Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Müze Karşılaşmaları: Seküler Mekanda Dini Objeler

Son yıllarda çokça duyduğumuz İslam sanatının sergilenmesi, kutsalın müzede sergilenmesi gibi meseleleri müze tarihçisi ve araştırmacısı Betül Çakırca’ya sorduk. Betül Çakırca, dünya müzelerini ve müzecilik tarihini, müzenin seküler bir kurum olmasına karşın İslam sanatını müzede nereye koyacağımızı, Aşk-ı Nebi Sergilerini, kutsal emanetleri yani epey netameli, bize yabancı ve çok uzun bir mevzuyu temel noktalarıyla özetledi, akıcı bir üslup ve çok ilginç örneklerle anlattı. Saatler süren bu şahane sohbetin biraz kısaltılmış ve toparlanmış şeklini zevkle okuyacaksınız.

Camide, dergâhta, tekkede bu eserlerle bir ünsiyet geliştirmiş olan biri, müzede, galeride ya da ünlü bir iş adamının koleksiyonunda o eserle karşılaştığı zaman düşünce dünyasında nasıl bir değişim yaşar? Sakal-ı Şerif’i Topkapı Sarayı’nda görmek ile camide bir mevlid-i şerifi dinledikten sonra ziyaret etmek aynı şey midir? Ortak bir tavır, ortak bir adap geliştirebilir mi? Mukaddes objeler, sergilendikleri seküler bir mekâna kudsiyet katar mı? Müslüman olmayan bir müze ziyaretçisi ile Müslüman bir müze ziyaretçisinin tavrı bu eserler karşısında aynı mıdır, aynı olmalı mıdır? 

“Kutsalın Sergilenmesi” kavram olarak bize çok tanıdık değil. Dünyada ve bizde bu kavram ve kutsalın sergilenmesi meselesi ne zaman ve nasıl ortaya çıktı?

“Kutsalın Sergilenmesi” kavram olarak bizim için yeni ve çok da tartışılmayan bir mesele. Zaten modern manada müzecilik ve sergileme de 18. yüzyıl ikinci yarısından itibaren gelişiyor.

Kendisi için bir anlam ifade eden nesneleri toplamak, biriktirmek, muhafaza etmek ise yeni bir şey değil. Ortaçağlara gelindiğinde yine modern manada olmasa da koleksiyoncu bir tavır var. Kutsal bağlamında ise bizde mesela “mukaddes emanetler” var. Camilerde belli zamanlarda halka gösterilen Hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerifler var. Bunun yanı sıra ibadet mekânlarına hem güzellik katan hem de mesaj veren hat levhaları ve diğer bazı objeler var.

Avrupa’da ise Rönesans öncesi kilise ve manastırlarda kutsiyet atfedilen objelere rağbet olduğunu biliyoruz. Bu objeler o mekânların insanlar gözündeki yerini yüceltiyor. Mesela, Yunus Peygamber’i yutan balinanın dişi, Kuzey Denizi kıyılarına vuran balinalardan alınmış olabilir ama kutsal topraklardan getirildiğine inanılır. Yahut azizlerin kemikleri. Bunun gibi pek çok örnek verebiliriz. Bu objeler bulunduğu o katedrale, manastıra yani mekâna bir kutsiyet veriyor ve Hristiyanları daha çok çekebilmek için kullanılıyor. Rönesans’la birlikte ise Türkçeye “nadire kabineleri” olarak çevrilmiş olan yeni bir koleksiyonculuk tavrı ortaya çıkıyor. Kiliseler ve mekânlarda toplanan hayret verici nadide objeler ve çok daha fazlası bu kişisel koleksiyonlarda toplanmaya devam ediliyor. Bu müzelerdeki koleksiyonların pre-modern olanlarının pek çoğu zaten kutsal obje. Kabilelerden aldıkları objeler olsun, kiliselerden taşıdıkları resimler, heykeller olsun hepsi kutsal aslında ama bunun “kutsalın sergilenmesi” diye sorunsallaştırılması post kolonyal dönemde küreselci yaklaşımlarla birlikte mevzubahis edilmeye başlandı. Ondan evvel böyle bir tartışma yok, Türkiye’de zaten yok.

 

Müzecilik hareketinin başlarında Batı müzelerinde İslam sanatı ya da "İslamî" şeklinde bir sınıflandırma var mı?

Esasen 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan bu müzecilik hareketi İslam sanatını başlangıçta konu edinmez. Zira “İslam Sanatı” kavramı tam olarak oluşmamıştır. 19. yüzyıl ikinci yarısında müzelerde de daha görünür hale gelmeye başlayan İslam sanat eserleri  “Mohammadan art”, “Saracenic art” gibi kavramlarla yahut milliyetleri işaret eden “İran sanatı”, “Arap sanatı” gibi terimlerle kataloglarda zikrediliyor. Bu eserler yavaş yavaş sanat pazarında yer edinmeye başlar. Daha evvel oryantalist tutkularla bir tüketim nesnesi olarak Batı’da rağbet gören “şark malları” artık müzayedelere girer, sergilere dahil edilir, müzeler ve koleksiyonerler tarafından ilgi görmeye başlar. Sanat tarihi alanında da İslam Sanatı Tarihi kendisine bir yer bulur ve alanda günümüze kadar devam eden tartışmalara konu olur. Bu tartışmaların en eski olanlarından birisi İslam sanatının “dinî” bir sanat olup olmadığıdır. Burada İslam’da tasvir yasağı, eserlerin bir kısmının dinî mekânlarla bütünleşmiş tarihsel bağlamları gibi konular da bu tartışmaları besler. Bu noktada İslam sanatının sergilenmesi konusu kutsalın sergilenmesi tartışmaları ile kesişir.

Öte yandan günümüzde İslam koleksiyonlarını oluşturan pek çok eser/obje zamanında vakıf mekânlardan toplanarak bir araya getirilmiştir. Bu eserler birbirinden farklı yerlerdeki vakıf mekânlarda insanların kullanımında olan nesnelerdi. Bunların toplanarak önce Osmanlı Müzesi’nde sonra da Evkaf-ı İslamiye Müzesi’nde (Türk ve İslam Eserleri Müzesi) koruma altına alınması hem bir güvenlik meselesi hem de İslam medeniyetini temsil meselesidir ve tam da Avrupa müze ve sergilerinde İslam eserlerinin daha görünür hale geldiği yıllara rastlar. Eserlerin vakfedildikleri yerlerden müze depo ve sergi salonlarına götürülmesi karşısında toplumdan da muhalif bir ses yükselmez. Vakıf eserlerine yönelik artan hırsızlık vakaları ve Evkaf’ın eserleri hırsızlık ve diğer çevresel bozulmalardan koruyamaması ve dönemin savaş şartları dolayısı ile  bu müzeleştirme hareketi kabul görmüş olmalı. 

İslam’da kutsal var mıdır yok mudur tartışması halen devam ediyor. Ve bu tartışma Avrupa’daki “kutsal” tartışmaları üzerinden yürütülüyor. Öte yandan İslam Sanatı kavramı da henüz tanımlanamamış, sınırları belirlenememiş bir kavramdır ve bu kavram özellikle müze bağlamında tartışılmadığı için kutsalın sergilenmesi gibi çok daha çetrefilli konulara sıra hiç gelemiyor.

Kutsalın sergilenmesi meselesini şimdilik kenara ayırarak, son yıllarda İslam sanatının ön plana çıkması, müzelerde İslam galerilerinin açılması gibi olguların temelinde ne var sizce?

Size ilginç bir gelişmeden bahsedeyim. Müze aynı zamanda bir medyadır. Ve müzeyi bir medya olarak yani ilişki kurulabilen, mesaj alınan ve iletilebilen bir yer olarak değerlendirdiğimizde, 11 Eylül örneğini görüyoruz. 11 Eylül olayından sonra Batı medyası İslam’ı hedef göstermesine ve hep bir İslam terörü vurgusu yapmasına rağmen, Batı müzeleri aynı medyanın bir parçası olarak tam tersi bir davranış sergiledi.

Ne demek bu, açar mısınız?

Şöyle bir şey yaşanıyor, 11 Eylül den sonra ironik ve beklenmedik bir şekilde insanların İslam galerine ilgileri artıyor. Aynı Kur’ân-ı Kerim satışlarının artması gibi. Sürekli medyadan terör kelimesi ile birlikte duydukları İslam’ı öğrenmek istiyorlar. Merak ediyorlar. Yani 11 Eylül ile birlikte İslam ve Müslüman gündemlerine giriyor.

İslam sanatı tartışmaları tıpkı 19. yüzyıldaki oryantalist obsesif davranışların olduğu dönemden sonra ilk kez yeniden bu kadar hararetleniyor. Müzelerde ziyaretçiler çoğalmaya ve sorular gelmeye başlayınca çeşitli büyük müzeler Metropolitan’dan tutun da Louvre’a kadar pek çok müze, galerilerinin İslam koleksiyonlarını restore edip yeniliyorlar ya da geliştiriyorlar

Yağmaladıklarını sergileme davranışı da yüzyıllardır devam ediyor yani? 

Tabi. Bu yenileme projelerinden sonra küratörlerle yapılan bütün röportajlarda verilen ortak bir cevap var: İslam’ın terör yüzünün yanında iyi güzel bir yüzü de var. Bu doğrudan bir kabulü içeriyor.

Osmanlı bu eserlere İslam sanatı demiyor ama değil mi? Kutsal emanetler Osmanlı arşivlerinde nasıl geçiyor?

Osmanlı'yı ayıran özelliklerden bir tanesi bana göre İslam sanatı kavramını “Sanayi-i Nefise-i İslamiye” şeklinde İslam sıfatıyla kullanma konusunda öncülük etmesi. Bizim kutsal emanetler dediğimiz Osmanlı arşiv belgelerinde emânât-ı mübâreke diye geçer, emânât-ı mukaddese diye geçer ve bu nesneler bizim bildiğimiz en yaygın hikâyeyle, Yavuz Sultan Selim’in hilafeti almasıyla birlikte İstanbul’a dönerken beraberinde getirdiği kutsiyet atfedilen objelerdir.

 

Neler var Yavuz’un getirdiği bu ilk emanetler arasında biliyor muyuz?

Aslında, Yavuz’un getirdiği bu ilk koleksiyon neydi tam bilmiyoruz. Ama mesela Kahire’yi aldığında halifelikle birlikte kendisine geçen objelerin yanı sıra bir de Kâbe’nin anahtarını Hicaz’dan getirdiklerinde anahtarla birlikte gelen objeler olmalı. Osmanlı’nın son günlerine kadar çeşitli yerlerden alınan ve hediye gönderilen emanetlerle koleksiyon sürekli gelişiyor. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı esnasında Vahhabilerin elinden kurtarılan kutsal emanetler de İstanbul'a gönderiliyor ve koleksiyon bugünkü halini alıyor. Dolayısıyla Yavuz’la gelen ilk emanetlerin ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Tabi bu emanetler içinde en özel en kutsal kabul edilenler; Efendimiz’e ait olan hırka-i saadet, nakş-ı kadem-i şerif (ayak izi) ile sakal-ı şerif. Biliyorsunuz odaya da Hırka-i Saadet Dairesi ismi veriliyor.

Kutsal emanetler bize hilafetin alınmasıyla birlikte geldiği için bunun Müslümanlar açısından öneminin yanı sıra iktidarla ilgili bir yönü de var. Yani kutsal emanetlere sahip olmanız sizin aynı zamanda İslam dünyasının iktidarını da elinizde tuttuğunuz anlamına geliyor. Ve onların hala burada bulunuyor olması da bu açıdan önemli. Diğer İslam ülkelerinde de muhakkak böyle kutsiyet atfedilen objeler vardır ama asıl ana koleksiyon bizde.

O ana koleksiyonu biraz anlatın bize. Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Dairesi'nin son hali nasıl?

Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Dairesi’nin 2005-2008 tarihleri arasında restore edilmesiyle, değişik bir yerleştirme ve yorumlama yapıldı. Burada vurgulanan şeylerden biri de ehl-i kitap. Yani bir galeri ehli kitabın inandığı peygamberlere ait objelere ayrılmış yahut bu tema ile yorumlanmış diyebiliriz. Gezerken galeri size bir güzergâh çiziyor, hem ziyaretçi sayısının fazla olmasından kaynaklı sıkışıklıkta size yol gösteriyor hem de belli bir sıralamayla görüp anlama ve yorumlama imkânı sunuyor. Oradan çıkınca Kâbe anahtarı, Kâbe oluğu gibi emanetlerin yanından geçiyorsunuz. Sonra tamamen Peygamber Efendimiz’e ve sahabeye adanmış galeriye geliyorsunuz. O galeriyi koruyan sahabe kılıçlarını, hırka-i saadetin olduğu bölümü, sakalı şerifleri görüyorsunuz ve 24 saat canlı Kur’ân-ı Kerim okunan bir koridordan, geçici sergilerin yapıldığı son galeriye geçiyorsunuz. Benim ziyaretlerimden birisinde o bölümde ehl-i beyte ait eşyalar vardı.

Mesela, Hz. Musa’nın asası, Hz. Yusuf’un sarığı, Hz. Davut’un kılıcı, Hz. İbrahim’in tenceresi ve diğerleri. Hz. Yahya’ya ait olduğuna inanılan, bir diğer rivayete göre de Vaftizci Yahya’ya ait olduğu düşünülen kol ve kafatası kemikleri var. Bundan biraz bahsedelim. Müslüman bir padişah bir peygambere ait olduğunu düşündüğü kemikleri bu şekilde saklamaz, gömerdi herhalde. Bu kol İstanbul’un fethinden sonra ele geçirilen Hıristiyan kutsal emanetleri arasında olmalı. Hristiyanlara ait bir emanetin Topkapı Sarayı sınırları içerisinde muhtemelen Aya İrini’de tutuluyor olması, Hristiyan halkı üzerinde, orayı güçlü ve gizemli kılan bir etki bırakmıştır.

Son yıllarda İslam temalı sergilerin sayısının arttığını görüyoruz. Kutsalın sergilenmesi ya da İslamî olanın sergilenmesi meselesini yeterince tartışıp bir yere bağlayabildik mi?

Müze konusu hakkında yapılan tartışmalar son yıllarda nispeten arttı. Ama konuyu yine çeviri metinlerin etkisiyle Avrupa müzeleri üzerinden düşünüyoruz gibi geliyor bana. Yani müzeyle ilişkili işler yapanların çoğu yabancı kaynaklardan mevzuyu öğreniyor çünkü yeterince gelişmiş bir literatür yok. Hemen hemen 200 yıldır müzemiz olmasına rağmen tam olarak tartışılıp kabul görmüş terminolojimiz yok. Kutsalın sergilenmesine gelirsek, öncelikle bizim “kutsal” kavramı ile de sorunumuz var. İslam’da kutsal var mıdır yok mudur tartışması halen devam ediyor. Ve bu tartışma Avrupa’daki “kutsal” tartışmaları üzerinden yürütülüyor. Öte yandan İslam Sanatı kavramı da henüz tanımlanamamış, sınırları belirlenememiş bir kavramdır ve bu kavram özellikle müze bağlamında tartışılmadığı için kutsalın sergilenmesi gibi çok daha çetrefilli konulara sıra hiç gelemiyor.

Eskiden insanlar sanat eserleri ile pek çok yerde karşılaşma imkânına sahipti. Güzel bir istifle yazılmış sokak tabelasından tutun, çeşmelerin üzerindeki tezyinat ve yazılara kadar yahut cami, tekke, türbe gibi mekânları süsleyen hat levhalarına, demir şebekelere kadar hemen her şey bütüncül bir estetik bir tavrın içindeydi. Pek çok yerde estetik ve dinî tecrübe bir arada yaşanabiliyordu. Eserlerle kendi bağlamlarında karşılaşılıyordu. Tüm bunların yaşanması için bilinçli bir eylem gerçekleştirip, özel zaman ayırıp bir müzeye gidilmesine gerek yoktu. Bu eserlerin toplanması Osmanlı'nın son yıllarında başlandı. Bu dönemde özellikle tehlike altındaki eserler toplanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında ise özellikle tekke ve zaviyelere yönelik kanunun ardından bu eserlerin toplanması akıl almaz bir hal aldı. Bu eserlerin bulunduğu mekânlar kapatıldı. On yıllar boyunca insanların bu eserlerle bir hukuku, bir temas imkânı kalmadı. Arada ciddi bir yabancılaştırma, uzaklaştırma dönemi var. Bu yılların ilk şiddeti geçtikten sonra yavaş yavaş yeniden İslam sanatı ve İslam eserleri alaka görmeye başlıyor. Mukaddes Emanetler de mesela uzun bir aradan sonra ziyarete açılıyor. Türbeler keza aynı şekilde sırayla ziyarete açılmaya başlıyorlar.

Peki, mesela bir tekkede ya da camide gördüğümüz, önünde toparlandığımız, hatta abdestsiz okumamaya özen gösterdiğimiz o hilye-i şerif ile müzede ya da sergi salonunda karşılaştığımızda ne oluyor?

Camide, dergâhta, tekkede bu eserlerle bir ünsiyet geliştirmiş olan biri, müzede, galeride ya da ünlü bir iş adamının koleksiyonunda o eserle karşılaştığı zaman düşünce dünyasında nasıl bir değişim yaşar? Yahut Müslüman bir müze ziyaretçisi bu eserler karşısında o anda nasıl bir tavır takınır? Sakal-ı şerifi Topkapı Sarayı’nda görmek ile camide bir mevlid-i şerifi dinledikten sonra ziyaret etmek aynı şey midir? Ortak bir tavır, ortak bir adap geliştirebilir mi? Mukaddes objeler, sergilendikleri seküler bir mekâna kudsiyet katar mı? Müslüman olmayan bir müze ziyaretçisi ile Müslüman bir müze ziyaretçisinin tavrı bu eserler karşısında aynı mıdır, aynı olmalı mıdır? Müze yöneticileri böylesi karşılaşmalarda ziyaretçilerin duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılama konusunda ne gibi hizmetler sunmalıdır?

Bunlar Türkiye’de ve kuvvetle muhtemel diğer İslam ülkelerinde hiç tartışılmamış, konuşulmamış konular, yani burada söyleyeceklerim kendi hissiyatımdan ya da gözlem ve yorumlarımdan öteye gitmez. Oysa ki yeni müzecilik anlayışında bu gibi sorunlar açık yüreklilikle tartışılır. Victoria and Albert Museum’un yeni İslam Galerisini, Jameel Gallery’i açarken Müslüman ziyaretçi ile anket yapması ve onun beklentilerini dikkate alıp değerlendirmesi bu konuda önemli bir örnektir. Türkiye’de Müslüman ziyaretçi diyerek bir konuyu tartışsanız yahut Türkiye’deki farklı bir mezhep grubuna yahut etnik bir gruba gönderme yaparak müzecilikle ilgili bir meseleyi tartışsanız bu çok farklı algılanabilir.

Elbette dinî bir mekânda yaşanan bu tecrübe ile müze yahut sergi salonu gibi modern ve seküler bir mekânda yaşanan tecrübe birbirinin aynısı değildir. Objeler her ne kadar aynı olsa da bağlamlarından koparılmış olan nesneler insan hayatından da pratik anlamda soyutlanmış olur ve burada yeni bir anlam kazanırlar. Ancak bağlama yönelik tüm eleştirilere rağmen sembolik anlamlarını ve önemlerini koruduklarını düşünüyorum. Ayrıca kendi gözlemlerime ve daha evvel yaptığım bir çalışmaya dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki insanlar bu sergileri gezerken bir şekilde yine dinî bir tecrübe yaşıyorlar. British Museum’un İslam Galerisine Müslüman toplumun tepkisini anlamak için Bangladeşli yeni göçmen Müslüman kadınlarla çalışmıştım. İngiltere’de ilk defa bir müzeye geliyorlardı ve çoğu kendi ülkesinde dahi müzeye gitmemişti. İslam Galerisinde çok duygulanıp heyecanlandılar. Ama daha fazla dinî obje görmeyi umduklarını söylediler. British Museum İslam Galerisine girince ellerini açmış dua eden ziyaretçi de gördüm. Burada dinî bir tecrübe yaşarken aynı zamanda İslam sanatının en zarif örneklerine bakarak estetik bir zevk alıyor ve gururlanıyor.

British Museum İslam Galerisine girince ellerini açmış dua eden ziyaretçi de gördüm. Burada dinî bir tecrübe yaşarken aynı zamanda İslam sanatının en zarif örneklerine bakarak estetik bir zevk alıyor ve gururlanıyor. Müslümanlar Efendimiz'in adını duyduğunda ya da ona dair herhangi bir eşya ile karşılaştığında salavat getirirler. Müzede O’na ait bir şeyle karşılaşıldığında da aynı şeyin yapılmasını kim yadırgayabilir? 

Esasında güzele bakma noktasında estetik tecrübe ile dinî tecrübe bizim için aynı. Müslüman yaptığı işi güzel yapar, güzele bakar, güzeli sever. “Allah güzeldir güzeli sever.” Bizim estetik anlayışımızın şiarı sanırım bu, biraz unutmuş gibi görünsek de…

Müslümanlar Efendimiz'in adını duyduğunda ya da ona dair herhangi bir eşya ile karşılaştığında salavat getirirler. Müzede O’na ait bir şeyle karşılaşıldığında da aynı şeyin yapılmasını kim yadırgayabilir? Eseri dini bir obje yahut bir sanat eseri olarak görmek yahut her iki duyguyu birden yaşamak tamamen ziyaretçinin anlayışıyla ilgilidir. Burada küratörün yorumlama ve sunma yöntemini göz ardı etmek istemiyorum ancak ziyaretçinin algısı tüm yorumlamaların önüne geçer.

Mesela geçtiğimiz yıllarda bir haber kanalı Aşk-ı Nebi sergisini şöyle duyurdu: “Diyanet İşleri Başkanlığı doğumunun 1444. yılında Hz. Muhammed konulu Aşk-ı Nebi sergisini sanatseverlerle buluşturdu.” Bir gazete ise bu manşeti “Müslümanlarla buluşturdu” şeklinde veriyor. Yani iki türlü okumak da mümkün.

Hangi esere ya da sergiye daha çok rağbet göstereceğine de ziyaretçi yine kendisi karar verir. Mesela, Türkiye’de düzenli müze ziyaretçisi olmadıkları halde insanların Türk İslam Eserleri Müzesi’nde gerçekleştirilen Kur’ân-ı Kerim sergisini görmek için müzenin önünde kuyruk oluşturduklarına şahit olduk. “Müzede de Kur’ân sergisinin ne işi varmış” gibi bir tepki ortaya koymuyor, bilakis bu sergilere daha çok rağbet ediyor. Müslümanın dinî bir tecrübe yaşamak için zaten çok özel bir mekâna ihtiyacı yok.

Burada tabi yine de benim problemli bulduğum ve üzerine daha uzun tartışılması gereken hususlar var. Bu eserlerin ait oldukları yerlerden, bağlamlarından koparılıp müzeye taşınmaları, toplumla aralarına bir sınır çizilmesi ve bunun düşünce dünyamızda yarattığı etkiler düşünülmeye değer. Bu eserlerin bir madde olarak, estetik bir tarihsel bilgi nesnesi olarak verilmesi elbette bazı anlam kaymalarına yol açıyor. Ayrıca bu eserlerin yerlerine koyulan taklit ve kötü eşyaların bizim estetik algımızın, zevkimizin bozulmasında etkili olduğunu düşünüyorum.

Bu eserlerin ait oldukları yerlerden, bağlamlarından koparılıp müzeye taşınmaları, toplumla aralarına bir sınır çizilmesi ve bunun düşünce dünyamızda yarattığı etkiler düşünülmeye değer. Bu eserlerin bir madde olarak, estetik bir tarihsel bilgi nesnesi olarak verilmesi elbette bazı anlam kaymalarına yol açıyor. Ayrıca bu eserlerin yerlerine koyulan taklit ve kötü eşyaların bizim estetik algımızın, zevkimizin bozulmasında etkili olduğunu düşünüyorum.

Aşk-ı Nebi sergilerinden bahsedelim. Biri Topkapı’da diğer ayağı da Ayasofya’da açıldı. Serginin bu iki ayağını hem muhteva hem de ziyaretçi davranışı açısından nasıl gördünüz?

Aşk-ı Nebi sergileri hatırladığım kadarı ile 2012 senesinden bu yana Diyanet İşleri Başkanlığı’nın öncülüğünde ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Ayasofya’da açılan bir dizi sergi. Bu gün tartışma konusu olan Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri münasebetiyle düzenlenen ve önemsememiz gereken sergiler. Elbette bu sergilerin devlet kurumları himayesinde düzenleniyor olması ve sergi açılışlarında konuşma yapan yetkililerin verdikleri mesajlar bu sergileri aynı zamanda sanat-siyaset ilişkisinin de bir parçası yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. yüzyıl başlarında genel olarak sanat özel olarak da İslam sanatına nasıl baktığını anlamak bakımından mühim bu hususlar. 2014 ya da 2015 Aşk-ı Nebi sergisinin Washington, New York, Londra ve hatta Küba, Havana gibi yerlere de taşınması ve bunun çoğu zaman ülke yöneticilerinin siyasi ziyaretlerine denk getirilmesi, Türkiye’nin verdiği önemli mesajlardan birisi olarak okunabilir.

Tekrar ziyaretçi boyutuna dönecek olursak mesela 2014 senesinde yapılan sergi, birisi Ayasofya’da ve diğeri de Topkapı Sarayı Hazine Koğuşu’nda olmak üzere iki ayaklı gerçekleştirildi. Topkapı Sarayı ayağında ağırlıklı olarak Topkapı Sarayı koleksiyonlarından sağlanmış eserler arasında hilye-i şerifler, kadem-i saadet motifli takkeler, kıymetli el yazmalarında Hz. Peygamber’in hayatında önemli anların tasvir edildiği sayfalar, Ravza-i Mutahhara örtüleri, sakal-ı şerif mahfazaları, hadis levhaları gibi birbirinden kıymetli ve nadide parçalar bulunuyordu. Bu sergi bilhassa Osmanlı’nın yüksek kültür hayatında Hz. Peygamber sevgisinin etkisini, Hz. Peygamber'e duyulan derin hürmetin sanatlı eserlerin üretimine olumlu katkısını gün yüzüne çıkartıyordu.

Serginin bu ayağında izleyicilerin çok daha büyük bir hürmetle eserlere baktıkları gözlemlenebiliyordu. Ayrıca sergi alanında salavat-ı şerife ve yanlış hatırlamıyorsam tekbirlerin de bulunduğu bir kayıt sürekli olarak dengeli bir ses seviyesinde çalınıyordu ve izleyicilerin pek çoğu sergiyi gezerken mırıldanarak bu kayda eşlik ediyordu.

Ayasofya’da yıllar sonra Kur’ân-ı Kerim okunması ile Aşk-ı Nebi sergisi birlikte anıldı.

Aslında bu sergilerin her sene özelikle Ayasofya’da düzenleniyor olması da pek çok açıdan değerlendirilebilir. Ayasofya Camii bugün bir müze olsa da mekân olarak bütün Müslümanların gönlünde fethi temsil eden camidir ve pek çok hüsn-i hat eseri ile iç mekânı tezyin edilmiştir. Burada bir hüsn-i hat sergisi bu noktada yabancı durmaz, hatta mekân sergiye güç katar. Her ne kadar müzeye dönüştürülerek sekülerleştirilse de Ayasofya’nın kilise olma yönü uzun yıllardır ön planda ve bu durumun Müslümanların kalbini kırdığı muhakkak. Tabi sergi açılışında 85 yıl sonra Ayasofya’da ilk defa Kur’ân-ı Kerim okunması Müslüman ziyaretçinin de gönlünü almak bakımından önemliydi bana göre.  

Müslüman için zor bir devirde yaşıyoruz, araçlar ve yöntemler sürekli değişiyor ve biz bu yeniliklerin ileride bizi ne noktalara götüreceğini düşünecek, muhasebesini yapacak zamana bile sahip değiliz bazen. Müze ve sergileme teknolojileri de bu anlamda çok farklı noktalara doğru gidiyor.

Niyazımız odur ki görselliğin zirveye ulaştığı bu çağda sanatımızı ve mukaddes eserlerimizi manayı bozmadan, haddi aşmadan sergileme stratejileri belirleyelim, geliştirelim ve ‘En Güzel’e yaraşır şekilde muhafaza edelim.

 

Betül Çakırca Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden Mezun oldu. İlk Yüksek Lisansını İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensititüsü Cumhuriyet Tarihi Anabilimdalı’nda “1939-1945 Yılları Arasında Türkiye ve ABD Yardımları” başlıklı tezi ile aldı. Süleymaniye Kütüphanesi Konservasyon atölyesinde kâğıt konservasyonu ve klasik cilt sanatı üzerine dersler aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi adına İstanbul Müftülüğü Şer’i Siciller Arşivi ve Meşihat Kütüphanesi için konservasyon atölyesi kuruluşunda bulundu ve burada şer’i sicil defterlerinin korunması ve tamiri üzerine çalıştı. Bu esnada İspanya’da Granada Üniversitesinin düzenlediği Conservation of Arabic Manuscripts isimli Post-graduate kursu tamamladı, İtalya Montefiascone yaz okulundan burs kazandı. Şer’i Siciller Arşivi’ndeki çalışmalarına ara vererek İkinci yüksek Lisansını İngiltere’de Newcastle University, Museum Studies Programında ‘’What is the London Muslim Community’s Response to the Islamic World Gallery in the British Museum?’’başlıklı tezi ile tamamladı. Durham Oriental Museum’da staj yaptı. Doktora çalışmaları kapsamında 2015 senesinde Cambridge’de The Islamic Manuscript Association ile 3 aylık Erasmus stajı yaptı. Bu esnada British Museum Arşivi’nde ve Royal Asiatic Society ve Cambridge University Kütüphanelerinde araştırma yaptı.

Halen İbni Haldun Üniversitesi Medeniyet Araştırmaları Ana Bilim Dalı’nda Müze ve İslam Sanatı üzerine doktora çalışmasına devam etmektedir. 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.