Kültür Sanat
Tarih
 

Sebeb-i Kainat'ın Kadem Giysisi


Edebiyatımızda din büyüklerinin medh ü senası daha çok onların dinî konumları, fiziksel özellikleri, davranışları ve karakterleri ile onlara ait eşyalar üzerinden yapılır.
  
Image

“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

(Rasûller şahının ayağının resmini tacım gibi daima başımın üzerinde taşısam ne olur? O ayağın sahibi, nebîliğin gül bahçesinin gülüdür. Öyleyse ey Ahmet o gülün ayağına yüz sür!)(1)

Image

Edebiyatımızda din büyüklerinin medh ü senası daha çok onların dinî konumları, fiziksel özellikleri, davranışları ve karakterleri ile onlara ait eşyalar üzerinden yapılır. Fahr-i âlem, sebeb-i kainat, Rasûlü’s-sakaleyn, server-i dareyn vb. onlarca sıfatla anılan Hz. Muhammed (sav)’in ayakkabısı da tarih içinde na’l-i pâk, na’l-i şerif, na’l-i mübarek, na’l-i saâdet, na’l- i rasûl, başmak-ı şerif gibi isimler almıştır.  Rasûl-i zişanın her bir özelliğinin ince ince ele alındığı edebî ürünlerde onun nal-i şerifi hem kendisinin yüce şahsının hem de ayağının kutsiyetine nispetle iki cihetten önemi vurgulanmak suretiyle yer alır. Naat, mevlit gibi nazımların yanı sıra şemail gibi mensur eserlerde de Hz. Peygamber'in sözleri ve davranışları kadar giysileri de büyük bir ihtiramla zikredilir. O'nun nal-i şerifi de bu ihtiramdan kendine düşen payı almıştır. Rasûlullah’dan bahsetmenin sebeb-i şefaat olduğunu bilen müellifler, bu nedenle hem ilmî hem edebî eserlere kendisiyle ilgili her nüansı konu edinmişler ve O'nu sıkça ve çokça yad etmişlerdir. Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen na’l-i saadetlerden birinin, halifeliğin merkezi İstanbul’a yani asitaneye getirilişinin kısa hikayesi şöyledir:

Image

Abbasî soyundan derviş Muhammed adlı bir şahıs kendisinde Hz. Peygamber'e ait olan nal-i şerif bulunduğunu, bunu İstanbul’a göndermeye karar verdiğini devrinin büyüklerine bildirir. Nal-i şerif kendisinden alınarak ilk durağı Diyarbakır’a getirilir. Burada vali İsmail Paşa tarafından 40 bin askerle karşılanan nal-i şerif 12 gün halka arz edilir. O esnada da nal-i şerifi İstanbul’a ulaştıracak güçlü bir isim aranır. Bir çok aday arasından Bitlisli Muhammed Cafer seçilir. Ayakkabı, Diyarbakır’dan alınır, sırayla Divriği, Sivas, Tokat, Amasya ve Samsun yolunu izleyerek İstanbul’a ulaştırılır. Yolda nal-i şerifin karşılandığı yerlerde mucizevi türden olaylar vuku bulduğu söylenir. Nal-i şerif sonunda İstanbul’a gelir. İstanbul halkı akın akın gelerek büyük bir ilgiyle nal-i şerifi ziyaret ederler. Ziyaretler hitama erince nal-i şerif sarılarak içinde hırka ile tespih bulunan bir sandukaya koyulur ve mahfazaya alınır. 1872 yılında nal-i şerifin İstanbul’a getirilmesi hikayesini dönemin şairlerinden Şirinzade Hafız Saadettin bir manzumeyle âdeta resmeder:

Şeref-i İslama açdı bu işaret alemi

Muciz-i pak-i Nebi hazret-i lutf-ı haremi

Hamdülillah bu ziyaret bize Hakkın  keremi

Geldi naleyn-i saadet çün risalet kademi

...

Hulus-ı paki aziz şevketlü sultan-ı  zeman

İrgüren nal-i pakini ana şah-ı cihan

Ne şerafet irişe asrına bu kenz-i nihan

Geldi naleyn-i şerif şah-ı risalet  kademi

...

Hali pak meydan içinde şah gibi

Nasın önünde gelür bir mah gibi

Baka kaldı gözleri halkın ana

Kimse yüzin döndüremez bir yana                   ...

Ta İstanbul’a kadar anı heman

Başına tac eyleyip oldu revan

Yolda ziyaret-i nal-i pak içün

Cemoluben nas her yandan füzun

Eylese halk ana izaclla cefa

Gelür idi ana güya kim safa

Ol Hüda daim anı şad eylesin

Hem azab-ı nardan azad eylesin

Muhtasarca bunda hatm oldu kelam

Mucizat-ı nal-i pake vesselam...

Tamamı 235 beyitlik olan na’l-i şerif manzumesinden şairin bu yolculukta bizzat yer aldığı, olayları müşahede ve manevi ortamı teneffüs ettiği anlaşılmaktadır. Sanat yönü pek kuvvetli olmayan bu manzume daha çok nal-i şerifin şahsında Hz. Peygamber'in kutsiyetini işlemek üzere yazılmış hissini vermektedir.

Şairi bilinmeyen diğer bir manzume ise Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesinde bulunan resm-i kadem-i şerif üzerinde bulunan şu dörtlüktür

Fahr-i Rusülü bâis-i rahmet biliriz biz

Hak-i rehini kuhl-i saâdet biliriz biz

Nakş-ı Kademi başımız üstünde yer itsün

Yüz sürmeyi sermâye-i devlet biliriz biz(2)

(Biz Rasûller fahrini rahmet sebebi olarak tanırız. Yolunun toprağını mutluluk sürmesi olarak kabul ederiz. Ayağının izi başımızın üzerinde yer etsin. Biz ona yüz sürmeyi üstünlüğün sermayesi olarak görürüz.)

Nal-i şerif için yazılan manzumelerde içinde Peygamberimiz'in ayak izinin bulunduğu hanelerin yanmayacağı ve ziyaretçiden mahrum kalmayacağı belirtilir. Aynı şekilde ayağının izini gören kimsenin gözlerine hastalık uğramayacağı ve nakş-ı kademe yüz sürenin ins ü cinnin zararına uğramayacağına dair bir inanç bulunmaktadır.(3)

Tamamı 235 beyitlik olan na’l-i şerif manzumesinden şairin bu yolculukta bizzat yer aldığı, olayları müşahede ve manevi ortamı teneffüs ettiği anlaşılmaktadır. Sanat yönü pek kuvvetli olmayan bu manzume daha çok nal-i şerifin şahsında Hz. Peygamber'in kutsiyetini işlemek üzere yazılmış hissini vermektedir.

Nal-i şerif üzerine yazılan edebî numunelerden biri, Sultan I. Ahmed’e (Bahtî) ait olup bizzat kendisinin kadem-i şerif şeklinde yaptırıp Cuma ve bayram selamlıkları ile önemli günlerde giydiği taç üzerine yazdırdığı bir murabbadır:

“N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim

 Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün

Ezcümle Hz. Peygamber’in nal-i şerifi hem fiziki hem de temsilî yönüyle bir yandan yeni doğan İslam bebeğine bir yol açmış, bir yandan da o yolda nasıl yürüneceğini göstermiştir. O'nun nal-i şerifi müşerref bir yolun ilk yolcusuna ait olmakla bir kat daha önem ve değer kazanmaktadır. Bize düşen de nal-i şerifin geçtiği yerin toprağına yüz sürmek ve ebediyete dek O'nun izini takip etmektir.

 

Bibliyografya

  • Nihat ÖZTOPRAK, “Na’l-i Resül Manzumesi”, Ayakkabı Kitabı, Ed. Emine Gürsoy NASKALİ, İstanbul 2003, s. 93-115.

  • Hilmi AYDIN, Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler, İstanbul 2004, s. 118-135.

  • İsa KAYAALP, Sultan Ahmed ve Divanı, İstanbul 1994, s. 180.


1) Kayaalp, 180

2) Aydın, 123

3) Aydın, 121

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.