Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Önce İslâm

 

 

 

 

 

 

Berâ b. Âzib radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir.

(Uhud Harbinde) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e yüzü demir zırh ile kaplı bir kişi geldi ve;
 
-Ya Resûlellah, hemen harb edeyim de sonra mı müslüman olayım? diye sordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
 
“-Önce Müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu.
 
Adam müslüman oldu, savaştı, sonunda şehit düştü.
 
Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;
 
"- Az iş yaptı, çok kazandı" buyurdu. (Buhârî, Cihad 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 293)

 

Mânaya tesir etmeyen bir-iki kelimenin takdim-tehiri gibi bazı fark­lılıklarla rivâyet edilmiş olan hadîs-i şerîf, İslâm’da mutlak olarak önceli­ğin hangi noktada yoğunlaştığını pek açık bir şekilde ortaya koymakta­dır: İman...

Bize göre hadiste en çarpıcı olan taraf, Uhud Gazvesi gibi Müslümanların gerçekten fevkalâde sıkıntılı anlar yaşadığı bir savaş sü­rerken harbe tam hazır vaziyette gelmiş olan zırhlı kişiye bile Hz. Pey­gamber’in "önce İslâm!" fikrini telkin etmiş olmasıdır. "İman ve İslâm bir ikrar meselesidir, nasıl olsa gerçekleştirilir, şimdi acil olan hem de çok acil olan savaştır" gibi bir düşünceye asla iltifat edilmemiş olması dikkat çekicidir. Anlaşılmaktadır ki İslâm'ın mü'minlere kazandırmak istediği dünya görüşü ve öncelik fikri her hal ve şartta ve her türlü tercihte "önce İslâm" eksenlidir.

Bize göre hadiste en çarpıcı olan taraf, Uhud Gazvesi gibi Müslümanların gerçekten fevkalâde sıkıntılı anlar yaşadığı bir savaş sürerken harbe tam hazır vaziyette gelmiş olan zırhlı kişiye bile Hz. Peygamber’in "önce İslâm!" fikrini telkin etmiş olmasıdır.
Hadîs-i şerîfte dikkat çeken bir başka nokta, bir defacık olsun abdest almadan, bir rek'at namaz kılmadan, bir tek secde yapmadan cennete girme bahtiyârlığına eren Müslümancın durumudur. Gıpta ve hayranlık uyandıran bu hali, Sevgili Peygamberimiz "Az iş yaptı, çok kazandı" bu­yurmak suretiyle ayrıca vurgulamıştır. Olay, "önce İslâm" fikrinin Müslümana neler kazandırabileceğinin en canlı örneğidir. Bu sebeple rivâyetlere göre Hz. Ebû Hüreyre, bu gerçekten bahtiyâr Müslümanı, bilmece konusu yapar, zaman zaman çevresindekilere "Haydi bana, bir kere bile namaz kılmadan cennete girmiş bir adam gösterin" dermiş. Sonra da bu olayı anlatırmış.

Savaş, can pazarıdır. Sonunda ölümün bulunması tabiîdir. Peygam­ber Efendimiz böylesi bir büyük işe girişecek olan kişinin, ancak müslüman olması halinde ölse de sağ kalsa da bir anlam ifade edeceğini bildiği ve bildirmek istediği için, amellerin ancak İslâm ve imanla bir mâna kazanacağını cümle âleme duyurmak üzere bu sahâbîye "Önce İslâm ol, sonra harb et!" buyurmuştur. Bu durum ve olay, bütün işlerinde önce İslâm fikriyle hareket etmenin her Müslüman için ne derece gerekli ve isabetli olacağını ortaya koymuş bulunmaktadır.

Çoğu kimse kendisini birileriyle karşılaştırır ve "aynı işi yapıyoruz, biz de aynı sonuçlara ulaşırız ya da ulaşmalıyız" gibi bir savunmaya gi­rer, haklılık iddia eder. "Bizim yaptığımız da ibâdet sayılır" der. Aslında kendisi de bilir ki, niyet ve tercihlerde büyük çapta farklılıklar bulun­maktadır. Görüntüdeki beraberlik ya da paralellik, sonuçta birliği getir­meyecektir. Şimdi bir an düşünelim, hadîs-i şerîfte, kendisinden bahse­dilen sahâbî, Rasûlullah'a sormadan ve iman da etmeden savaşa tutuşsa idi ve öldürülseydi, cennete girebilir miydi? Hz. Peygamber’den "Az iş yaptı, çok kazandı" takdir ve iltifatını görebilir miydi?

Herkesin Bir “Önce”si Var

Kimi "önce vatan" der, kimi "önce insan". Kimi "önce para" der, kimi "önce kavga". Kimi "önce emek" der, kimi "önce sermâye"... Kimi "önce iş" der, kimi "önce tahsil"... Kimi "önce araba" der, kimi "önce petrol"… Kimi "önce ekonomi" der, kimi "önce demokrasi"… Kimi "önce seçim" der, kimi "önce geçim".. Kimi "önce Coo" der, kimi "önce Hans"… Kimi "önce kredi" der, kimi "önce avans"… Kimi "önce can" der, kimi "önce canan"... Kimi "önce parti" der, kimi "önce cemaat". Kimi "önce kadro" der, kimi "önce ünvan!." Hem dünya hem de âhirette iyilik isteyen, bir başka ifade ile dünya ve âhiretin mutluluğuna tâlib olan Müslümanlar için "önce İslâm" demek, hem bir görev, hem bir şeref, hem bir şuur hem de bir kimlik meselesidir.


Hz. Peygamber’in harb esnasında bile "önce İslâm" buyurmuş olması, yani İslâm önceliği, kendilerini İslâm hizmetinde belli bir metotla çalışmaya adamış bütün İslâmî grupların ve kişilerin dikkatle üzerinde durmaları gereken bir tavır ve sünnettir.

Rahmetli olmuş nüktedan bir milletvekili -Allah kendisine gani gani rahmet eylesin- bir gün mecliste, ayrıldığı iktidar partisini acı acı tenkid eder. Muhâlefet partisi lideri kuliste kendisine "Beyefendi, sizinle aynı şeyleri düşünüyormuşuz" der ve takdirlerini sunmak ister. Rahmetli ce­vabı yapıştırır;

"Evet, belki aynı şeyleri düşünüyoruz, fakat aramızda Allah var."

Bu küçük olay, Müslümanın farkının temelde yani "önce İslâm" dü­şüncesinde yatması gerektiğini, onun asıl farkının buradan kaynaklandı­ğını pek güzel bir biçimde anlatmaktadır. Bu sebeple hangi işi yaparsak yapalım, hangi hizmetin peşinde olursak olalım, daima düşüncemiz, "önce İslâm" yani önce İslâm'ın dikkate alınması, onun emir ve yasakla­rının, onun mesajının, onun hâkimiyetinin kollanması olmalıdır. Böylesi bir hassasiyetin rehberliği, ayrılıklara sebep olan tercihlerin, kendilerine ait asıl yerlerinde kalmalarını ve Müslümanların aynı çizgi üzerinde aynı fikirle bir araya gelmelerini mümkün kılacaktır. İnsanlar ve cemaatlerle ilişkilerde de aynı ölçü, "önce İslâm" esası gerçekten önde tutulabilirse, çok şeyin çözüm yoluna girmiş olduğu görülecektir.

Hz. Peygamber’in harb esnasında bile "önce İslâm" buyurmuş ol­ması, yani İslâm önceliği, kendilerini İslâm hizmetinde belli bir metotla çalışmaya adamış bütün İslâmî grupların ve kişilerin dikkatle üzerinde durmaları gereken bir tavır ve sünnettir. Sanıyorum tüm faaliyetler, ger­çekten bu eksen etrafında şekillendiği zaman bir mâna kazanmış olacak­tır. Zira İslâmsız ya da İslâm önceliği taşımaksızın ciddî ve kazançlı bir iş yapmak imkânı yoktur. Geçici ve görüntüdeki başarılar ve kalabalıklar kimseyi aldatmamalıdır.

Hiç şüphesiz "önce İslâm" demek, kendisini Müslümanlardan ayır­mamak, ayrı görmemek, onlarla olmaktan kıvanç duymak, mutlu olmak, iftihar etmek, gerektiğinde de seve seve bunun bedelini ödemeye rızâ göstermek demektir. Cemaatin gücü de işte buradadır.

İslâm dünyası olarak en büyük kaybımız "İslâm önceliği" fikridir. Bu disiplini yeniden elde ettiğimiz gün, "az iş yapmış" olsak da gerçekten "çok kazanmış" olacağız. Zira hayat programı İslâm önceliğine göre ayarlanmış kişi ve cemaatler, İslâm ümmetinin gerçek gücünü bütün dünyaya ispat edecek çekirdek birimlerdir.

Müslümanlar olarak hep birlikte, İslâm öncelikli bir yaşayış tarzı ortaya koymamız, çağımızın en büyük ve yaygın cihadını gerçekleştir­memiz anlamına gelecektir.

 

 ( Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan,Hadislerle Gerçekler, İstanbul 2010 kitabından alıntılanmıştır)

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin