga geçme, jest ve mimiklerle tahkir etme, sözlü sataşmalarda bu­lunma, ahmak ve aptallıkla, anlayışsızlıkla, katılıkla, yobazlıkla, çağdışılıkla (yanlış okumadınız,) evet, namuslulukla, kötü lakaplarla, bozgunculukla, atalarının yolunu terk etmekle, görünmeyene inanmakla, hayaller peşinde koşmakla ve daha neler nelerle suçlamış, kötülemişler­dir. Bütün bu ve benzeri uygulamalar içinde değişmeyen temel tavır, Merhum Mehmed Akif'in isabetle belirttiği gibi daima aynı kalmıştır: "Nazarlardan taşan mana, ibadullahı istihkâr!" Dünün ilkel inançsızlarıyla günün çağdaşlık yobazları arasında Allah kullarını hor görme (ibadullahı istihkâr) konusunda tam bir benzerlik bulunduğu da bir başka değişme­yen gerçektir. İnananları, kendilerine göre en çirkin şekilde karikatürize etmekten şeytanî bir zevk alanlar, kendi iç dünyalarını, kafa ve gönül çöplüklerini resmettiklerini bir anlayabilseler... Tabiî bu da bir idrak se­viyesi ister...

 

Efendimiz bir hadislerinde "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek mü'min ola­mazsınız..." buyurmuştur. Toplum fertleri arasında imana dayalı bir sevgi ortamı ve eşitlik duygusunun doğması için çok pratik bir de yol göstermiştir: "Aranızda selâmı yayınız!" 

Din ve iman bağı dışındakilerin mü'minleri küçümsemelerini yine bir ölçüde anlamak mümkündür. Çünkü “Tilki erişemediği üzüme koruk der.” Fakat asıl üzerinde durulması gerekli olan, bir Müslümanın bir başka Müslümanı, yani aynı imanı paylaştığı insanı veya grupları hor görmesi, küçümsemesi ve ondan kopmasıdır. Zaten hadisimizde "kâfi kötülük" olarak belirlenen husus da ağırlıklı şekilde budur.

Aynı saftakilerin ayrılığı

Her insanın kendi kültür değerlerine sahip insanlar arasında rahat etmesi, kendisini güvenli hissetmesi pek tabiîdir. Müslümanın da kendi değer ölçülerine bağlı "öz nefsi için istediklerini mü'min kardeşleri için de isteyen" Müslümanlar arasında en büyük mutluluğa ereceği muhakkak­tır. Hatta böyle bir huzur ve mutluluk her Müslümanın en tabiî hakkıdır. Çünkü bu aynı zamanda Müslümanların iman olgunluğunun ölçüşü ve göstergesidir. Zira aleyhisselatü vesselam Efendimiz bir hadislerinde "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek mü'min ola­mazsınız..." buyurmuştur. Toplum fertleri arasında imana dayalı bir sevgi ortamı ve eşitlik duygusunun doğması için çok pratik bir de yol göstermiştir: "Aranızda selâmı yayınız!" Bu son tavsiyenin önemini, bir­birlerine "Allah'ın selâmını bile çok gören" ve fakat aynı toplum içinde yaşayan Müslümanların ya da Müslüman grupların bulunduğunu kah­rolarak hatırladıkça ve gördükçe daha iyi anlıyoruz. Bir başka ifade ile namaz sonrasında her biri bir tarafa dağılıp giden camiler dolusu cema­atler gibi aynı saftakilerin ayrılığını düşündükçe ve dinî davranışları ve yaşayışları sebebiyle Müslümanlara yönetilen ithamların, ayırım yap­maksızın bütün bu Müslümanları hedef aldığına şahit oldukça selam­laşmanın ne demek olduğunu ve fonksiyonunu idrak ediyoruz. Hedefte bulunanların zoraki birliğini bile aralarında tesis edemeyen, ortak sa­vunma hissinden yoksun böylesi bir inananlar topluluğu için "aranızda selâmı yayınız" tavsiyesi, bir araya gelmenin başlangıç noktasını göster­mesi bakımından ne kadar önemli ve yol göstericidir.

Selamlaşmak, Müslümanlar aleyhinde dilini konuşmaktan, kalbini kötü düşünmekten ve kıskançlık duygusundan alıkoymayı da berabe­rinde getirecektir. Her halükârda görüşüp konuşmayı, büyük bir ihti­malle de sonuçta anlaşmayı ve bütünleşmeyi sağlayacaktır. "Beni anla da istersen öldür" diyen Arap atasözü, Müslüman kesimdeki çözülüşün, birbirlerini anlayacak kadar yekdiğerine tahammül edememekten ileri geldiğini belgeler gibidir.

İlk ve olgun Müslümanları tavsif eden ayet, "Kâfirlere karşı şiddetli ve zorlu, aralarında şefkatli, merhametli, yumuşak ve anlayışlıdırlar" (el-Feth Sûresi, 29) tespitini yapmaktadır. Kâfirlere karşı zorlu olabilmek için, öncelikle kendi içinde uyum ve anlayışlı olmak gerekir. Bu uyum ve anlayış yoksa dışa karşı çetin ve zorlu olmak değil, pısırık-sessiz ve boynu bükük davranmaktan başka yapılacak bir şey kalmaz.

Aslında münafıkların durumunu anlatan "Sen onları birlik sanırsın, oysa onların kalpleri darmadağınıktır"  (el-Haşr Sûresi, 14) ayetinin anlam sınırları içinde gözü­ken günümüz Müslümanları bizler, bu durumun sebepleri ve gide­rilme çarelerini vakit kaybetmeden araştırmak zorundayız. Aksi halde ileride böylesi bir fırsatı hiç bulamayabiliriz.

Birlik ve beraberliğin en güçlü ve tabiî esas ve çağrılarına sahip Müslümanların, ortak hücumlar karşısında bile bir araya gelememeleri­nin makul ve anlaşılır herhangi bir sebebi olamaz. Unutulmamalıdır ki, Müslümanı hor ve hakir görmek ve Müslümanlarla bir araya gelmekten kaçınmak gerekçe ne olursa olsun aynı saftakilerin ayrılığını, güçsüzlü­ğünü, etkisizliğini, perişanlığını ve yokluğunu getirir. "Zararı içinizden sadece zalimlere dokunmayıp hepinizi saracak olan fitneden sakının" (Enfâl Sûresi, 24) meâlindeki âyet-i kerîme herhalde böylesi bir sondan sakındırmaktadır.

Münferid ya da zümrevî ve fakat birbirinden kopuk faaliyetlerin kimseyi bir yere götürmeyeceği, belli bazı kişi ya da kurumlara bir şeyler sağlasa bile Müslümanlara bir şey kazandırmayacağı, müşterek dertlere merhem olmayacağı muhakkaktır. Birazcık insaf ve imani uyanıklık bunu idrak için yeterlidir. "Müslümanı hor görmek kötülük olarak kâfî" olduğuna göre, onu hor görmemek de birçok müsbet adımların atılması için yetecektir.


"Onlardan sonra gelenler; "Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanmış kardeş­lerimizi bağışla, kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma... Rabbimiz, şüphesiz sen şefkatlisin, merhametlisin, derler." (el-Haşr Sûresi, 10)

Hadisimizin tesbit ve çağrısı herhalde budur.

Zira İslâm dünyasının, sırf birbirlerine güvenememeleri, kardeşçe yaklaşamamaları yüzünden, ellerindeki bütün imkânlara rağmen, em­peryalist güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamadıkları gözle görülen acı bir gerçektir. Hâlbuki Müslüman, sadece yaşayan Müslümanlarla değil, daha önce ahirete intikal etmiş Müslümanlarla da iyi geçinmek, onlara da faydalı olmak mükellefiyetindedir. Olgun mü'minleri tanıtan bir ayet durumu şöyle açıklamaktadır:

"Onlardan sonra gelenler; "Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanmış kardeş­lerimizi bağışla, kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma... Rabbimiz, şüphesiz sen şefkatlisin, merhametlisin, derler." (el-Haşr Sûresi, 10)

Müslümanları bütün dert ve dâvalarıyla benimsemek, üzüntü ve se­vinçlerine kardeşçe ortak olmak, onları en sıcak ve samimi ilgiye layık görmek, asla ama asla onları küçümsememek her birimizin iman borcu ve sorumluluğudur. Unutmayalım ki, en kutlu görevimiz, "Kalplerimizde mü'minlere karşı kin bırakma!" duasını tekrar ederek inançla, sevgiyle kar­deşçe kucaklamak ve kesin olarak "safları sıkı tutmak”tır.

 

 

Yorumlar

 
HÜSEYİN KOÇ
HÜSEYİN KOÇ28.05.2013

"Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.”

Peygamberimiz s.a.v.'in bu hadisinde belirtiklerinden olmakdan
Rabbimiz bizleri muhafaza etsin ...

28.05.2013

 

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin